BÜFK Barış İçin Söylüyor

Maria Mena

norveçli müzisyen. 1986 yılında oslo‘da nikaragualı davulcu bir baba ve norveçli oyun yazarı bir annenin kızı olarak dünyaya gelmiş. anne ve babasının ayrılmasıyla başlayan sorunlu dönemi şarkı sözü ve şiirler yazarak aşmaya çalışan küçük maria bir süre sonra babasının yardımıyla bir demo hazırlamış, hazırlanan demo ülkedeki çeşitli yapımcılara gönderilmiş ve kısa süre sonra da sony music ile anlaşma imzalanmış. henüz 16 yaşında önce norveç sonra da avrupa’da müzikseverlerin karşısına çıkan mena haklı olarak listelerin tepesine oturmayı başarmış.

adult alternative pop rock, indie pop kalıpları içerisinde şarkılar yapan mena’nın kanımca en güzel şarkısı long time coming. bu şarkının yanısıra just hold meblame it on me ve miss you love da dikkat çekiyor.

diskografi:

another phase (2002)
mellow (2004)
apparently unaffected (2005)
cause and effect (2008)

Amaral


ispanya
lı müzik grubu. 90’lı yılların başında zaragosa‘da kuruldu. vokalde eva amaral ve gitarda juan aguirre‘rin oluşturuduğu amaral pop rocklatinvefado‘ya yaslanıyor. ikili şarkıları birlikte hazırlıyor. amaral müziğin yanı sıra şarkı sözlerinde ulaştığı “şiirsel” dille de öne çıkıyor. çok hoş bir sese sahip olan eva amaral’ın daha önce başka bir grupta davul çaldığını da belirtelim.

dias de verano ve el universo sobre mi kanımca grubun en iyi şarkıları.

diskografi:

amaral (1997)
una pequena parte del mundo (2000)
estrella de mar (2002)
pajaros en la cabeza (2005)

Pink Floyd’dan ‘Anısına’…

İnsanları dinlediği müziğe göre değerlendirmek ayrımcılık sayılır mı? Ayrımcılık yapmak pahasına da olsa şu cümleyi kurabilirim: Hayatımda hiç Pink Floyd dinleyen kötü bir insana rastlamadım.

Müzik tarihinin bir bölümünü biçimlendiren bu adamların melodileriyle dünyaya iyilik aşıladığına inanırım. Ama artık bir dönem sona erdi. Pink Floyd, yeni albümü ‘Endless River’ (Sonsuz Nehir) albümüyle yolculuğunu tamamlıyor.

Müzik tarihinin en büyük efsanelerinden Pink Floyd, yepyeni albümü çıktı. Hem de içinde Türkçe isimli bir parçayla. Bu güzel bir haber. Ama aynı zamanda bir veda. Artık başka albüm olmayacak. Bir devir kapanıyor… Albüm, grubun 20 yıl önce çıkardığı ‘Division Bell’in yapımı sırasında David Gilmour, Nick Mason ve Richard (Rick) Wright’ın birlikte çalıp kullanmadıkları kayıtların üzerine inşa edilmiş.

Rick Wright’ın 2008’de yaşamını yitirmesinin ardından kimse yeni bir Pink Floyd albümü beklemezken Gilmour ve Mason, 20 saati aşan kayıtları dinleyip, buradan yeni bir albüm çıkabileceğini düşünmüş. Yeni eklemeler yapılmış ve bir şarkı dışında (Louder Than Words) tamamen enstrümantal bir veda albümü ortaya çıkmış.

Albüm hem Rick Wright’a hem de Pink Floyd’a veda niteliğinde. Keza Gilmour, Rolling Stone dergisine verdiği söyleşide “Bu çalışmanın üzerine koyacağımız her şey ikinci sınıf kayıtlardan oluşacaktı. Rick’in yokluğunda bir Pink Floyd turnesi mümkün olmaz. Üzücü ama bitti” diyor.

Albümde Rick Wright’a ithaf edilen şarkının ismi Türkçe, ‘Anısına’. İsrailli klarnetçi Gilad Atzmon’un eşlik ettiği parçanın oryantal, mistik havası nedeniyle Gilmour, Türkçe ağıtları inceleyip böyle bir isim koymuş.

Tabii söz konusu Pink Floyd’sa Roger Waters’ı anmamak olmaz. Grubun kurucuları arasında yer alan Waters, 1985’te olaylı bir şekilde Pink Floyd’dan ayrılmıştı. Waters, grubun isim hakkını almak için dava açıp kaybetmiş ama diğer grup üyeleriyle arasında soğuk savaş yıllarca sürmüştü. Waters’ın ardından Gilmour’ın sürüklediği Pink Floyd iki albüm daha çıkarttı. Pink Floyd ve Waters ayrı turneler gerçekleştirdi. Sadece birkaç kez bir araya geldiler.

2005’te Afrika’ya yardım için toplanan Live8 konserlerinde Waters ve Pink Floyd 24 yıl sonra aynı sahneye çıktı. Hyde Park’taki kalabalığı çeken kameralar binlerce Floyd hayranının gözyaşları içinde şarkılara eşlik edişini gösteriyordu. Herkes bundan sonra grubun tekrar bir araya geleceğini düşündü.

Hatta bir Amerika turnesi için 150 milyon dolar önerildi. Gilmour bu teklifi kabul etmedi. Hatta konser nedeniyle o yıl albümlerin 8 kat artan satış gelirlerini de ‘Live8’e bağışladı. “Pink Floyd’un buradan kazanacağı bir gelir olmamalı” diyen Gilmour, bu hareketiyle konsere katılan diğer sanatçıları da benzer bağışlar yapmak zorunda bıraktı.

2010’da Waters ve Gilmour bu kez Filistinli çocuklar için aynı sahneyi paylaştı. Teklif Gilmour’dan gelmişti. The Wall’un yaratıcılarının Gazze duvarının dibinde yaşanan dram konusundaki hassasiyeti, ikisini bir konserde buluşturmaya yetti.

Ertesi yıl Waters, Londra’daki bir konsere David Gilmour ve Nick Mason’ı davet etti. Gilmour, rock tarihinin en güzel sololarından birine sahip olan ‘Comfortably Numb’ı sahnede inşa edilen duvarın üzerinde çaldı. Ama hepsi bu kadar.

YILLARIN PİŞMANLIĞI

Waters’ın ayrılma kararının ardından Pink Floyd’la ilişkisi bunlarla sınırlı kaldı. Gilmour, birkaç konserde bir araya gelmeleri hakkında “Eskiden kötü zamanlar yaşadık, olumsuz şeylerdi. Bunda benim de payım vardı” dedi. Waters, Pink Floyd’u dava etmesinin yanlış olduğunu itiraf etti. Fakat Gilmour, birlikte asla yeniden bir albüm yapmayacaklarını söyledi.

Buna rağmen ‘Endless River’ albümü duyulduğunda “Roger Waters da var” iddiası gündeme geldi. Waters, “Ben 29 yıl önce Pink Floyd’dan ayrıldım. ‘Endless River’da yokum. Anlayın artık” diye bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

Evet, o kadar yıl geçmesine rağmen Pink Floyd’un son albümü bile Roger Waters-David Gilmour çekişmesiyle anıldı. Rick Wright’a saygı niteliğinde albüm için Gilmour’ın hiç istemediği şey de bu aslında. “Ben ve Roger yıllarca o kadar gürültü yaptık ki Rick’in grupta ne kadar harika işler yaptığı fark edilemedi” diyor.

İKİ DELİNİN KATKISI

Waters’ın gruptan ayrılışını Stalin’in ölümüne benzeten davulcu Nick Mason ise hâlâ grubun en neşelisi gibi. MOJO dergisine verdiği söyleşide “David istifa edince Pink Floyd bana kalacak ve sadece davulla bir dünya turnesi ayarlayacağım” diyor. Mason, Syd Barrett’ı anmadan Roger Waters’a hakkını vermeden de edememiş: “Gerçek şu ki bu dengesiz insanlar büyük müzisyenlerdi. Eğer deli Syd ve deli Roger’ımız olmasaydı muhtemelen biz saçma sapan şarkılar yapardık”.

Ne olursa olsun, birkaç deli adamın ruhunu üflediği bu grup insanları hep etkilemeye devam edecek. ‘Endless River’ da bu ruhun son ürünü olacak. Milyonların kalbinde yer edinecek. Şarkıda geçtiği gibi, “Sonsuz nehir, her zaman ve daima”…

(Gökçe Aytulu, Hürriyet)

Nueva Cancio (Yeni Şarkı)


latin amerika
‘da ortaya çıkan bir müzikal akım. bu akım öncelikle yerli halkların köklerine ve folkloruna yönelmiş ve kısa sürede kapitalizm tarafından yok edilmeye çalışılan, ulusal dayanağı olmayan yaygın popüler çizgilere farklı bağlamlarda tepkiyi bir meşaleye dönüştürmeyi başarmıştır.

müzikal anlamdaki bu yeni açılım, kır ve kent kültürleri arasında yeni, düzeyli bir köprü kurma anlamına geliyordu. müzisyenler, folklorik özelliklerinden hiç vazgeçmeden, onu yenileyerek, ona kendi kişisel dünya ve duyarlılıklarını katarak her biri kendine özgü yeni şarkı formları oluşturuyordu.

akım, 1960’lı yıllarda kıtanın politik sıçramasını da simgeler. bazı yazarlar bu müziğin gitarının bir silah, şarkılarının da birer mermi olduğunu söyler. bu yanıyla yeni şarkı protest değil, politiktir. yalnızca protesto etmeyip yeniyi yaratma uğraşı içerisindedir.

önemli temsilcileri için;

atahualpa yupanqui
carlos puebla
violeta parra
mercedes sosa
victor jara
quilapayun
inti illimani

Manu Chao

ispanyol asıllı fransız müzisyen. 26 haziran 1961 yılında paris’te doğdu. gerçek ismi oscar tramor‘dur.

1987 yılında kardeşi antoine chao ve kuzeni santiago casariego ile birlikte mano negragrubunu kurdu. grup, mala vida single çalışması ile beğeni kazanarak paris’in alternatif müzik alanında tanınmaya başladı. geniş bir güney amerika turnesi grubun ününü pekiştirdi. mano negra’nın 1995 yılında dağılmasının ardından mano chao bireysel çalışmalarıyla dikkat çekti.

chao fransızcaispanyolcaarapçaportekizceingilizce ve galiçyacadillerinde şarkılar söylüyor. dünyanın en çok satan sanatçılarından biri olmasına rağmen yine aynı dünyanın ingilizce konuşulan bölümlerinde pek tanınmıyor.

chao müzikal olarak rockchansonsalsareggaeska ve rai akımlarından etkilenmiş. aşk, gettoyaşamı, göçmenler, topraksızlar, antikapitalist ve antiemperyalist mücadeleler, umutlu bir gelecek -buna rağmen acılar- chao’nun şarkı sözlerini şekillendiriyor.

L’Ham De Foc

ispanyol müzik grubu. valencia kökenli grup yaşadığı topraklarla sınırlanamayan bir müzikal zenginliğe sahip.l’ham de foc adlandırılması zor olan müziğinde flamenko’dan ortaçağ’daki avrupa panayırlarına, keltler’den anadolu tahtacılarına kadar geniş bir coğrafya, etnik grup ve zaman dilimine yaslanıyor. grup üyeleri yaptıkları müziğin galiçya, türkiye, iran kökenli doğulu ve geleneksel olduğu kadar anglo-sakson ve avrupalı olduğunun da akılda tutulması gerektiğini belirtiyor. grubun belirgin bir başka özelliği de unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş onlarca çalgıyı tekrar gündeme getirip başarıyla kullanıyor olması.

grubun müzikal çizgisini asıl olarak iki kişi belirliyor: bir çok çalgıyı başarıyla kullanan efren löpez ve solist mara aranda. bu ikili aynı zamanda şarkı sözlerini yazıyor, besteliyor. doksanlı yılların ortalarına kadar başka gruplarda çalan efren ve mara bir süre sonra birlikte çalışmaya karar vermiş ve bu birliktelikten l’ham de foc ortaya çıkmış. ikili başta yunanistan ve türkiye olmak üzere pek çok ülkeyi geziyor, notlar alıyor böylece müzikal dağarcıklarını geliştirmiş oluyor. çıkan her albüm aslında bu gezilerde biriktirilenlerle ikilinin yeteneklerinin ve almış oldukları eğitimin birleşiminden oluşuyor. ikili “osmanlı imparatorluğu’nda müzik” eğitimi bile almış. efren’in türkiye’de aldığı bağlama, yunanistan’da aldığı ud derslerini de buna ekleyelim. efren bağlama ailesine ait değişik boydaki 6 çalgıyı (divan, çöğür, cura vb.) oldukça yetkin bir şekilde kullanabiliyor. gruba sonradan dahil olan yunan müzisyenler pek çok balkan çalgısıyla birlikte ‘kaval’ ve ‘ney’i de grupla tanıştırmış.

batı müziğinde pek kullanılmayan ve daha çok anadolu ve balkanlar’da kullanılan 11/16, 9/8 ve 5/8’lik ritimlere grubun şarkılarında rastlamak mümkün.

grubun dinleyici kitlesi de beklendiği gibi yalnızca etnik müzik, world music, folk dinleyenlerden oluşmuyor. l’ham de foc; rock, pop, gothic/wave ve medieval dinleyen pek çok dinleyiciye de sahip.

kanımca grubun en güzel şarkısı historia curta d’un vent. bu ve pek çok şarkıda anadolu’ya ait motifler bulmak mümkün. el que vullencaraun nomve voldrien grubun diğer öne çıkan şarkıları.

grup üyeleri:
mara aranda: vokal; klasik gitar, perküsyon, tambur;
efren löpez: ud, cura saz, meydan saz, divan saz, bağlama, tambur, cümbüş, girit lavtası, lavta, denizci kornası, hurdy-gurdygittern, iran santuru, langeleik, afgan rebabı, kanun, ortaçağ lavtası, tumba,buzukitrompet;
diego löpez: davul, bendir, zilli tef, tombakdaireudu davuluriqq, tabla, kaşık, tef, parmak zili;
eduard navarro: galiçya gaydası, bulgar gaydası, grailemoraharpaflütkemanmandolin;
carlos sanchis: akordiyon;
pep ahuir: bağlama, klasik gitar, akustik gitar;
paco bernal: davul, darbuka, bendir, tamburin;
hristos barbas: ney, kaval;
nikos tzannis: kemençe;

diskografi:
u (1999)
canco de dona i home (2002)
cor de porc (2005)

Aziza Mustafa Zadeh


azerbaycan
 ın başkenti bakü de doğan ve normalin çok üzerinde müzikal yeteneklere sahip hayranlık duyulacak etnik caz sanatçısı. babası vagıf mustafazadeh, azerbaycan geleneksel müziği ve cazın birleştirilmesiyle ortaya çıkan mugam ı yaratan kişi olarak bilinir. aziza’nın annesi eliza mustafazadeh de gürcistanlı bir sopranodur. aziza’nın daha bebekken babasının çaldığı piyanodaki ton farklılıklarını, azerbaycan’a has makamları ayırt ettiği ve bunlara ayrı ayrı tepkiler verdiği annesi tarafından bir röportajda dile getirilmiştir. aziza, henüz küçük yaşlarda dans, resim ve şan dersleri alsa da asıl başarısını piyanoda göstermiştir.

1979 yılında eşinin trajik ölümünden sonra mesleğini bırakan anne eliza mustafazadeh bütün herşeyini kızına adar. anne, öğretmen, menejer ve arkadaş eliza, aziza’yı kısa süre içerisinde dünyaca tanınan bir sanatçı haline getirir. aziza 17 yaşında annesi ile birlikte almanya’ya yerleşir.

1991’de ilk albümü aziza mustafa zadeh çıkar. içinde hem caz hem klasik öğeler bulunduran bu albüm aynı zamanda etnik motifler de barındırmaktadır. ilgiyi üzerinde toplayan aziza kısa süre içerisinde kariyerini yükseltmeye başlar.

1993’te çıkan always, aziza’ya echo ve ayrıca german phono association’s jazz ödülünü kazandırır.

 

ben de dahil olmak üzere pekçokları tarafından en iyi albümü kabul edilen dance of fire, 1995 yılında bir grup ünlü müzisyenin aziza’ya eşlik etmesiyle çıkar. gitarı al di meola, bas gitarı stanley clarke, davulu omar hakim ve saksofonu bill evans çalmıştır. hepsi de kendi alanında en iyiler arasında gösterilen bu sanatçılarla birlikte çalışmak aziza’nın genç yaşta geldiği nokta açısından şaşırtıcıdır.

londra, paris, tel aviv ve istanbul konserlerinin ardından 1996’da sevent truth çıkar. arkasından 1997’de aziza’nın kendi ismiyle özdeşleşen jazziza albümü gelir. bu albümü inspiration – colors & reflections (2000) izler.

shamans 2002’de çıkar. albümde tanıdık iki şarkı da vardır: uzun ince bir yoldayım ve ayrılık.

kanımca en iyi şarkıları ajd, boomerangbana bana gel, uv vijdani ve shamans tır.

bir insanın çok güzel sesi olabilir, çok güzel şarkı söyleyebilir ve en zor klasik etütleri başarıyla seslendirebilir.

bir insan çok iyi piyano çalabilir ve en zor etütleri başarıyla yorumlayabilir.

ama bu güzel kız ikisini de aynı anda hem de sahnede canlı yapıyor!

kendisine bir röportajında babası öldükten sonra neler düşündüğünü sormuşlardı. cevabı deliceydi: “ben şarkı söylerken kimin piyano çaldığını zannediyorsunuz, babam ölmedi ki!”

diskografi:

aziza mustafa zadeh (1991)
always (1993)
dance of fire (1995)
seventh truth (1996)
jazziza (1997)
inspiration (colors & reflections) (2000)
shamans (2002)
contrasts (2006)

Eleftheria Arvanitaki

yunan müzisyen. 1957’de pire‘de doğdu. 80’li yılların ortalarına kadar rebetiko temelli opisthodromiki kompania ile çalıştı, bazı sanatçıların albüm çalışmalarında vokalistlik yaptı. 1984 yılında gruptan ayrılarak solo çalışmalarına başladı. kısa süre içerisinde yunanistan’ın en sevilen müzisyenlerinden biri olmayı başardı. bununla yetinmeyen sanatçı womad projelerinde yer alarak dünya çapında bir üne de kavuştu, çeşitli otoriteler tarafından avrupa’nın divaları arasında gösterildi.

arvanitaki ara dinjkan‘la yaptığı “meno ektos” * * ahmet kaya ve alpay yine “dinata” * sezen aksu tarafından yorumlandığında türkiye’de de müzikle ilgilenen belirli bir kesimin dikkatini dolaylı da olsa çekmeyi başardı. sanatçı atina’da yaşıyor ve yılda ortalama 100 konserle aktif olarak müzik yapmaya devam ediyor.

kanımca 90’lı yılların ortalarına kadar belirgin bir yunan müziği çizgisinde albümler yapan sanatçının gittikçe batı akdeniz, özellikle ispanya ve fransa hatta latin popuna yaklaştığı görülüyor. dün gece yeni albümünü de tanıttığı amsterdam melkweg konserinde (albüm ispanyol bir yönetmenle birlikte hazırlanmış) seslendirdiği şarkıların yapısı, düzenlemesi ve söylenişi bende ciddi bir celine dion etkisi yarattı. buna rağmen 20 yıl önce tanışılan bir sesi ilk kez canlı dinlemek bütün bunlara baskın çıkıyor. sahne performansı tek kelime ile harika olan sanatçının konsere meno ektos ile başlayıp dinata ile son vermesinin yarattığı etkiyi tanımlamak da oldukça güç. konserde eksik kalan yalnızca türk çiftetellisi “tsifteteli tourkiko”*oldu, umarım başka bir konserde dinleme fırsatı buluruz.

dünyayı sevme nedenlerindendir.

diskografi:

eleftheria arvanitaki (1984)
kontrabanto (1986)
tanirama (1989)
meno ektos (1991)
i nihta katavainei (1993)
ta kormia kai ta maheria (1994)
tragoudia gia tous mines (1996)
ektos programmatos (1998)
ekpobi (2001)
eleftheria arvanitaki live (2002)
ola sto fos (2004)
grigora i ora perase (2006)
kai ta matia kai i kardia (2008 )
e/a (2010)

Inti Illimani

şilili muhalif müzik grubu. yeni şarkı hareketinin temsilcilerindendir. 1967 yılında kuruldu. birlikte yaşadığı yoksul halkların, emekçilerin duygularını yansıtmayı hedefledi. bu yoksul insanların aşkları, acıları, düşleri ve yaşadıkları her tür insani değişimler, anlar bu grubun (ve quilapayun‘un) şarkılarının kopmaz parçasıdır.

inti illimani özellikle and dağları‘nda yaşayan yerli halkların müziklerinden, çalgılarından kıyasıya yararlandı. grubun soundu bu halkların neredeyse nefes alış verişi gibidir. neredeyse bütün şarkıları and dağları kökenlidir. çeşitli pan-kavalları, çok farklı bambu flütler, değişik vurmalılar dikkat çekicidir. grubun çalışmalarıyeni şarkı fikrinin başka bir bağlamda yeni bir çehreye bürünmesidir. inti illimani, victor jara vevioleta parra‘nın açtığı yolda başarılı örnekler vermiştir. kullanılan çalgılar antiemperyalist bir üçüncü dünya duyarlılığının simgesidir. inti illimani gitar ve insan seslerini çok başarılı bir şekilde kullanır.

1973 şili darbesi’nden sonra avrupa’ya yerleşmek zorunda kalan grup ancak 1989 yılında ülkesine geri dönebilmiştir.

Mercedes Sosa

arjantinli müzisyen. tam ismi haydee mercedes sosa’dır. 9 temmuz 1935’de san miguel de tucuman’da doğmuştur. “yeni şarkı” hareketinin öncülerindendir.

sosa, başlangıçta yoğun bir şekilde atahualpa yupanqui‘den etkilenmiştir: 1950’li yıllarda arjantin’in popüler müziği tangogeri plana itilmeye başlamış, başta yupanqui olmak üzere gitarist şarkıcılar, yeni gitar tekniklerine yaslanarak yoğun bir melodi dokusu ve içli bir şiirsellikle ağırlıklarını koymuşlardı. “yeni şarkı” fikri, bu yanıyla ilk önce arjantin’de şekillenmeye başlamıştır, demek doğru olacaktır. 1962’de mercedes sosave armando jejado gomez başta olmak üzere çoğu şarkıcının art arda söylediği şarkılar belki de ilk “yeni şarkı” hareketi duyarlılığını yansıtmaktaydı. bu çaba, müzisyenlerin aralarında fikir ve duygu birliği oluşturmasına da yardımcı oldu. birçok arjantin şarkı formu yenileniyor, özgün düzenlemelerle dünyayı etkileyen-heyecanlandıran yeni bir şarkıya bürünüyordu. sosa, işte böyle bir müzikal devinim içerisinde parladı. kendine özgü şiirsel ve politik şarkılar söylüyordu. 1960’ların başında tango yeniden popülaritesini artırmış, bütün ülkeyi tango ve benzeri dans müzikleri sarmıştı. buna alternatif oluşturan politik çizgi içerisinde sosa, kendi adından sıklıkla söz ettirmeye başladı. sosa bununla da kalmadı, bu politik-protest şarkıcı neredeyse kırk yıl boyunca efsane olarak varoluşunu sürdürdü.

mercedes sosa’nın en büyük özelliği, şarkı yazarı olmaktan çok, benzersiz bir yorumcu olmasıydı. o dönem repertuarına aldığı şarkılar bugün “yeni şarkı”nın en iyi örnekleri arasındadır. çok geniş özelliklere sahip heybetli sesi, benzersiz bir şarkı söyleme stilini beraberinde getirmişti. özel bir ironiyi, hüznü, değişimleri içinde yaşatabilen bu ses, o dönemlerde şarkıcıyı yalnızca arjantin’in değil, latin amerika’nın sevgilisi yapmıştı. epik karakterli şarkılarında, yoksul ama o denli de masum halkın duyarlılıklarını simgeleyen şarkılar seçiyor, söylüyordu.

sanatçı, 1978’deki cunta döneminde bu duyarlılığı yüzünden tutuklanıp sürgüne de gönderildi. sürgün yıllarında mercedes sosa’nın sesi; politik teslimiyete, baskı sistemlerine karşı bir isyanı teslim etti. sosa, arjantin’de ordunun halka karşı yaptığı kirli savaşa karşı bir sembol, bir figür oldu. ömrü boyunca bu türden toplumcu duyarlılığı temsil eden sosa, bugün 70’li yaşlarını başarıyla ve aynı çabayla yaşıyor.

kanımca en iyi şarkıları: la mazagracias a la vidasolo le pido a diosunicorniolunatodo cambia,vidala de la soledad ve palito de tola‘dır.

Uxia

ispanyol şarkıcı. tam adı uxöa senlle‘dir. ispanya‘nın galiçyabölgesindendir. geleneksel ispanya formlarının baskın olduğu müziğinde portekiz ve kelt etkisi de görülür. ağırlıklı olarak vokal ve gitara yaslanan uxia şarkılarında, ait olduğu bölgenin karışık kültürel özellikleri nedeniyle arap vurmalılarından mandoline, kemandan piyanoya pek çok çalgıyı başarıyla kullanmaktadır.

uxia, enya‘nın en çok etkilendiği müzisyenler arasındadır. bir portekiz gazeteci kendisi hakkında “uxia’nın mükemmel bir sesi yoktur, uxia’nın kendisi mükemmel bir sestir” yorumunu yapmıştır.

kanımca en başarılı şarkısı ay gitano*‘dur. dünyayı sevme nedenlerindendir. bunun yanı sıra arrola,alala des marinastua nai e meigaaquestas noites tan longasentre nosn’na dau un beijo ve fibali şarkıcının öne çıkan şarkıları arasında gösterilebilir.

Ojos De Brujo

ispanyol müzik grubu. ojos de brujo (ispanyolca ‘sihirbazın gözleri’ anlamına gelmektedir) kendi müzik tarzını “hiphop flamenkillo” dedikleri “azıcık flamenkokarıştırılmış hip-hop” olarak adlandırıyor. grup, bbc radyo 3 dünya müzik ödülünü de kazanmış. ispanya dışında flamenko çalan-söyleyen bir grup olarak tanınmış olsalar da aslında yaptıklarını “saf” flamenko olarak adlandırmak doğru olmaz. zaten kendileri de bunu “biz flamenkonun zenginliğini başka müziklerin zenginlikleriyle harmanlıyoruz” diyerek ifade ediyor. grubun müziğinde flamenkonun yanı sıra afro-cubanrapturntablism ve hattahint motifleri de bulmak mümkün.

kanımca en iyi şarkıları color, todo tiende, runali, silencio ve respira’dır. diskografi: vengue (1999) barö (2002) barö: remezclas de la casa (2003) techarö (2006)

Okan Murat Öztürk

müzisyen. geleneksel müziğin ve bağlamanın temsilcilerinden. 1967 ankara doğumlu, aynı zamanda jeoloji mühendisi.öztürk müziği, muharrem ertaşramazan güngörneşet ertaşfeyzullah çınar‘ı ve bugünün usta sanatçıları mehmet erenlermusa eroğlutalip özkanarif sağ‘ı dinleyerek öğrendi. coşkun güla gibi hocalarla doğrudan çalışma olanağı oldu. kültür bakanlığı ankara dthm korosu’nda ve trt’de bağlama sanatçısı olarak görev yaptı.

1984’ten başlayarak, yurtiçi ve dışında, çeşitli düzeylerde bağlama eğiticiliği yaptı. 1988’de türkiye’de ilk kez, bağlama ailesi çalgıları ve anadolu müziğini tanıtma amacını taşıyan bengi bağlama topluluğunu kurdu. bu toplulukla birlikte, aralarında ankara uluslararası müzik festivali ve houston uluslararası festivali gibi önemli festivallerin de bulunduğu çok sayıda organizasyonda yer aldı.

1990’dan itibaren, bağlama ailesi çalgılarının curabağlamatanburadivan‘ın armonik çalınış olanakları üzerine çalışmalar yaptı. türk müziği ve özellikle de anadolu makamlarına özgü bir çok seslendirme yöntemi olan, k. ilerici (dörtlü armoni) sistemi’ne dayanan bu çalışmalar sonucunda, özgün bir repertuarın geliştirilmesini sağladı. geleneksel çalgılardaki transpoze akort ve pozisyon sorunlarını çözmek amacıyla, “dört telli saz” ve “bas bağlama” gibi yeni çalgıların tasarım ve terası üzerinde çalışmalar da yapmaktadır.
sanatçı, yurt içinde katıldığı konser, festival ve sempozyumların yanısıra, amerika, almanya, isviçre, küba ve tacikistan’da konserler verdi. erkan oğur, a. kanneci, hasan yükselirtolga çandarömer yılmaz gibi sanatçılarla birlikte, stüdyo çalışmaları, tv-radyo programları ve konserler gerçekleştirdi.çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış makale ve röportajları da bulunan öztürk, halen hacettepe üniversitesi‘nde bağlama kursları vermekte ve özel bir sanatevinin yöneticiliğini yürütmektedir.

bir incecik duman tütersuya gider allı gelingel yanıma gelhastane önünde incir ağacışu yüce dağların karı eridisabahın seherindeacem kızışemsiyemin ucu karedersini almış da ediyor ezber,sürüler içinde sürmeli koyun ve iki keklik kanımca sanatçının en iyi yorumladığı türküler.

diskografi:

turkish authentic saz (1997).
eski havalar (1998)
hiç (1999) (erkan oğur ile birlikte)
güneş bahçesinden ezgiler (1999) (bengi bağlama üçlüsü‘yle birlikte)
sel gider kum kalır (2001) (bengi bağlama üçlüsü‘yle birlikte)
bergüzar (2003)
aşk adamı söyletir (2007)

Mircan Kaya

bir zamanlar megrelya.

mircan, outim albümü ile, yüzyıllardır konuşulan ama artık bir avuç insan tarafından bilinen ve henüz doğmamış olanlara aktarılamama tehlikesiyle karşı karşıya olan yirmi değil, otuz değil, otuz dokuz harflik alfabesi ile muhteşem güzellikteki bir dili-megrelce/lazca’yı ingilizce ile birlikte kullanarak, ingiliz sanatçılarla birlikte müzikle sarmalayıp adeta kendisini ve dili geleceğe, çok uzaklara fırlatıyor. farklı olduğu için farklı olanlarla , iletişim kurmaya çalışan bir uzaylı, gaipten gelen arkaik ses gibi…

her albümü ile dinleyicisine farklı öyküler eşliğinde, başka diyarlara kapılar aralayan mircan güney kafkasya dilleri grubuna ait megrelce-lazca ile, gecenin dip sesleri eşliğinde anlattığı bir cin öyküsüyle açtığı albümünde yine dinleyiciyi gerilimli ve meraklı bir bekleyişin ve yolculuğun içine çekiyor. sakin başlayıp giderek tansiyonu artan, sürprizlerle dolu bir yolculuk. öyle bir müzikal yolculuk ki bu, kah gayda sesleri ile hangi coğrafyaya ait olduğu bilinmez engin ovaları seyreden dağlara, kah bir parçanın ardında yalnız bıraktığı org sesiyle köklerinin ortodoks geçmişine doğru bir bilinç yolculuğuna çıkıyor. ölüm uykusuna yatan sevgiliye yazdığı ve ingiliz tiyatro oyuncusu-yönetmeni gerald tylor ile yaptığı düette, esmeye korkan bir rüzgara dönüşüyor sesi.

outim albümü, mircan’ın en avangard albümü olarak nitelendirilebilir. “tcinkha’s lough (tcinkha’nın gülüşü)” adlı parçada delice kahkahalar atan bir cin, “tcutha nusa (küçük gelin)” parçasında ise megrelce-lazca’yı bossa nova tarzıyla yorumlayan bir “cool” caz şarkıcısı. “mingrelian lullaby (megrel ninnisi)”nde şefkatli bir genç anne, “yamo” parçasında ise bristol’lü zımba bir caz grubu ile doğu karadeniz’in dağlarına imeceye çıkmış bir kadın. bu parçada roger mills’in trompeti ile yaptığı düette, kimin trompet, kimin vokal olduğunu ayırt etmekte zorlanabilir insan. “yamo”, albüm yayınlanmadan, londra merkezli avangard müzik yayın kuruluşu “furthernoise” ın play-listine girdi bile.

outim albümü trajik yaşamı nedeniyle, eserlerinin çoğu kayip olan xelimishi hasani’nin sözlerini ilk kez bu kadar çağdas bir biçimde yorumluyor. yazarın “muphat e skiri- ne yapalım ey oğul” parçasında “zengin değilim, ne yapayım ey oğul” diye haykıran mircan üniversiteli “rock”çı kimliğine selam gönderiyor. xopurepe (hopalılar’a) parçasında ise vivienne jepsen’ı haklı çıkararak bir “banshee” ye dönüşüyor.

albümün ikinci parçasının ilginç bir öyküsü var: mircan, parçanın sözlerini, doğu karadeniz’e yaptığı seyahatlerden birinde misafir olarak kaldığı, fırtına deresi üzerinden karadeniz’in tekinsiz sularına bakan bir evin balkonunda, ev ahalisi ile kolektif olarak, kahkahalar eşliğinde yazmış.

outim albümü, bristol’ de caz grubu limbo ile kaydedildi. kayıtlarda ve bas gitarda yine portisheadgrubunun bas gitarcısı jim barr var. prodüksiyonda ise mircan’ın yanında , roger mills ve osman kent . 3d lab’in yaratıcısı ve roxy müzik’ten aldığı muhteşem stüdyolarıyla songphonic records’ı yaratan osman kent mircan’ın albümlerine destek oluyor. albümün nihai edisyonu ve mastering çalışmaları osman kent tarafindan bu stüdyolarda yapıldı.

albüm, mircan’ın doğu karadeniz bölgesine yaptığı seyahatler süresince kaleme aldığı kısa öyküleri kapsayan bir kitapçık da içeriyor.

yeni zelanda’li yazar vivienne jepsen ve pelin özer’den katkı alan kitabın cd’yle de bir akrabalığı var. cd’de yer alan ezgilerin metinleriyle harmanlanmış bir yapının hakim olacağı kitap geçmişi ve geleceği birleştirerek yaşayan bir kültürün elçiliğini yapacak. metropolden doğu karadeniz’e aynı oranda eksik bırakılmış bir bilgiyi taşımayı hedefleyen bu kitabın varolan cılız kişisel çabaların ötesinde üretenlerin ve okuyanların gururlanacağı, tüketilmeyecek bir referans niteliği taşıması amaçlanıyor.

outim, sanatta küreselleşmenin olumlu anlamıyla hayata geçirilmesi, yalnızca sanal ortamlarla değil yöresel ve bölgesel yaşantılarla ve üreterek sanatçının düşsel malzemesinin zenginleştirilmesini hedefliyor. ingiltere’den istanbul’a, istanbul’dan doğu karadeniz’e uzanacak olan sanatçılar; yeni dostluklarla zenginleşirken, bambaşka coğrafyalarla kültürün rahatça taşınmasına, yokolmakta olan zenginliklerin korunmasına ve geleceğe sağlam yapılar bırakmaya odaklanacak. görselleri ünlü ressamımız arzu başaran’ın orijinal resimleri ve mircan’ın bölgeye yaptığı seyahatlerde çektiği fotoğraflar ile titizlikle hazırlanan outim projesi, sanatçıların, dili giderek tektipleşen metropol değerlerine alternatif bir zengin yerel-kültürel bilincin oluşumuna, üreterek katkıda bulunmasını amaçlıyor.

mircan, ömrünü düşünmeye, çalışmaya ve yaratmaya vakfetmiş, yalnızlığın derin dehlizlerinde kayıp hazineler arayan ve onları gün ışığına çıkarmaya çalışan bir gezgin ruh. ekim 2008’de avrupa komisyonu bursu ile bir taraftan italya, ispanya, portekiz ve çekoslovakya’daki üniversitelerde rotasyonlu olarak tarihi eserler üzerine ileri master çalışmasına başlayacak olan olan mircan, aynı zamanda ingiltere’de de etnomüzikoloji master çalışması yapacak. müzik onun ruhunun sığınağı ve bu ruhun bir sonraki durağı neresi, bilinmez.
(yukarıdaki yazı albüm kapağından alınmıştır.)

tracklist:

01. tcinkhasi meseli #1
02. kelthuri gudate selami
03. karmatte gola gza
04. margaluri ninna nanana
05. tcinkhasi oditsinu
06. tcutha nusa
07. mircanisi nani
08. xopurepes
09. mu phas e skhiri
10. yamo
11. tcinkhasi meseli #2
12. kelthuri gudate veda

Bots

hollandalı rock grubu. 1974 yılında bonkie bongaerts ve bertus borgers tarafından kuruldu. ismini, kurucusu bonkie bongaerts’ten alır. (bonkie bongaerts).grup, 1975 yılında van kwaad tot erger isimli ilk albümünü kaydetti. kısa süre içerisinde ülke çapında tanınan grup, belçika’yı da içine alan turlara başladı. grup zeven dagen lang(yedi gün boyunca) şarkısıyla şaşırtıcı bir şekilde avrupa listelerinde üst sıralara yerleşti. 1976 tarihli voor god en vaderland isimli albüm; feminizm, ırkçılık, dayanışma ve militarizm konularına değiniyordu. yaptığı politik şarkılarla (eski) “doğu almanya”nın da dikkatini çeken grup daha sonra bu ülkeye bir dizi konser vermesi için davet edildi. grubun “batı almanya”da yaptığı kimi konserlerde şarkılarını hollandacadışında almanca da seslendirmesi isteniyordu. grup bunun üzerine 1980 yılından başlayarak almanca albümler de yaptı. zeven dagen lang‘ın almanca versiyonu da orijinali kadar ilgi çekmeyi başarmıştı. grubun albümleri aynı yıllarda yarım milyona yakın satıyordu.

 
80’lerin başında içinde kurucu ekipten kimsenin kalmadığı grup; politik taraflılığını sürdürdü, pek çok ücretsiz “barış” ve antifa etkinliğine katılarak bu etkinliklerde yüz binlerce dinleyiciye seslendi. 90’larla birlikte etkisini yitiren grup hala kimi etkinliklerde boy göstermektedir.diskografi:

van kwaad tot erger (1975)
voor god en vaderland (1976)
wie zwijgt stemt toe (1978)
je voelt pas nattigheid als je droog komt te staan (1980)
aufstehn (1980)
entrüstung (1981)
bots 1975-1980 (1982)
schön krank (1983)
lass die sterne stehen (1986)
original tapes (1988)
paradijs (1990)
zeven dagen lang (2000)
botsproeven (2005)

Grup Yorum

yorum, türkiye’de 1980 yılında gerçekleşen askeri darbeye ve sonrasında halka uygulanmaya çalışılan depolitizasyon ve sindirme politikalarına tepki amacıyla, 1985 yılında üniversite öğrencileri tarafından istanbul’da kuruldu. başlarda, ruhi su,mahzuni şerifinti illimanivictor jaraquilapayun vetheodorakis‘ten etkilenen grup, doğduğu coğrafya olan anadolu topraklarının ve onun üzerinde yaşayan halkların sesini, devrimci-sosyalist bir müzik anlayışıyla duyurmaya başladı. yorum, kısa süre içerisinde muhalif duyarlılığın, haklar ve özgürlükler mücadelesinin vazgeçilmez bir ismi oldu.

1987’den başlayarak hemen her yıl bir albüm çıkaran, türkiye’de ve avrupa’da her yıl onlarca büyük konser veren grup, bunun dışında yüzlerce kitle eylemine, sokak gösterisine, greve, fabrika ve üniversite işgaline katıldı. grup üyeleri bu örgütlü-devrimci-eylemci yapı ve müziklerinin içerik ve sunumundaki muhalif çizgi nedeniyle pek çok gözaltı, tutuklama ve yasaklama ile karşılaştı. güvenlik güçleri tarafından cd ve kasetleri dahi kurşunlanan grubun pek çok üyesi, onlarca kez işkence gördü, on yıllara varan hapis cezaları aldı. bütün bunlar, grubun çalışmalarını ve ilerleyişini durduramadı.

yorum, türkçe dışında, anadolu’da konuşulan kürtçearapçaçerkesçe dillerinde de şarkılar söylüyor… bu dillerin özgürleştirilmesi mücadelesine katılıyor.
 
anti-faşist ve anti-emperyalist mücadele, hapishane katliamları, doğal afetlerin yarattığı yıkımlar, emperyalist savaşlar, ölümler, aşk, erdem ve özgür bir dünyaya duyulan özlem gibi konular grubun şarkı sözlerini şekillendiriyor. grup, gerek ülke ve dünya gündemine bağlı, gerek kendi iç dinamikleri ile uyumlu olarak gelişim gösteren müzikal yapısıyla, içerdiği zenginlikler ve renkleri çoğaltıp kapsayıcılığını artırırken, ana çizgisini bozmuyor; artık kendisiyle özdeşleşen “yorum tarzı” da pek çok yeni müzisyene ve gruba öncülük ediyor. yorum, müziğinde meybağlamakaval gibi yerel çalgıların yanı sıra, başta gitar olmak üzere keman ve obua gibi pek çok yerel olmayan çalgıyı da kullanıyor. solo ve koro vokallerin baskın olduğu müziğinde, sağlam ritim kompozisyonlarına ve akıcı ezgilere yaslanıyor. folk-rock olarak değerlendirilebilecek bu müzik; ülkenin yerel folk şarkılarından akdeniz ezgilerine, latin amerikalı marşlardan ‘rock’a kadar tınılar barındırıyor.

gerek yaptığı müzik, gerek üstlendiği görev ve taşıdığı sorumlulukla, pek çok konuda bir ilk olan, bütün yasaklara rağmen her yıl yüz binlerce dinleyicisiyle buluşmayı başaran, albümleri seri halinde satmaya devam eden, hakkında araştırma yazıları ve kitaplar yayımlanan, basının “hapishane şarkıcıları” ve “kar makinası” ismini taktığı yorum; dünya devrimci müziğinin önemli isimlerinden biri olarak umutlu şarkılar söylemeye devam ediyor.

Ali Ekber Çiçek

“on dört bin yıl gezdim divanelikte
sıtk-ı ismin buldum pervanelikte
içtim şarabını mestanelikte
kırkların ceminde dara düş oldum”

artık bir derviş daha yok

geleneğin son temsilcilerinden bir halk ozanını daha ölümsüzlüğe uğurladık. “haydar haydar“ın o güçlü sesi artık aramızda değil. aslında acıyı ve sevgiyi, özlemi ve kavuşmayı, geleneğin izinde, son nefesine kadar temsil eden ali ekber çiçek’i türküleri anlatıyor zaten; benim yapmaya çalışacağım yalnızca gözlem ve belgelere dayanarak onu yorumlamaya çalışmak olacak.

ali ekber çiçek’in yaşamı

ali ekber çiçek 1935 yılında erzincan‘a bağlı ulalar köyünde doğdu. yoksul bir alevi ailesindendi. henüz dört yaşındayken daha sonraki yıllarda yaşamını ve doğal olarak da sanatını etkileyecek büyük bir acıyla tanıştı. babası 1939 yılında erzincan depremi sırasında hayatını kaybetti. yoksulluğun üzerine babasızlığın da eklenmesiyle çiçek, küçük yaşta çiftçilik yapmaya başladı. yoksulluk, ilkokuldan sonra eğitiminin kesilmesine de neden oldu. çiçek, toprakla iç içe geçen yaşamı sürerken katıldığı cemtoplantılarında bağlama ve alevi deyişleriyle tanıştı. bu tanışma onu tanımamıza kadar geçecek sürecin ilk büyük halkası olacaktı.
çiçek, bu dönemi şu şekilde ifade eder:

“ilk sazı elime bir ‘cem’de teslim ettiler. beş yaşındaydım. dedeler, hemen anladılar bu eli perdelere tam ulaşamayan çocukta bir şeyler olduğunu. o zamanın ünlü pirlerinden potik ismail dede ve eyüp dede bana çok yardımcı oldular, usulleri öğrettiler.”
“benim dedem bağlama çalardı. köyüm yetmiş beş haneydi, belki kırkının evinde bağlama vardı. ben onlardan ilham aldım. üç yaşında iki parmağımla onların masasında saz çalıyordum. dokuz yaşımdayken, altmış yaşındaki dede kadar bağlama çalıyordum.”

köyünde aldığı bu eğitimin ardından yoksulluğun da zorlamasıyla bağlamasını alıp dokuz yaşında istanbul’a gitti. akrabalarını bulamadı, bir iş hanına sığındı, çeşitli işlerde çalıştı. ozan o günleri şu şekilde dile getirir:

“mevsimlerden yazdı, bir kerevetin üstünde sabahlıyordum. her gece allah’a ‘bu gece üstüme yorgan örtecek misin?’ diye sorardım.”

bir süre sonra müzisyen olan halası saime senan‘ı buldu. cağaloğlu’ndaki halkevinde bağlama çalmaya başladı. iki yıl orada çaldıktan sonra halasının aracılığı ile ankara’da muzaffer sarısözen ile tanıştı. muzaffer sarısözen tarafından beğenilen çiçek, çocuk yaşına rağmen yurttan sesler korosu‘na katıldı. sarısözen’in desteği ile radyoda on iki yaşında deyişler okumaya başladı. “benden selam söyle o güzel şaha” isimli deyiş türkiye radyolarında söylenen ilk alevi deyişi olma özelliğine sahiptir. o yıllarda radyolarda deyiş okunması yasaktı. bu yasağın nasıl delindiğini çiçek şu şekilde anlatır:

“o dönemde, hacı taşan çok ünlüydü. sarısözen’e demiş ki: ‘ben de aleviyim. bu deyişleri bana niye okutmuyorsun?’ sarısözen, ‘işte sorun da burada. senin alevi olduğun biliniyor. bu çocuk da alevi ama henüz on iki yaşında. sana söyletsem ‘alevi-sünni ayrımı yapıyorsun’ diyecekler ama ali ekber için onlara ‘bakın ben 38 yaşındaki hacı taşan’a bozlak okutuyorum. ama bu çocuk köyünde ne duyduysa onu öğrenmiş. biz de onu çaldırıyoruz’ diyeceğim.”

alevi deyişlerini tüm türkiye’ye küçük ama tok sesi ile duyuran çiçek, türküleri yorumluyor, yeni türküler derliyor, radyodaki yerini de sağlamlaştırıyordu. “kara tren gelmez m’ola“, “gurbet elde geldi bir hal başıma” o dönemde seslendirdiği türkülerdendi. ankara radyosu‘nun ardından 1960 yılındaistanbul radyosu‘nda çalışmaya başladı ve bu kurumdan yıllarca ayrılmadı.
otuz beş yılı aşkın bir sürede dört yüzün üzerinde türkü derledi, besteledi, seslendirdi. onlarca plak, kaset, cd doldurdu. türkiye dışında pek çok ülkede konserler, üniversitelerde seminerler verdi. türküleri geniş kitlelere ulaştırabilmek için çalıştı. “derdim çoktur hangisine yanayım“, “el vurup yaremi incitme tabip“, “ağlama gözlerim“, “yolumuz gurbete düştü“, “aşka tuzak gerekmez“, “kişi sevdiğini gönülde bulsa“, “hazin hazin esen seher yelleri” ve “haydar haydar” en bilinen türküleri arasındadır.

ali ekber çiçek, 26 nisan 2006 tarihinde aramızdan ayrıldı. uzun süredir şeker hastalığı tedavisi görüyordu.

ali ekber çiçek’in yaşam ve sanat anlayışı

türküler, yayıldığı alanlarda, toplumların, ruh durumundan felsefi görüşlerine varıncaya kadar çok yönlü bir özeti durumundadır. doğruluğu yanlışlığı, günün değerleriyle arasındaki ilişki bir yana, birçok konuda önemli bulgular taşır. zengin-yoksul çelişkisi, inanç farklılığı, savaş ya da aşk öyküsü anlatan bir türkünün anlamı yalnızca içinde barındırdığı sözlerle sınırlı değildir. ali ekber çiçek’in felsefesi de bu gerçekten bağımsız olmamıştır.
çiçek’in doğduğu ve çocukluğunun bir kısmını geçirdiği erzincan, aşık geleneğinin sürdürüldüğü önemli bölgeler içindedir. arguvanve erzurumarasındaki bu bölgenin çiçek’i etkilediği açıktır.
ali ekber çiçek bir deyiş ustasıdır, alevidir. cemlerde büyümüş, aleviliğin kulaktan kulağa fısıldandığı bir dönemde yetişmiş, yetiştirilmiştir. halk ozanlığının, aşıklığın temel kurallarından birisi çırak yetiştirmektir. çiçek’e de bu uygulanmıştır. bu yüzden kişiliğine ve sanatına yön veren de bu dönemde aldığı terbiye ve usul olmuştur. bu tutulan yol, son anına kadar kıskançlıkla sahiplenilmiş, yoldan çıkmaktan da özenle kaçınılmıştır. bu yolda çiçek’in en iyi arkadaşı bağlaması olmuştur: “işte sazım bana böyle mürşitlik (doğru yolu gösteren, rehber ‚Äìbn‚Äì) ediyor” der bunu ifade ederken. çiçek küçükken aldığı eğitimin kendisi üzerindeki etkisini şu şekilde açıklamıştır:

“üç yaşında kucağımda saz olduğunu söylerler. ben eski rüştiye‘yi bitiren profesörlerin, dedelerin sohbetlerinde büyüdüm. çocukken beyninize kaydettiğiniz bilgiler, yani o felsefe, sonradan bir çiçek gibi, bir çim gibi büyüyor. o tasavvuf ehli, kamil kişilerin sohbetlerinde büyüdüğüm için, onların bütün felsefesini ben sonradan sazıma taşıdım. anamdan sonra sazım beni doğurdu.”

çiçek’in türkülerinde ağır basan yan dinsel öğelerdir. fakat onu dinlerken feyzullah çınar‘daki ağır dinselliği bulmayız pek. çiçek, sadedir. bununla birlikte çiçek’te mahzuni şerif‘teki açık politik söylem görülmez. burada da gelenekçi yanın ağır bastığını düşünüyorum. mahzuni şerif, bu yanıyla geleneğin kalıplarını kıran bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. bütün bunlara rağmen ali ekber çiçek’te, aşık veysel‘deki gibi politikadan uzak duran, devletçi bir özellik olmamıştır. çiçek’in tavrı belirgindir; sorun diye adlandırdığımız şey belki de sadece türkülerinde seçtiği ifadelerdir. politik tercihini şu şekilde ifade eder ozan:

“dünyada nerede bir rahatsızlık varsa, sanatçı ondan rahatsız olur. tüm dünyayı teneffüs eder sanatçı. dünyadan, insandan, tabiattan ayrı değiliz.”

bu yüzden, alevi kimliğini gizlemediği ve yer yer iktidarları taşladığı için dikkat çekmiş, sansürle boğuşmuş, bu mücadeleden alnının akıyla çıkmayı da bilmiştir. sansürle karşılaşmasını ve bu baskıya karşı tavrını da şu şekilde anlatmıştır:

“bu memlekette yaşayıp da o canavarla (sansürle ‚Äìbn-) karşılaşmamak mümkün mü? sanıyorum 1969 senesi. süleyman demirel başbakan. ben o sıralarda sevilen bir türkü var onu okuyorum: ‘hüseyin’im yeşil giyer eynine / hiçbir hile getirmezdi göynüne / kurdu kuşu lütfeylemiş kendine / mülke de süleyman ne güzel uymuş…’ başbakan yardımcısı radyoyu arayıp ‘süleyman’la ilgili kısmı çıkarın türküden’ demiş. ‘demirel ne zaman padişah oldu?’ dedim ve türküden bir kelime bile çıkarılırsa çekip gideceğimi söyledim. çıkarmadılar.”
“bir de 12 mart döneminde bir türkümden ali‘yi çıkarmak istediler. o türkü de şöyle: ‘ali’nin sırrına ereyim dersen / bir mürşid-i kamil bulanlar gelsin / gönül kabe olmuş hem beytullahtır / ol bahr-i ummana dalanlar gelsin…’ söylesenize allah aşkına bu türküden ali’yi çıkarırsanız geriye ne kalır?”

insanı ve yaşamı ilgilendiren pek çok şeyi bulmak mümkündür onun türkülerinde ve konuşmalarında. çiçek, insan için vardır. bütün çalışmaları insan ve onun mutluluğu içindir. söyledikleri bu yanıyla öğüt niteliğindedir. sanatının diğer pek çok alevi ozanda da rastlanıldığı gibi didaktik, öğretici bir yanı olduğu açıktır. zalime karşı dikilmeyi, namuslu yaşamayı, yalan söylememeyi öğütleyip insanın bütün erdemli özelliklerine sahip çıkarken; cahilliği, zorbalığı, ikiyüzlülüğü yermiştir. yaşamı boyunca dinsel ayrımcılığın karşısında olmuş, insanı sevmiştir:

“(…) ben insan ayırımı yapmam. sazımı aldığımda yedi milyar insanla yekvücut olurum. otuz yıl önceydi.eyüp camii‘nin imamının benimle tanışmak istediğini söylediler. baktım ki ümran görmüş, cehaleti yenmiş, olmuş bir adam, sevdim onu. beni evine çağırdı. karısının, kızlarının başı kapalı. o ulu imam bir rakı koydu sofraya. ‘bu senin için ali baba.’ dedi. ben yedim, içtim, söyledim. ben rakıyla demlendim, onlar türküyle.”

ali ekber çiçek’in çalışmaları sonucu çok sayıda türkü ve deyiş trt’nin arşivine girerek yok olmaktan kurtulmuştur. sözlü ve müzikli alevi edebiyatı açısından bakıldığında çiçek’in yüklendiği bu görev büyük bir önem arz etmektedir. çiçek’in sorumluluk duygusu gelişkindir. bu çalışmayı zorluklar içerisinde neredeyse tek başına yürüten çiçek’in büyük bir işi başardığını görmekteyiz:

“aşkı, o felsefeyi hiçbir zaman maddiyata dökmedim. bir tane kızım var, ona ayakkabı alamadığımı bilirim. hep buna gönül verdim, gençliğe bir şeyler bırakmak için çabaladım. sanat adına şahsen kendi çabamla binin üzerinde derlem ve ezgi bıraktım. onun için çok mutluyum. (…) şunu demek istiyorum, insan işini severek yapmalı. yani bir ibadet gibi, bir sevgiliyi sever gibi yapsın. ben sazımı elime aldığım zaman seviyorum onu, okşuyorum bir sevgili gibi, böyle. hiçbir zaman maddeye önem vermedim. ben yirmi beş yılda, radyodan ayrılmış olsaydım, radyoevi gibi bir bina yapardım. izmir’de bir konser verdim, yetmiş bin kişi geldi. hem gençlik ali ekber’i seviyor, hem elli yaşının üstündekiler seviyor. çizgimi hiç bozmadan inancımla buralara geldim.”

sıkı sıkıya tutunduğu gelenekçiliği hem yaşam görüşüne hem de türküleri söyleyiş tekniğine kadar uzanmıştır:

“kendini kanıtlamış ve halk nazarında kabul görmüş eserlere yeniden yorum eklemeye gerek yok. ali ekber çiçek nasıl çalıp okuyorsa gençler ve ondan sonra gelenlerin de öyle okuması gerekiyor. bu tavrı yakalamaları gerekiyor. parçalarımdaki yorum zaten içinde vardır. tekrardan o parçalara yorum eklemeye gerek yok.

ali ekber çiçek deyince türküleri kadar bağlama çalış tekniğini de unutmamak gerekir. özellikle “haydar haydar“da en üst boyutuna ulaşan bu çalım biçimi, bağlamanın ne kadar geniş özelliklere sahip olduğunun da ispatı olmuştur. bu türküde öne çıkan bu tavır daha sonra pek çok sanatçıyı etkilemeyi başarmıştır. çiçek, bu türkünün çalımı üzerinde üç yıl bıkmadan çalıştığını, genç kuşakları “emek harcamadıkları” şeklinde eleştirirken dile getirir.

çiçek’in türkülerinde ağırlık taşıyan bir başka yan gurbetlik ve sıla özlemidir. üretim ve gelir dağılımındaki dengesizlikler nedeniyle gurbet gerçeğini çok iyi bilen bir halka, yine gurbetin ne olduğunu en az onlar kadar bilen bir ozandan daha yakın birisi olabilir mi? “ağlama gözlerim” ve “yolumuz gurbete düştü” gurbet anlatımının en başarılı örnekleri olarak karşımızda duruyor.

ali ekber çiçek’te öne çıkan bir başka yan da hüzündür. hüznün türküye dönüşmüş halini en çok onun sesinden duyarız. haksızlığın, sevgisizliğin yarattığı, dertlerin ezdiği bu halk çiçek’in “derdim çoktur hangisine yanayım” ya da “el vurup yaremi incitme tabip” gibi türkülerinde kendini bulmuştur. çiçek, halkın acısını ete kemiğe büründürmüştür. o, bu halkın sesidir.

son söz yerine

ali ekber çiçek’in yaşamı, insanın başının dik durması gerekliliğinin özetidir. sevginin özetidir. yoksul bir yaşamdan gelmiş, yoksul yaşamıştır. gücünü kendi gerçeğinden ve inancından almıştır. son günlerinde bile ayakta duramayacak kadar zayıf ve bitkinken çıktığı sahnede, bağlamasıyla birlikte devleştiğinin tanıkları aramızda bulunuyor. çiçek emekçidir ve aynı zamanda emeğin değerinin ne olduğunu türküleriyle bize anlatmayı başarmış bir ulu derviştir. önünde saygıyla eğilirken son sözü kendisine bırakıyorum:

“gerçekleri göstermek, gerçeğe kavuşmak ve gerçeği olduğu gibi insanlara anlatmak için çalışmış bir insanım. cahilden uzak, kamile yakın oldum; büyüklerime saygı ile küçüklerime sevgiyle yaklaştım. konuşulan her kelamı ibadet gibi dinledim, kimseyi acizlik ve bilgisizlikle itham etmedim… bu icraatım boyunca hiçbir maddi menfaat sağlamadan, insanların duygularını sömürmek gibi bir yanlışlığa meydan vermedim.”

kaynakça:
kömür gözlüm, bekir karadeniz, 1999.
ali ekber çiçek ile röportaj, serkan taşkın, anadolu ajansı, 2005
ali ekber çiçek ile röportaj, aynur çelikcan, trt radyo televizyon dergisi, ocak 2006
sazımı elime aldığımda bütün dünyayla yekvücut olurum, ersin kalkan, hürriyet, 2005

Quilapayun

şilili muhalif müzik grubu. yeni şarkı hareketinin temsilcilerindendir. adını 1966 yılında victor jara ile müzik yaparak duyurdu. 1973 şili darbesi’ne kadar şili’de ‘devrimci müzik’ ve toplumsal mücadelerden kopmadan uğraş verdiler. darbeden sonra avrupa’ya giden grup yıllar boyu yankılar uyandırmaya devam etti.grup ilk albümünü de quilapayun adıyla 1966 yılında yayımladı. şili’nin süreç içerisinde en radikal, en yaratıcı gruplarından biriydi. ardından gelen por vietnamve basta adlı ilgi gören iki albümleri daha yayımlandı. 1970’de iktidara gelen unidad popular (birleşik halk cephesi, halkın birliği) içerisinde müzik ve politika adına büyük uğraşlar veren grup and dağları’nın müziklerinden, folklorik çeşitlilikten kıyasıya yararlandı. işçi, köylü ve ezilen sınıfların duyarlılığını şarkılarına belki de en çok militan bir grup durumunda oldular hep. 1970 sonrasında sosyalist bir kültürün şekillenmesi serüveninde büyük görevler üstlendiler.

grup, şarkı ve türküler kadar, repertuvarına koyduğu kendilerine ait ve uluslararası devrimci marşlarla da hep ilgi çekti. ama müzikal incelikleri, düzenlemedeki özenleriyle ilgi odağı olmayı sürdürdü.inti illimani kültürel anlamda daha derin bir müzik kaynağını simgelerken; quilapayun aynı kültürel tavra yaslansa da radikal, politik bir söylemi daha ön planda tutar.

Aşık Veysel

halk ozanı. halk müziği ve edebiyatıyla ilgili hemen herkesin aşık veysel‘le gerek maddi, gerekse manevi bir ilişkisi vardır. çünkü kendisi, edebiyata kazandırdığı şiirler, müziğe kazandırdığı ezgilerle aşık geleneğinin en önemli isimlerinden birisidir.

aşık veysel (şatıroğlu), 1894 yılında sivas’a bağlı şarkışla ilçesinin sivrialan köyünde dünyaya geldi. annesi gülizar’ın, veysel’i meraya koyun sağmaya giderken yol üzerinde doğurduğu söylenir. yedi yaşında yakalandığı çiçek hastalığı nedeniyle sol gözünü kaybeden veysel, kısa bir süre sonra bir kaza sonucu sağ gözünü de kaybetti. geçimini zorlukla sağlayana bir köylü ailesinin çocuğuydu ve ailenin tedavi için olanakları yoktu. başka çaresi olmayan babası, iki gözünü de kaybeden veysel’i avutmak için ona halk ozanlarından şiirler okumaya başladı. veysel, karacoğlan‘ı, yunus emre‘yi, emrah‘ı ve dertli‘ye çok sevdi. dönem dönem sivas’ın yerel halk ozanları, veysel’in evine konuk olup ona türküler de söylemişti. kısa süre sonra veysel bir saz sahibi oldu. ilk derslerini kendi yöresinin aşıklarından çamşıhlı ali vemolla hüseyin‘den aldı. çalıp söylemeye başladı. büyüdü, evlendi iki ayrı eşinden birçok çocuğu oldu. gözleri görmediği için askere alınmadı. veysel, kurtuluş savaşı‘nda yer alamayışına çok üzüldü ve bu üzüntüyü uzun yıllar üzerinden atamadı.

bir aşık bayramında tanıştığı şair ahmet kutsi tecer‘in yardımıyla şiirleri ülke genelinde tanınmaya başladı. 1933 yılında köyünden çıkıp bütün türkiye’yi dolaştı. köy enstitülerinde bağlama ve halk türküleri dersleri verdi. burada daha sonra ülkenin kültür yaşamına damgasını vuracak bir aydın ve sanatçıyla tanıştı. onların yardımıyla şiirini geliştirdi. radyo ve televizyon programlarına katıldı. plaklar doldurdu. kendinden sonra gelen pek çok sanatçıyı etkiledi, onlarla tanıştı, bildiklerini anlattı. bunların arasında mahzuni şeriffikret kızılok ve esin afşar başta gelmektedir.

veysel, bütün bunların yanı sıra toprağa bağlılığını sürdürdü. tek bir meyve ağacı bile olmayan köyünde ilk meyve bahçesini o yetiştirdi. yetmiş yıl karanlık bir dünyada yaşadıktan sonra akciğer kanseri nedeniyle 21 mart 1973’te yine kendi köyünde aramızdan ayrıldı.

aşık veysel’in kısa hayat öyküsü bu şekildedir. geleneksel halk müziğimizde önemli bir yere sahip olan veysel, şiirlerinde sade bir türkçe kullanır, tekniği de gösterişsizdir. 40 yaşında şiir (deyiş) söylemeye başlamış bir halk sanatçısı olarak geleneksel şiir kalıplarının dışına hiçbir zaman çıkmamıştır. elbette onun aşık tarzı şiir geleneğinin dışına çıkması da beklenemez. zira o köy çevresinin kültür dokusu etrafından oluşan değerlerden beslenmektedir. veysel’de halk şiiri geleneğinde çarpıcı örneklerine çok sık rastlamadığımız bir “toprak” teması vardır. köyün, köylünün, kır toplumunun en fazla önemsediği ve yaşamını bağladığı toprak, veysel’in şiirinde -o güne kadar hiç ele alınmamış bir biçimde- irdelenmiştir. bunun dışında şiirlerinde yaşama sevinci öne çıkar. köy kültürünün temel unsurlarını ele aldığı şiirlerdeki lirizm, sadelik, içtenlik ve güçlü anlatım hemen hissedilir. kır kültürü onun şiirlerinde zeki ve çevik inceliklerle betimlenir. ancak aynı anlatım gücünü, ideolojik-toplumsal şiirlerinde bulmak zordur. bu deyişlerdeki anlatımda, bir zorlama vardır. yine de, devrimlerin ışığında çalışmanın, fabrikalar açmanın, enstitüler kurmanın, barajlar tesis etmenin yararlarını anlatmıştır çünkü bu yola inanmıştır. böylesi çağdaş temaları geleneksel şiir kalıplarının dışına çıkmadan anlatabilmiştir. veysel’in sözleri ister sert, ister yumuşak, ister coşkun, ister durağan olsun, içindeki duygusallık ve iyi niyet daima dizelere yansır.

veysel, gelenektir ama aynı zamanda yenidir. alevi kültüründe yetişmesine, babasının tekke geleneğine bağlı olmasına rağmen diğer tüm alevi ozanlarda görüldüğü gibi “duaz-ı imam“ı söylememiştir. tek bir şiirinde “şah“, “on iki imam” sözcükleri geçmez. oysa çıktığı, gezip dolaştığı köylerin büyük çoğunluğu alevi köyüdür. kendi köyü de alevi-bektaşi inanç ve kültürüne mensup bir türkmen köyüdür. bildiğimiz kadarıyla bir tekke eğitimi de almamıştır. küçük yaşlarında ona saz öğreten ustasından başka, aşıklık mesleğini öğrendiği bir başka ustası yoktur. dini şekilciliğin baskısına dayanması ve bu şekilciliği kırmaya çalışması belirgin özelliklerindendir. inançlı bir insandır. allah’ın varlığını ve birliğini deyişlerinde sürekli tekrarlar ama bunun yanı sıra allah ile samimi, senli benlidir. bu yanıyla bektaşi geleneğine bağlıdır. o, anadolu’nun ortasındaki bir köyde, kendi sosyal çevresinin oluşturduğu şartlar ve iç dünyasının yönlendirmesiyle yetişmiş bir köylü aşıktır.

benzerlerinden farklılıklar gösterse de geleneğe bağlı bir ozandır. enver gökçe, veysel’in bu özelliğini şu şekilde tanımlıyor: “halk şairlerimizin eserlerinde ortak özellikler olan saz-söz ayrılmazlığı klasik doğu edebiyatının estetiğinde önemli bir yer tutan idealizm eğilimi ve bu eğilimin halk şiirinde işleyen mücerretlik özelliği aşık veysel’in sanatında da egemen unsurlardır. kısaca aşık veysel, tabiatı duyuşu, duyarlılığı, dini bir zümreye bağlı egemen bir karakteri olmamasına rağmen mistik tarafları, kainat, varlık, yaratılış anlayışı ile geleneğe bağlı bir saz şairidir.”

veysel’in eserlerinde yaslandığı köy-kasaba kültürünün etkisi nedeniyle kırsal kesimin kaderci dünya görüşü hakimdir. bunda, çocukluğunda yaşadığı olumsuzlukların sanatçıda yarattığı küskünlüğün de etkisi olduğu kabul edilebilir. her sanatçının yarattığı eserleri onun yaşadığı maddi yaşam koşulları belirler. tarıma dayalı bir ekonominin geçerli olduğu, savaştan yeni çıkan bir ülkenin yaşadıkları, bunun yanı sıra eğitim gibi etkenlerin düşüklüğü düşünülürse veysel’i biçimlendiren sosyal çevre daha iyi anlaşılabilir. fakat veysel, şiirlerinde kendi yaşadığı acıların nedenini daha çok feleğe bağlar, kadercidir. yaşam felsefesi bütün iyi niyetli, babacan insanlarımız gibi, çalışmayı öğütlemektir. bir insan geleneklerine bağlı kalmalıdır. sevgiye, hoşgörüye ve insanın yaratıcı gücüne dayanan bir inanca sahiptir. insanlar arasındaki ya da sınıflar arasında çatışmalara hoşgörü ile bakar. zaman zaman umutsuzluk ve hiçlik duygusuna kapılır ama bir yandan da yaşama sarılmayı elden bırakmaz.

aşık veysel, köyünden çıktıktan sonra devlet ile daima iyi ilişkiler içerisine girmiştir. atatürk devrimlerine sıkı sıkıya bağlı bir aşıktır. atatürk’ün gösterdiği hedeflere ulaşmanın ve bu uğurda çalışmanın en büyük erdem olduğunu düşünmektedir. 1940’ı yılların tek partili iktidarı süresince yaşamının en hareketli dönemini yaşamıştır. aşıklık mesleği bakımından da en parlak dönemi bu dönemdir. yaşamı boyunca gerek chp‘nin üst düzey yetkililerinin ve aydınların, gerekse partinin en çok önem verdiği köy enstitüleri‘nin daima yanında yer almıştır. 1950 yılından sonra gelişen olaylar veysel’i enstitülerden kopardığı gibi devlet ve hükümet erkanıyla ilişkilerinde de kopmalara sebep olmuştur. o’na göre demokrat parti, atatürk devrimlerinin yolundan ayrılmış bir partidir. onun dp ile partinin de onunla ilişkileri hiçbir zaman sıcak olamamıştır. dolayısıyla 1950’li yılları daha çok köyünde geçirmiştir. buna karşın dp iktidarı veysel’i rahat bırakmaz. köyünden, ovasından dışarı çıkması yasaklanan veysel’in çalıp söylemesi de yasaklanmıştır. sivas valisi tarafından dp’ye kaydolması için kendisine baskı yapılır fakat veysel bunu kabul etmez. sazının jandarmalar tarafından yakıldığı söylenir.

nejat birdoğan, veysel’in dünya görüşünü şu şekilde açıklıyor: “kimi şiirinde veysel’i düşünce olarak coşkulu, ozan olarak henüz yetersiz buluruz. aslında bu tür şiirlerinin daha sonrakilerinde bile bir ozandan çok bir toplum eğitmeni veysel’i görürüz. bu çalışmalarında veysel cumhuriyetin korunmasında ve ulus bütünlüğüne yardımcı olarak şiiri bir araç gibi görür. davranışlarında da böyledir. düşünce olarak tertemiz bir adamın eylemlerinde de namuslu, çalışkan olduğu ve özellikle doğru tanılara başvurduğu gözlenir. kızılırmak üzerinde kaplan deresi köprüsü’nü köy köy dolaşıp para toplayarak yaptırması ondaki bu sorumluluğun bir göstergesidir. ama bize kalırsa veysel’de en olgun şiirler, insanı ve insanla ilgili öğeleri konu alan şiirlerdir. bu deyişlerde veysel, insanın kaynağından başlayarak bir gövdede canlanmasını, bu süre içerisinde nasıl çalışması, nasıl davranması gerektiğini ve bu yolun sonunda gene kaynağına dönmesini anlatır. bir başka tanımla tasavvuf ozanı veysel vardır bu deyişlerde. bağlı olduğu inancın ıssız bir anadolu köyünde kendisine aşıladığı bu duygular, veysel’de gönül gözü ile geliştirilmiş, veysel aleviliğin büyük sırrını gönlünde çözmüştür.”

şiirlerinde köy ve çevresinin sosyal yaşamına ilişkin örneklere bolca yer vermektedir. bunu bazen daha ileri götürerek ülke genelinde köyü ve köylüyü temel alan düşüncelerini açıklar. fakat tüm bu olayları işleyen şiirlerinde, yöneten ve yönetilen arasındaki çelişkiye dair eleştirel bir yön bulmak çok zordur. kendisinin gelişmesinde, tanınmasında, sesinin ve sözünün yaygınlaşmasında büyük katkısı olan halkevleri, köy enstitüleri gibi kurumlara karşı veysel, yaşadıkları sürece sahip çıkmış, övgüler dizmiştir ama bu kurumlar kapatılınca pek oralı olmamış, tepki göstermemiştir. en büyük zaaflarından birisi budur.

hakkında çok değişik değerlendirmeler yapılmıştır. halk araştırmacısı cahit öztelli, veysel’i “sanat gücü zayıf, şişirilmiş bir balon” olarak niteler. devletçi aydınlar, veysel’i diğer saz şairleri gibi marksizm‘e kapılmadığı için överler. saz şairleri de çağdaşları olan veysel’i eleştiren pek çok açıklamada bulunmuş, onu yeren şarkılar yapmışlardır. onların gözünde veysel “dikene elini sürmeyen, ‘ver benim hakkımı’ demeyen, sömürücülere ‘dur’ demeyen, sazıyla sözüyle ‘zalimin başına vurmayan'” bir ozandır. insanların kardeşçe yaşamasını, din, dil, ırk, mezhep ayrımlarının yapılmamasını ister. yeni dünya düzeni, uluslararası politik ve ekonomik dengeler, bildiği olduğu konular değildir. çalışmayla, inançla, okumakla pek çok şeyin hallolacağını düşünür.

aşık veysel halk kültürümüzün büyük bir değeridir, bu yadsınamayacak bir gerçek olarak önümüzde duruyor. kusurları, hataları, bizi rahatsız eden pek çok yanı olmuştur ve bunlar yüzünden kanımca hiçbir zaman gözümüzde öğrencisi mahzuni şerif kadar büyük olamayacaktır. “uzun ince bir yoldayım“, “kara toprak” ve daha niceleri yıllarca dilimizden düşmeyecek ama kendisine karşı göstereceğimiz sevgi her zaman bir burukluk taşıyacaktır.

“her kim ki bu sırra olursa mazhar
bırakır dünyaya ölmez bir eser”