Bir Penn var, Penn’den içeri

The Times’taki malum ilanla ‘Hainler’ kategorisine geçen Sean Penn’in ‘kiralık’ bir aydın olarak geçmişte yaptığı işleri bir görseniz dudağınız uçuklar!

CNN International, BBC, New York Times, Der Spiegel, The Economist derken son iki aylık sürede ‘nefretimizi’ kazanan, (oysa neredeyse hepsini ‘yakın geçmiş’e kadar saygın kabul ediyorduk) ve artık ne mal olduklarını iyice anladığımız ‘Kahpe Batı’ medyasının son üyesi de The Times oldu! Neden böyle oldukları malumunuz; ‘Gezi direnişi’ süresince doğru dürüst, pardon yanlı (bazen de ‘canlı’) yayın yaptılar, yapmayı da bir şekilde sürdürüyorlar. The Times bu sürdürme biçimine, Gezi boyunca yaşananlara itiraz eden bir grup Batılı aydının -ki içlerinde daha çok sinemacılar var- verdiği ilanı yayımlamasıyla katılmış oldu. Ondan sonrasını biliyorsunuz, hükümet kanadından Hüseyin Çelik, “Oscar’ınız var diye adam mı oldunuz” mealinde şeyler söyledi, Başbakan Erdoğan ise “Bunlar düşüncelerini, fikirlerini kiralık vermişler, yüzde 50 oyla iktidara gelmiş bir partinin liderine diktatör demeleri ahlaktan yoksun olduklarını gösteriyor, Türkiye’yi tanımadan, bilmeden böyle haberler yapıyorlar. Times da kendi sayfasını kiraya veriyor” dedi. The Times’la ilgili hissiyatımı Umur Talu, Habertürk’teki köşesinde cumartesi günü bir güzel özetledi: “Metin ‘oryantalist’ bir hava taşıyor, Gezi’deki itiraz sadece laiklikle ilgili değildi, Kazlıçeşme’ye Nürnberg benzetmesi abartılıydı. Lakin 5 kişinin ölümü, gözlerini kaybedenler, aşağılamalar, haksız gözaltılar ve tüm bu emirleri kimin verdiği konusunda ilan gayet ‘gerçekçi’ydi.” Ben Talu’nun görüşlerine şunu ekleyebilirim: Nürnberg aşamasında değiliz ama McCarthy’cilik konusunda destan yazmaya başladık bile.

Aslında bugün, The Times’taki imza sahiplerinden Sean Penn’in nasıl ‘kiralık bir adam’ olduğundan bahsedecek, geçmişte mesela ülkesi ABD’nin politikasına tepki kabilinden Haziran 2005’te İran’a giderek Tahran’da cuma namazına katılmasını, Ekim 2002’de Washington Post’a kendi cebinden (yani bunu hep yapıyormuş) 56 bin dolar ödeyerek Bakan George W. Bush’un şiddete son vermesi ve Irak’a planlı saldırıları durdurması yönünde çağrıda bulunun bir ilan vermesini, Eylül 2011’de Tahrir’de Mısır bayrağı sallayarak “gücün ordudan halka geçmesi gerekir” diyerek Mısır Askeri Konseyi karşıtı gösterilerde yer almasını, Mart 2011’de Ortadoğu problemini ele alan ve iki Filistinli kadının İsrail devleti kurulmasından sonraki hikâyesini anlatan Julian Schnabel’in ‘Miral’ adlı filminin ABD prömiyerinin İsrail’in karşı çıkmasına rağmen BM Genel Merkezi’nde yapılmasını desteklemesini, Mart 2012’de sellerden etkilenen Pakistan’da felaketzedelere battaniye, mutfak malzemesi ve diğer ihtiyaçları için dünyanın dikkatini buraya çekme çabasına girmesini, Şubat 2009’da ‘Milk’ filmindeki rolüyle ‘En iyi erkek oyuncu’ dalında Oscar alırken yaptığı konuşmada “Başta eşcinseller olmak üzere herkes için eşit haklar olmalı” dedikten sonra eşcinsel evliliklerine destek vermesini, 2010’da da Haiti’yi vuran 7.0 şiddetindeki depremden sonra kurduğu yardım örgütüyle 55 bin kişi için çadır temin etmesini, bu 400 kişilik yardım örgütünün halen yöredeki sağlık, evsizleri barındırma, yerleştirme, mühendislik, inşaat ve toplumsal gelişim konularında faaliyetini sürdürdüğünü hatırlatacaktım. Ve diyecektim ki, “İşte Sean Penn böyle kiralık, böyle şerefsiz, böyle satılık bir adamdır!” Peki diyemiyorum mu, diyorum da yarım yamalak diyorum çünkü sağ olsun dün Hürriyet’te Ahmet Hakan benden önce davranıp benzer çizgilerde bir yazıyı kaleme almış. N’apalım, ben de Radikal adına tarihe kayıt düşsün diye benzer sularda gezindim, üstelik bir ‘sinema yazarı’ olarak Penn’e ilişkin bazı hatırlatmalarda bulunmak görevimdi (Küçük bir not: 2008’de Nuri Bilge ‘Üç Maymun’la Cannes’da ‘En iyi yönetmen’ ödülüne uzanırken , ‘Jüri Başkanı’ Sean Penn’di).

Şöyle gelişmeler de muhtemel: Hükümetin tüm bu uyarılarından yeni vazifeler çıkarmaya çalışanlar olabilir ve başta David Lynch olmak üzere Sean Penn, Ben Kingsley. Susan Sarandon gibi isimlerin çektiği ve oynadığı ‘eski’ filmleri mesela bazı TV kanalları göstermez. Ya da yeni çalışmaları gösterime girdiğinde bazı gazeteler sayfalarında yer vermez ya da verir de “Bakmayın bunlara, filmlerde ‘artizlik’ yapıyorlar, gerçekte çok karaktersizdirler” şeklinde ‘not’ düşebilir. Düşebilirler mi peki, düşerler çünkü bugüne kadar yaptıkları yapacaklarının teminatıdır! Sanatçısı Necati Şaşmaz olan beni şaşırtmaz diyorum…

Uğur Vardan, Radikal