Attila İlhan Üzerine

‘ben gidip başıma belalar aramışım
o kalıp mevlasını bulmuş
boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
gece trenlerine binme kaybolursun
sokaklarda mızıka çalma çocuk
vurulursun’

Attila İlhan, sevdamızın başımıza vurduğu saatlerde mısralarıyla kalbimizin derinliklerine inerek içimizi titreten bir şair olduğu gibi, tarihsel birikimi, geçmiş dönem kültürlerine olan hakimiyeti ve bunlara eklediği ilerici tavrı ile kültürel yaşantımıza da katkısını dürüstçe sunan bir yazardı.

Edebiyat yaşamına 1941 yılında şiirle başlamış olan şair, babasının etkisiyle Divan Edebiyatı’nı öğrenmeye çalışmış, Mehmet Akif Ersoy’un, Necip Fazıl Kısakürek’in, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerini okumuş, çocukluğunda dinlediği masallar ve türküler sayesinde Dadaloğlu, Dertli, Gevheri gibi halk şairlerinin etkisiyle halk şiirini tanımış ve sevmiş, Nazım Hikmet’le de toplumculuğu tanımıştır.

16 yaşında bir lise öğrencisiyken Nazım Hikmet’in şiirini kız arkadaşına yolladığı için ‘komünizm propagandası’ yapmak suçundan tutuklanarak Sansaryan Han hücresine atılır ve bu dönem, onun siyasi düşüncesinin köşe taşlarını oluşturur. Çünkü hapisten çıktıktan sonra Esat Adil Bey’in başında bulunduğu Türkiye Sosyalist Partisi’yle bağlantıya geçer ve partinin yayın organı olan ‘Gerçek’ gazetesinde Asım Bezirci, Hasan Tanrıkut gibi isimlerle çalışırken; hem gazeteciliği, hem de sosyalizmi öğrenerek ilk siyasal yazılarını kaleme alır.

Şairin şiir yazmaya başladığı 1940’lı yıllarda edebiyat çevrelerinde ikisi iktidardan yana, ikisi iktidara karşı dört ayrı grup bulunmaktadır. İktidar ise Cumhuriyet Halk Partisi ve İsmet İnönü’dür. Birinci grupta Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu ve Yaşar Nabi’nin desteklediği Garip üçlüsü (Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat) vardır. İkinci grup da Suut Kemal Yetkin idaresinde görünen Behçet Necatigil, Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Salah Birsel’dir. Bu iki grup var olan iktidara muhalif bir tavır izlemeden sanatlarını geliştirmeye çalışırken üçüncü grup Nazım Hikmet etkisinde şiire başlamış olan Rıfat Ilgaz, Ömer Faruk Toprak, Cahit Irgat, Attila İlhan, Ahmet Arif, Arif Damar (Barikat), Şükran Kurdakul, Niyazi Akıncıoğlu gibi sanatçılardır. Dördüncü grup ise ırkçı-turancıların oluşturduğu Nihal Atsız ve grubudur.

Attila İlhan, 1946 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği şiir yarışmasında ‘Cebbar Oğlu Mehemmed’ şiiriyle ikinci olur. Bu yarışmada ayrıca Cahit Sıtkı Tarancı ‘Otuz Beş Yaş’ şiiriyle birinci, Fazıl Hüsnü Dağlarca ise ‘Üç Şehitler Destanı’ ile üçüncü olur.

‘…cebbar oğlu mehemmed/ fransız’a silah çekmiş/ hür yaşamak uğruna/ ırz namus uğruna
ana için baba ve kardeş için/ şu mübarek topraklar/ şu mübarek vatan için…’

1948 yılında ilk şiir kitabı ‘Duvar’ı çıkarır. Kitap, Gavur Dağları’ndan Rivayet, Hürriyet Yürüyor, Karanlıkta Kaynak Yapan Adam, Harb Kaldırımında Aşk, Ô¨Åafak Vakti Dünya bölümlerinden oluşur. ‘Gavur Dağları’ndan Rivayet’te yedi ayrı şiir vardır. Bu şiirler birbirinden bağımsız görünse bile konu ve anlatım bakımından benzerlikler göze çarpar. Anadolu’nun yaptığı savaşlar, kahramanlıklar, yüce dağlar, toprak için verilen mücadele, insanların mekanla bütünleşen yaşam tarzları sergilenir. Zaman, Kurtuluş Savaşı öncesi, Fransızların işgali, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet sonrasıdır. Bağımsızlık mücadelesi bölge gerçekliği ve kahramanlıklarıyla anlatılırken şair, destan niteliğindeki denemelerini bu şiirlerle yapmıştır. Karacaoğlan, Dadaloğlu, Dertli gibi halk ozanlarının söyleyişini dönem şartlarıyla bütünleştirerek dile getirir. Kitabın diğer bölümü olan ‘Şafak Vakti Dünya’, İkinci Dünya Savaşı’nı ve faşizmi konu alır. Polonya, Belçika, Hollanda ve Fransa işgal edilirken; hürriyet, eşitlik, sulh ve saadet toprakları için yani yaşamak için ölünürken ‘Lili Marlen Türküsü’ her gece Zagrep radyosunda çalar:

‘biz dünyalılar yemin içtik
imanımız var
hürriyet için hürriyet aşkına
savulacak döne’m savulacak düşman
dehrin sefasını çektik
safasını süreceğiz

akşam olur
mektuplar hasretlik söyler
zagrep radyosu’nda lili marlen türküsü
dost ağlar karanfilim dost ağlar
marş söylemeden ölmek bize yakışmaz
ve biz yine yıldızlara bakarız
ve yine yıldızlar bize bakar

duadır
güneş baht olasın civan oğlum
hürriyet için dipçik tutan el dert görmesin’

Kitaba adını veren ‘Duvar’ şiiri ise II. Dünya Savaşı içinde kahredilen bütün dünya duvarları için yazılmıştır. Ô¨Åair, hücreyi duvarların dilinden aktarır. Güneş görmemiş her duvar, her insanın farklı hikayesine tanık olmuştur:

‘ben bir duvarım hiç güneş görmedim/ sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar/biz de duvarız dinleyen duyan düşünen duvarlar/ ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar/ işte o çocuk yumruklu dev o dev yumruklu çocuk’

‘biz duvarız neyleyelim gözlerimiz ağlamayı bilmez/ onu bir gece sabaha karşı büsbütün götürdüler/ kendi gitti ismi kaldı yadigar bağrımızda/ o zaman mayıstı yağmurlar başımızda

ya biz idam duvarıyız karşımızda çok insan öldürdüler/ öyle bakmayın bu yaralar şerefli yara değil/ getirirler vururlar biz öyle dururuz/ yağmurlar gözyaşı bulutlar mendil/ elimizden ne geldi de yapmadık/ ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz.’

II. Dünya Savaşı sürerken ve bittikten sonra faşizmin ezdiği halkların yanında olduğu için düşüncesini söyleyen ve savaşan hangi aydın hücreye atılmadı ki? Sabahattin Ali’nin ‘Aldırma Gönül’ şiiri o günleri unutturmak istememektedir ve bugünlere seslenir:

‘Görmek istersen denizi
Aldırma gönül aldırma Yukarıya çevir gözü
Ağladığın duyulmasın Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül aldırma’

Ahmed Arif ise ‘Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin’ şiiriyle mücadelede umutsuzluğa yer olmadığını söyleyerek güzel günler görüleceğine inanmaktadır ve duvara şu dizelerle seslenir:

‘Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere
Yastığım, ranzam, zincirim
Uğrunda ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.’

Attila İlhan’ın toplumcu şiirleri ilk başta Nazım Hikmet’in etkisinde olsa da daha sonra ‘Sisler Bulvarı’ şiir kitabında toplumcu şiirlerinden kopmamak kaydıyla kendine özgü çizgisini bulur. 1940 yılından sonra 1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti ‘Truman Doktrini’yle ülkemizin ekonomik programını şekillendiriyor, diğer yandan toplumcu edebiyatçıların örgütlenmesine izin vermeyerek dergilerini sürekli basıyordu. ‘Tan’ matbaasının dönemin iktidarınca yaktırılıp yıktırılması bunun en belirgin örneğidir. Attila İlhan da bu dönemde siyasi olarak Nazım Hikmet’i kurtarma kampanyasına katılırken şiir alanında onun etkisinden kurtulmak ve kendine özgü bir şiir anlayışı ve üslubu geliştirmek çabasındadır. 1954 yılında ‘ben’ şiirleri ön plana geçerek modern şiir anlayışı, toplumsallık ve sınıfsallık teması üzerinde şekillenmeye başlar. ‘Sisler Bulvarı’ ve ‘Yasak Sevişmek’ şiirinde bir taraftan Paris günlerini düşünürken diğer taraftan komitacılık yaptığı yaşantısının izlerini ‘gerilimli’ olarak adlandırdığı bu şiirlerinde yansıtır. Çünkü kullandığı kelimelerde yaşanılan atmosfer anlatılmıştır:

‘sisler bulvarı’nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar

sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin

ağlamayacaksın! ağlamayacaksın!’

Buradan yola çıkarak Attila İlhan’ın şiiri üç dönemde incelenebilir:
1941-1954: Nazım Hikmet’in etkisi altındaki toplumcu dönem
1954-1968:Bireyin kendi iç çalkantılarıyla toplumculuğun birleştiği dönem
1968 sonrası: Divan şiirlerinin özelliklerinin dönüştürüldüğü ve yeniden üretildiği dönem

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Attila İlhan, 1949 yılında Paris’e önce otuz beş yıl hüküm giymiş olan Nazım Hikmet’i kurtarma komitesiyle gider, daha sonra ise Marksizm’i öğrenmek için. 1949‚Äì1953 yılları arasında ve 1960’ların başında toplam beş yılını orada geçirir. Bunun temel nedenleri olarak iktidarın sol eğilimlere karşı yaptığı baskı, 1944 süreci ile birlikte ilerici ve solcu profesörlerin üniversiteden atılması, gazetelerin basılıp yıkılması v.b. gösterilebilir. Marks ve Engels’in sanat alanında düşünceleri dışında, Sovyet yazarlarından Plekhanov’un diyalektik ve tarihsel materyalizme dayanarak geliştirdiği toplumsal kuramını Stalin’in ‘sosyalist gerçekçiliği’nden ayırır ve şiirde ‘Plekhanov’un estetiği’ni seçer. Türkiye’ye döndükten sonra modernleşmenin aslında Türkiye’de yaşanmadığına dair tespitlerde bulunur. ‘Türkiye modernleşmesi nasıl yaşanmalı? Ulusal sentez, sanat ve edebiyat alanında nasıl toplumculuk temelinde üretilebilir?’ sorularının cevabını denemelerinde vermeye çalışır.

Plekhanov sosyalist sistemde ve üst yapıda edebiyatı nerede görüyordu?

‘İnsanın insan tarafından sömürüldüğü bütün düzenlerde bir yanda, mevcut düzeni savunan bir edebiyat bulunur. Bu edebiyat, bu düzenin üst yapısına dahildir. Fakat bunun yanı sıra bir de ilerici edebiyat vardır. Önceleri yükselen sınıfın fikir ve duygularını dile getiren bu edebiyat, yeni temel, eskisinin yerini aldığı zaman bir üst yapı haline gelecektir. Bu edebiyat da sadece bütün sömürülen insanların fikirlerini, duygularını ifade edebilir. Sömürücü olmayan bir düzende, yani sosyalist düzende bir üst yapı olabilir. Sınıf mücadelesi içinde yer alan edebiyat eseri, içinde doğduğu ve kendisine bağlı bulunduğu tarihsel konjonktürle açıklanır. Estetik eleştiri olmadan tarihsel eleştiri ve buna karşılık, tarih olmadan estetik, tek yanlı ve dolayısıyla yalancıdır. Ô¨Åu halde bir eserin, bir sanat şeklinin asıl estetik anlamını bulup çıkarmak, bunları taşımış olan ekonomik ve toplumsal altyapı ortadan kalktığı halde nasıl olup da estetik bir anlam ve değer muhafaza ettiğini araştırmak gerekir.'(1)

Plekhanov’un estetiğinin yanında Fransız şair Apollinaire’ın şiiriyle tanışması onu imgeye yaklaştırır. Küçük harfle ve noktalama işareti kullanmadan yazma tekniği buradan gelen bir esinlenmedir. Büyük kentin yorgunluklarını, aşklarını, kavgalarını, modernleşme kaygılarını imgelerle yansıtmaya çalışır şiirlerinde. Sisler Bulvarı’nın devamı sayılabilecek diğer şiir kitaplarında Yağmur Kaçağı (1959), Ben Sana Mecburum (1960), Bela Çiçeği (1962), Yasak Sevişmek’te imgelerle dolu lirizm ve coşku imkansız aşklar ile melankoli adeta iç içe geçmiştir. 1968 yılından sonraki şiirlerde ‘ben’in hesaplaşması devam ederken, Tutuklunun Günlüğü, Elde Var Hüzün, Korkunun Krallığı, Ayrılık da Sevdaya Dahil şiirlerinde 12 Mart ve 12 Eylül’ün izleri göze çarpar. Tutuklunun Günlüğü’nde başlayan ’40 Karanlığı, Tutukluyu Uyutmamak, Tutanak kısımları Gizli Duruşma ve Gereği Düşünüldü’ bölümleri Türkiye’de iktidarın tutsaklara uyguladığı o günün tecrit işkencesinden kesitleri anlatır:

‘hücremin karanlık olması iyi/ yalnızlığımı görmem böylece/yırtıldı içimdeki afişler/olduğum yerde sakatlandım/içim dışım eylemim gece…

nasıl oluyor anlamıyorum/ gece yayın bitmiş televizyonu kapamışım/ekranda ansızın birileri/kapalı bir demir gibi suratları/gözleri ateş saçıyorlar…’

‘Ben-Heyecan-Korku’nun yarattığı izlerin dışında 1968 yılından sonra şiirde Divan Edebiyatı’na dönüş, rubailer, serbest gazeller, beyitler ve bentlerden oluşturulmuş şiir denemelerine girişen şair, ekonomik sömürü, ırksal sömürü ve cinsel sömürüyü son şiir kitaplarında ve Fena Halde Leman, Zenciler Birbirine Benzemez romanlarında ele alır.

Garip, İkinci Yeni ve Mavi
1940 yılında şiire yeni bir ses, yeni bir soluk gelir. Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat şiirlerini ilk olarak Varlık dergisinde yayımlarlar ve 1941 yılında ‘Garip’ adlı bir kitapta toplarlar. Genel düşünce olarak; kendilerinden bir alıntı ile ‘bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiç bir işe yaramamış olan şiir’e karşı çıkan ‘garip’çiler, diğer yandan da, Nazım Hikmet ile gelişen politik şiire de karşı durmaktaydı. Ô¨Åiirde, uyak ve ölçüyü tümden yok ederek müziği azaltıp, içerik ve şekle önem veren, biçim olarak Fransız gerçeküstücülerden etkilenerek geniş bir topluma hitap eden Garip şiiri, insanların sorunlarını yazabilmiş ve bu şiir o döneme göre ilerici bir duruş sergilemiştir. Fakat toplumsal gerçekçiliğin biraz daha geriye itilmesiyle Garip akımı ucuz halkçılığa kaymaya başlamışken 1945 yılında yavaş yavaş toplumculuğa yönelmişler, halk şiirinden ve halk dilinden yararlanmışlardır.

Attila İlhan o dönem toplumcu şairler içerisinde şiir yazmaya çalışmaktadır ve Garipçilere karşı bayrak açanlardan biri olmuştur. Eleştirilerinin temelinde ise biçimin ya da içeriğin birbirinin önüne geçmemesi, eğer geçerse sanatçıyı çağından, yaşadığı toplumdan alıp, soyutlama dünyasına götüreceği düşüncesi; ikinci olarak ise etkilendikleri gerçeküstücü akımların felsefe anlamında idealist, soyut kalması fikridir. Son bir eleştiri olarak ise, yaşama sevincinin ne olduğunun irdelenmesi ve insanın hangi gerçeklikler karşısında bu hislerle dolu olduğunun tekrar tekrar sorgulanması gerektiğine inancıdır.

Sosyalist gerçekçilikle sosyal realizmi ayıran şair, kültürün ve edebiyatın birbirine bağlı olduğunu yeni gelenin öncekini silmektense ilerlemeden geçmesinin tarihsel zorunluluk olduğu görüşündedir. ‘Sosyal Realizm’i şöyle tarif eder:

‘Toplumsal gerçekçilik, ülkemizin ve ulusumuzun bütün sorunlarını, toplumsal ve tarihsel bir görüş açısından bilimsel olarak görüp, en uygun ve yeni estetik biçimler içerisinde yansıtmaya çalışan bir sanat yöntemidir. Toplumsal gerçekçilik geçmiş çağlarımızın başarılı eserlerini koşulları içersinde değerlendirmeyi ve bu eserlerden gereğince faydalanmayı; gerek halk edebiyatımızın gerekse divan edebiyatımızın geleneğini iyice inceleyip anlamayı, benimsediği ulusal koşullarımıza en uygun sanat bileşimini vermeyi düşündüğü için Milli; sanatın toplumsal bir amacı olduğuna ve bu amacın Mustafa Kemal’in tanımladığı anlamda ‘memleketin ve milletin gerçek saadet ve imarına çalışmak’ olduğuna inandığı için Milliyetçi; alaturka ve Osmanlı geleneğinin terk edilerek ulusal koşullar içerisinde batılı sanata ait estetik kavramaların geliştirilmesine çalıştığı ve Türk sanatının batı estetiği içinde bir değer olabilmesini amaç edindiği için Batılı; memleketin ve milletin gerçek saadet ve imarına çalışmasının ancak toplumsal bir platform ve programla girişilecek toplumsal eylemlerle gerçekleşebileceğine ve bunda ulusun büyük çoğunluğunu meydana getiren işçiler, köylüler, yoksul şehirliler ve aydınlara büyük işler düşeceğine ve bu yolda sanatın yol gösterici bir görevi olduğuna inandığı için toplumsal; toplumsal gerçekler ne kadar acı ve ne kadar yıkıcı olursa olsun, ulusumuzun ve ülkemizin mutlu geleceğine inandığı için iyimser ve aydınlık bir sanat tutumudur.’ (2)

Görüldüğü gibi, Attila İlhan, o günkü koşullar içinde, sonuçta ilerici sayılabilecek bir yaklaşımda olup fakat diğer yandan da, sonradan çok daha net görülebilen, ulusalcı-kemalist çizginin etkisi ile, toplumcu gerçekçiliğin temel vurgularına ters düşen bir kavram karmaşası yaşamaktadır. Kemalizm’in anti-emperyalist çıkışı ve halk desteği sağlamış iktidar başarısı pek çok sosyalist aydın ve sanatçıda olduğu gibi, Attila İlhan’da da, ‘milliyetçilik’ açmazının, temelsiz bir Batıcılığın başlamasının sebebi olarak görünmektedir. Bu durum, örgütlü-devrimci ve sınıfsal bir bakışa sahip olamayan bu kesimin, sonradan devletçileşerek halktan kopan tutumunu anlamamıza da yaramaktadır.

1950‚Äì1960 dönemi arasının şiiri sayılabilir İkinci Yeni şiiri. Menderes döneminin politikalarıyla edebiyatta içe kapanma dönemi geçirir, halkın yaşamından ve sorunlarından uzaklaşmaya başlar, atılan edebi sanatlara yeniden kucak açar ve şiiri akılcılıktan, duygu temeline sürükler. Yani biçimi ön plana alarak anlamda kapalı bir söyleyiş ve özde de bir kaçıştır aslında. Kapitalist sistemin dünyaya yaymak istediği hükümranlık ve makineleşmeyle birlikte bireyin yabancılaşma süreci bu şairleri böyle bir tavır almaya yanaştırsa da esas olan şey, neye karşı neden mücadele edildiği sorularının yanıtını aramak olmalıdır. Tıpkı Abdülhamit İstibdadı’ndaki Servet-i Fünun edebiyatı gibi. İkinci Yeni şiiri yükselen devrimci hareketle çıktığı tıkanıklıktan öz eleştiri vererek kurtulmak ister ve şairler teker teker toplumculuğa tekrar yönelirler.

Attila İlhan, II. Yenicilerin başta biçimciliklerini sert bir dille eleştirerek şunları söylüyor: ‘O tarihte, imgeyi getirelim demek, imge temeline yaslanan özcü ve toplumsal sanatı geri getirelim demekti, tek başına imgeyi alıp getirelim demek değil! Yıl 54-55. O sıra Menderes diktası katılaştıkça katılaşırken ‘toplumsal gerçekçi’ tezlerle ortaya çıkmanın anlamı budur ve açıktır. Ne var ki, imgeye yaslanmadan özcü sanat yapmak nasıl biçimciliğin elleri üstünde yürümesiyse (Orhan Veli Takımı, Son Mavi) imgeyi toplumsal ya da bireysel özünden ayrı ve bağımsız ele almaya kalkışacak bir sanat tutumu da biçimciliğin önde gidenidir. Çünkü ikisi de estetik bileşimi, belirli bir toplumsal bireysel içlemin imgelerle deyimlenmesi diye almaz da, o belirli özden apayrı, düşünülmüş dil olanaklarının süslemeci ustalığıyla kullanılması diye alır. Kendilerine ‘ikinci yeni’ adını yakıştıranlar işte bu temel yanlışı yapmışlarıdır.’ (3)

Garip ve hece şiirine bir tepki olarak, ‘Mavi’ dergisi, 1 Kasım 1952 yılında bir grup genç tarafından çıkarılır. Derginin kapanmasından sonra da Attila İlhan, Orhan Duru, Ferit Edgü, Özdemir Nutku, Ahmet Oktay, Adnan Özyalçıner gibi sanatçılar dergiye ilgi göstermeye başlar ve 1956 yılına kadar çıkarırlar. Derginin amacı batılı yöntemlerle ulusal ve Atatürkçü bir çizgide sosyal realizmi anlatmaktır.

Tanzimatçılık, Kemalizm, Sosyalizm, Toplumculuk:
Türkiye 1920‚Äì1923 sürecinde Ulusal Kurtuluş savaşını yapmış, anti-emperyalist kimlikle bu savaşı kazanmış, bu savaşın öncüsü olan Kemalistler, iktidar da olmuş fakat ekonomik- politik tutumu ve sınıfsal karakteri ile bu bağımsızlıkçı tavrı, siyasal ve ekonomik bir zafere dönüştürmekten çok uzak oldukları için, ülke, 1940’lı yılların politikalarından sonra ikili anlaşmalarla Batı’nın bir kez daha hegemonyası altına girerek ‘Tam Bağımsız Ülke’ yaratılmak istenirken, yeni-sömürge durumuna düşürülmüştür. Yönünü sola ve Marksizm’e çevirmiş aydınların II. Dünya Savaşı sürecinden ve politikalarından etkilenerek iktidara karşı tavır almalarının yanında, elbette ‘Tam Bağımsız Türkiye’ temelinde üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorunu yatar. Çünkü ülkenin alt-yapısı o ülkenin üst-yapısını başta kültür-sanat-edebiyat alanlarında şekillendirecek ve yön verecektir.

Attila İlhan, Paris’te, Üçüncü Dünyacılık ve Marksizm ile tanıştıktan sonra Batı’nın aslında görüldüğü gibi modern olmadığını ve onun emperyalist yüzüyle karşılaştığını özellikle Fransa’nın Cezayir’e yaptığı işgal ve ırk ayrımcılığıyla örneklendirerek 1972 yılında ‘Hangi Batı?’ kitabını çıkarır. Anti-emperyalizm olmadan sosyalizmin olamayacağını Mustafa Kemal’in bağımsızlık anlayışına ve yurt milliyetçiliğine sahip çıkılması gerektiğini yazar. İsmet İnönü’nün CHP’sini dikta rejimiyle suçlayarak Türkiye solunun gelişemediğini halbuki Mustafa Kemal’in anti-emperyalist söyleminin ve halkçılığının, sosyalizmin yolunu açacağını savunur. ‘Hangi Sol?’ kitabında bu duruma eklektik olarak Stalin dönemi Sovyet Rusya’sı ile Türkiye’nin anti-emperyalist mücadelesi hem bileşke içerisinde hem de karşıtlıklarıyla anlatılır.

Türkiye’de Batı’daki gibi aşağıdan yukarıya bir aydınlanma dönemi yaşanmadığı için iktidar, özellikle İsmet İnönü döneminde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in öncülüğünde kültür alanında aydınlanma için belirli yön vermeye başlar. Başta ‘Tercüme Odası’nın kurulması ile Doğu-Batı klasikleri Türkçe’ye çevrilmiş, 17 Nisan 1940 yılında Köy Enstitüleri kurulmuştur. Böylece köylü, yıllardır süren feodal ağalığa eğitim ve kültür bilinciyle karşı çıkacak; böylece Türkiye’de modernleşmenin temeli atılacaktı. Köy Enstitüleri sistemine Attila İlhan; ‘CHP faşizminin yanlış kültür sorunsalı’ diye karşı çıkar ve Mustafa Kemal’in sisteminden farklı olduğunu söyleyerek Mustafa Kemal’in altı okundan ‘Devrimcilik’ ilkesinin ‘sürekli devrimciliğe’ değil ‘Batılılaşma’ya kaydığını ve bunun da ülkeyi sosyalizme değil, Tanzimatçılık’a götüreceğine işaret eder. ‘İnönü Atatürkçülüğü’nün öykünme düzeyinde olduğunu, Müdafaa-i Hukuk doktrininden ve Kuvayi Milliyecilikten temel bir sapma göstererek, devlet baskısını, faşizan baskıyı, yukarıdan aşağıya zorlamaları, resmi kültür ve sanat yönlendirmelerini içeren bir sistem olduğunu edebiyatta, ekonomide, siyasette bunların halkçılık adına toplumcu, solcu olmadığını bu yüzden ‘ortanın solu’ kavramının çok tuttuğunu böyle bir karşılaşmadan yola çıkarak anlatır. Yazara göre Mustafa Kemal’iin ulusal demokratik devrimi yozlaştırılmıştır. Yunan-Latin klasiklerinin çevrilmesi Avrupa kültürünün ortak temelidir ve Hıristiyan-Ümmet kültürünün bir parçasıdır. Mustafa Kemal, ‘ümmet’ kültüründen ‘millet’ kültürüne geçişi sağlamak için ardı ardına reformlar yapmıştır. Önce feodalite tavsiye edilecek, toprak reformu yapılacak ve sanayi devrimi başlatılacaktır. Yani Batı’nın yaptığı reformları aşağıdan yukarıya doğru Mustafa Kemal’in gösterdiği yolda yapılacaktır. Fakat ondan sonra gelen iktidarlar Batı’ya karşı tek taraflı bir teslimiyet sürecine girmiştir.

Attila İlhan, bu düşünce sistemine sonraki yıllarda da tutarlı bir şekilde sahip çıkmış fakat gerek Kemalizm’in aslında kendi doğası ile geliştirdiği bu devletçi yapıyı ve gerekse de emperyalizmin Türkiye’deki özgün sömürü biçimlerini anlayamaması sonucu, başlarda sahip olduğu ve o dönem ilerici kabul edilebilecek ulusalcı çizgiye bağnazca sahip çıkışı onu şoven milliyetçilerle aynı noktaya getirmiş, Kemalizm’i savunayım derken devleti sahiplenmek zorunda bırakmıştır.

Attila İlhan’ın romanlarından olan Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nın panoraması olarak nitelendirilebilecek Ayna’nın İçindekiler serisindeki ‘Dersaadet’te Sabah Ezanları’ ise Osmanlı Devleti’nden başlayarak Cumhuriyet’in ilk yıllarına dek uzanır. Yazar, bu romanı yazmaya iten nedeni ‘Hangi Edebiyat’ denemesinde, 1950 yılında Paris’te bir Fransız’ın ona; ‘…devrim iyi hoş ya, sizin orada 1920 yılına doğru basbayağı anti emperyalist bir savaş verilmiş, Mustafa Kemal diye bir adam çıkmış, nedir bu adamın özelliği, bu savaşın ve devrimin özü?’ demesi olarak açıklar.(4) Bu romanın diğer önemli bir özelliği de, romanda işgal edilen kent İzmir’dir fakat işgal karşıtı protesto İzmir yerine Dersaadet’tir. Göstericiler Sultanahmet Camii’nin önünde toplanır ve kürsüdeki kadın, ‘ezan sesleri’ eşliğinde halkı ulusal bir direnişe çağırır. Roman konusunda ise yazarın tespitleri şunlardır:

‘Romanlaştırma anlayışında önce genel bir ayırım olduğunu sanıyorum, bir romancı anlatacağı dönemi ve insanlarını ya diyalektik olarak ele alır, ya metafizik olarak! Yaygın olan ikincisi, yani o dönemin, insanları ve koşullarıyla durağan olarak ele alınması ve yansıtılmasıdır.(…) Diyalektik öyküleştirmede, romancı bir insanı bir dönemi değil bir süreci anlatacaktır, bu süreç elbette iç çelişkileriyle ve statik olarak değil, dinamik olarak anlatılacaktır. Ben bir kere bunu yapmaya çalışıyorum, ister Kurtuluş Savaşı anlatacak olayım, ister başka bir şey, önce anlatacağım sürecin ne olduğunu, çelişkilerini ve koşullarını bulmaya çalışıyorum, bu da benim için sıçramalarla, geriye dönüşlerle dolu bir roman tekniğini geliştirmek oluyor. (5)

1981 yılında yayımladığı ‘Hangi Atatürk?’ kitabında en çok Mustafa Kemal’iin anti-emperyalist yönünü vurgular. Bundan birkaç yıl önce çıkan ‘Allah’ın Süngüleri, Gazi Paşa ve O Sarışın Kurt’ kitaplarında da Kurtuluş Savaşı’nı roman tekniğine dayandırarak tasvirlerle ve geri-dönüşüm teknikleriyle, tarihsel süreci bozmadan verir.
Yazar, şiirde diyalektik bir bileşimle ulusalcı-toplumcu bir senteze gitmek isterken Mustafa Kemal’in ‘Sürekli Devrimcilik’ ilkesinin var olan aydın çevrede gelişmesi için çeşitli dergilerde yazılar yazar ve kitaplar çıkar. Doğan Avcıoğlu’nun 1965 yılında yayımladığı ‘Yön’ dergisi bunlardan biridir. Doğan Avcıoğlu da Attila İlhan gibi Mustafa Kemal’in anti-emperyalist savaşının sosyalizme gideceğine dair ve sorunun üretim araçlarının hangi sınıfta olması gerekliliğini yazmıştır. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Nihat Erim’in başında olduğu CHP çok daha faşizan bir niteliğe bürünerek ülkedeki hiçbir kuruma göz açtırmamıştır. Attila İlhan 1966’dan sonraki yazılarını ise ‘Faşizmin Ayak Sesleri’ kitabında toplamış, aydınların orduya dayalı bir devrim yapma fikrine başta Doğan Avcıoğlu’nu işaret ederek baştan beri sıcak bakmadığını ve gelecek olan hareketin faşizan bir hareket olduğunu belirtmiştir. Ülkenin bu hale geliş sürecini ‘Aydınlar Savaşı’nda ve başta aydınları suçlayarak yapmış ve bunu iki nedene dayandırmıştır. Birinci neden olarak Tanzimat’tan gelen bir ‘Batılı’ ve ‘Batıcı’ aydın tipi olduğunu ( Bu aydın tipini komprador ekonomisinin yarattığı bir garip yaratık olarak görmektedir.) ve bu aydın tipinin emperyalizme alışmış ‘İlerici’ değil bürokrasiye dayalı olduğu için işbirlikçi olmasını belirtir. İkinci nedeni bu aydınlardaki sosyalizm anlayışı olarak görür. Türkiye sosyalistlerinin ve aydınlarının körü körüne bağlanıp, kuramı bilemediklerini ve ulusal koşullara iyi uygulayamadıklarını, başkalarının yanlış ilericiliklerini tartışmasız benimsedikleri görüşüne dayanır.

Sonuç olarak, Attila İlhan yaşadığı dönem içerisinde fikirleri tartışılan ve bazen sahiplenilen bazen sahiplenilmeyen ama şiirleri çok okunan, yakın tarihimize çağdaşlaşma, kültür, ulusallık, sınıfsallık konularına anti-emperyalist temelden yola çıkarak, tarihsel süreci sınıfsallığa doğru giden ve Kemalizmi ‘Marksizmin yerelleşmiş hali olarak gören’ değerlendiren ve eleştiriler sunarak günümüz tarihine de ışık tutan bir şair ve aydın olarak Türkiye tarihinde yerini almıştır.

Attila İlhan’ın yazı içinde sayamadığımız kitapları şunlardır:

Şiir:

duvar
sisler bulvarı
yağmur kaçağı
ben sana mecburum
bela çiçeği
yasak sevişmek
tutuklunun günlüğü
böyle bir sevmek
elde var hüzün
korkunun krallığı
ayrılık da sevdaya dahil
kimi sevsem sensin

Roman:

sokaktaki adam
zenciler birbirine benzemez
kurtlar sofrası

aynanın içindekiler:
1/bıçağın ucu
2/sırtlan payı
3/yaraya tuz basmak
4/dersaadet’te sabah ezanları
5/o karanlıkta biz

fena halde leman
haco hanım vay

Deneme/Anı:

abbas yolcu
yanlış kadınlar yanlış erkekler

anılar ve acılar:

1/hangi sol
2/hangi batı
3/faşizmin ayak sesleri
4/hangi sağ
5/hangi Atatürk
6/hangi laiklik
7/hangi küreselleşme
8/hangi edebiyat

Attila İlhan’ın defteri:

1/ gerçekçilik savaşı
2/ikinci yeni savaşı
3/faşizmin ayak sesleri
4/batı’nın deli gömleği
5/sağım solum sobe
6/ ulusal kültür savaşı
7/sosyalizm asıl şimdi

KAYNAKÇA:
1- Plekhanov, Sanat ve Toplumsal Hayat, Sosyal Yayınlar
2- Attila İlhan, Gerçekçilik Savaşı, BDS Yayınları
3- Attila İlhan, İkinci Yeni Savaşı, Bilgi Yayınevi
4- Attila İlhan, Hangi Edebiyat? Bilgi Yayınevi
5- Attila İlhan, Hangi Sol? Bilgi Yayınevi
6- Attila İlhan, Faşizmin Ayak Sesleri, Bilgi Yayınevi
7- Attila İlhan, Aydınlar Savaşı,
8- Attila İlhan, Duvar, Kültür Yayınları
9- Attila İlhan, Sisler Bulvarı, Kültür Yayınları
10- Attila İlhan, Tutuklunun Günlüğü, Kültür Yayınları
11- Attila İlhan, Korkunun Krallığı, Bilgi Yayınevi

(Hande Sonsöz)