Caetano Veloso

60’lı yıllarda etkin olan brezilya kökenli tropicalismo akımının yaratıcılarından, müzisyen. veloso birbirinden etkili şarkılarıyla tanınmış politik bir şarkı yazarıdır. batı dünyasının hippi hareketinden feyz alarak, sisteme karşı duygu yüklü isyanı simgeleyen şarkılar yazmıştır. şarkıları ve müziği kısa bir süre sonra bir isyan bayrağına dönüşmüş, askeri yönetimin hedefi olmuştur. veloso, gilberto gil ile birlikte 1968 yılında tutuklanır. şarkıcının alegria alegria şarkısı dönemin isyan bildirgesine dönüşür, brezilya kültürünün bir ikonu haline gelir. 1969’da diktatörlür velosa ve gil’i londra’ya sürgüne gönderir. sanatçılar 1972 yılında evlerine dönebilirler. veloso’nun ilk albümü londra’da yayımlanır.

veloso isyan ruhunu bugünlere taşıyabilen ve albümleri hala satan bir müzisyen durumundadır. şiir kitaplarına da sahiptir. yönetmenlik ve ressamlık gibi başka yetenekleri de bulunmaktadır. şarkı sözlerindeki karamsar, eleştirel yan, kendine özgü bir imge dünyasıyla biçimlenir. politik tavrıyla aşk şarkılarının iç içe var olduğu etkili şarkılara sahiptir.

Atahualpa Yupanqui

arjantinli müzisyen. yeni şarkı hareketinin kurucularından. hayatını kendi kıtasının yerlilerinin müzikal ve politik haklarına adamış efsane bir şarkıcıdır. arjantin iktidarları tarafından baskı görünce uzun yıllar avrupa’da yaşamış, seksendört yaşında paris’te yaşamını kaybetmiştir.şarkıcının kendi adını da bu yerli halkın isimlerinden aldığı söylenir. şarkılarının çoğu, yerli halkın sert kır hayatının acımasız koşullarını konu alır.yaslandığı şarkı formlarının, colombus‘un amerika’yı keşfedişinin bile öncelerine yaslandığı söylenir. şarkıcı, besteci ve gitarist kimliğinin yanı sıra önemli bir yazar ve derlemecidir de. gençliğinde arjantin’in kuzeydoğusundaki altiplano bölgesinin yerel kültürlerini ve müziğini araştırmıştır.

1950 yılında paris’te edith piaf‘la sahneye çıkmıştır.

başta ülkesi arjantin ve latin amerika müzik dünyası içinde bir efsane olarak kabul edilir. yoksul yerli halkın istemleri, ihtiyaçları, duyarlılığı ve bozulmamış müziklerini şarkılara dönüştürmeyi başarmıştır. başta arjantinliler olmak üzere, geleceğin birçok latin amerikalı yeni şarkıcısının öncülerinden, hocalarından biri olarak kabul edilir. sömürgeciliğe karşı müzikal, toplumsal, yöresel bir muhalefeti işaret ederek, baskı düzenleriyle kendi içselliğiyle hesaplaşan bir sanatçı durumundadır.yerlilerin geleneksel müziklerini hiç bozmadan gitarıyla ve şarkı söyleme stiliyle, özel bir ekolü, çizgiyi temsil ettiği söylenebilir. yeni şarkıcıların köklerinin, politik tavrının biçimlenişinde en kıdemli ustalardan biridir.

Carlos Puebla

kübalı müzisyen. hasta siemprenin yaratıcısı. yeni şarkı hareketinin kurucuları arasındadır. puebla; şarkıcı, gitarist, derlemeci ve araştırmacı özelliklerinin yanında doğrudan politik bir kimliği temsil eden ilk müzik adamı olarak kabul edilebilir. küba devrimi ve castro‘nun en büyük destekçisi durumundadır. castro için yazdığı y en eso illego fidel ve okuryazarın oğlu anlamına gelen el son de la alfebetizacion adlı şarkılar puebla’nın klasikleri arasındadır.müzikte, sol politik bir perspektifin biçimlenmesinde; aynı oranda da yaşadıkları adanın yerel ve folklorik müziklerinin önemi ve yenilenmesi konusunda küba’nın şarkıcı ve gitaristlerine ilk yol gösteren usta durumundadır.

onun che guevara için yazdığı hasta siempre adlı şarkı, devrimci müzik geleneğinin bir başyapıtı olmanın yanında, uluslararası popülariteyi de simgeler. politik ve araştırmacı özelliği kadar, kompozitör kimliği de çokça önem taşıdığından, devrimin ardındaki yıllarda altyapısı şekillenen yeni politik müziğin arka planında duran en önemli isim durumundadır.

Violeta Parra

şilili müzisyen. yeni şarkı akımının kurucularındandır. parra gerek bu müzik akımının tavır ve felsefesinin şekillenmesinde, gerekse politik/kültürel boyutunun oluşmasında en önemli role sahip şarkıcı durumundadır.parra inanılmaz bir araştırmacıdır. işe 1950 yılında şili kültürünü araştırmayla başlar. yoksul köylülerin içine girip söyleşiler ve kayıtlar yaparak, yazarak eski folk şarkılarının silinmesini önlemek, bu kaynakları derlemek, arşivlemek için kendini büyük bir mücadeleye adamıştır.

kır hayatının popüler şairleri kendisini çok etkilemiştir. and dağları‘nın yerli çalgılarını santiago‘ya taşımayı başarmıştır. bamboflüt ve charango‘yu kullanmıştır. kısa süre sonra yerli ve köylü halkların asıl kaynaklarının kovalayıcısı olarak yeni bir popüler sanat tavrının, felsefesinin gelişimini sağlayacaktır. parra sadece müzisyen değildir, aynı ölçüde ressam, heykeltraş ve çömlekçidir. nakış ve desen işleme sanatında da yetkindir.

bu çabalarının müzikteki yüzü, şili halk şarkılarına yeni, has bir inceliği ve ulusal temelde bir düşünsel yoğunluğu kazandırmasıdır.

1950’li yıllarda paris’e yerleşmiş, bu dönemde chansonlarla da ilgilenmiştir.şarkılarında kendine özgü bir halkçılık ve yenilikçilik vardır ama sıradan bir folk anlatımına yaslanmaz. çok çeşitli türlerde şarkılar yazan parra, şili’de toplumsal duyarlılığı ön planda olan her türden sanatçıyı etkilemiş, ‘popüler sanat’ın özgün yanlarını ortaya çıkarmış, ‘yeni şarkı‘nın biçimlenişini yönlendirmiştir.

Mazlum Çimen

1959 doğumlu, nesimi çimen‘in oğlu, çok yönlü sanatçı. devlet konservatuarı keman bölümüne girdi. dört yıl keman eğitiminden sonra aynı okulun bale bölümüne geçti. bu bölümden 1980-1981’ de mezun oldu. aynı yıl istanbul devlet opera ve balesi’nde bale sanatçısı olarak görev aldı ve halen aynı kısımda bale sanatçılığına devam etmektedir.soğuk geceler‘le antalya’da 1995 yılında antalya altın portakal ve adana altın koza ödüllerini, mem u zin‘le almanya genç akademisyenler ödülü’nü, yine mem u zin’le isviçre’de halk jürisi özendirme ödülü’nü, ışıklar sönmesin‘le 9. ankara film festivali’nde “en iyi özgün müzik” ödülünü aldı.

değil misin ve sen benden gittin gideli kanımca sanatçının en güzel şarkılarıdır.

müziğini yaptığı bazı filmler:

aysarı’nın zilleri
nazım hikmet belgeseli
68’den 6 mayıs’a
mem u zin
soğuk geceler
ışıklar sönmesin
büyük adam küçük aşk
gönlümdeki köşk olmasa

oyuncu olarak yer aldığı bazı filmler:gönlümdeki köşk olmasa
hoşçakal yarın

solo albümleri:

çimen türküleri (1995)
feryadı isyanım (2002)
çimen sesleri (2004)

Tropicalia

60’lı yılların politik ve poetik kimliğiyle sol toplumsal duyarlılığını simgeleyen brezilya kökenli müzik akımı. geleneksel müziklerle modern müziğin kesişme noktalarından filizlenmiştir. ama yeni şarkı‘ya oranla, bazı isim ve grupları pop, rock gibi batı müziği formlarından yararlanır. kaynaşımlarına bir ölçüde bu müziğin isyankar ruhunu da katar. bu politik çizginin ayırıcı yanlarından biri de, şarkı sözlerindeki poetik güçtür. şarkıların birçoğu polemikle doludur. şarkılar sade melodik dokularının yanında ağırlıklı ‘balad‘ karakterlidir. bolero‘lara da sıkça rastlanır.

brezilya’da, kıtanın tüm özgürleşme serüvenine rağmen, 1964 yılında askeri diktatörlük yönetimi ele geçirir. yoksul, işsiz bir emekçi yığının ağırlıkta olduğu bir ülkedir burası. ama o yıllar, ülkede işçi ve emekçi sınıfın tüm yoğunluğuna rağmen, politik bir gücü elinde tutma olanağı yoktur. ‘yeni şarkı’ ruhunu yeşerten, ama müzikleri bazı ölçülerde farklı karakterler taşıyan bir müzik çizgisi, bazı dönemler geniş kesimleri etkilemiştir.
tropicalismo bu süreçte yeşeren bir müzik hareketidir. en önemli temsilcileri veloso ve chico buarque‘dir. bu isimlere kısmen gilberto gil‘i de eklemek mümkündür.

Katie Melua

henüz 19 yaşındayken iki albüme imza atmış, hit şarkısı the closest thing to crazy ile ingiltere de ilk ona, call off the searchalbümü ile de bir numaraya yükselmiş besteci ve aynı zamanda söz yazarı bir jazz, blues sanatçısı.

1984 gürcistan doğumludur. moskova’da bir süre yaşamış ama çocukluğunun büyük bölümünü batum’da geçirmiştir. ailesi ile kuzey irlanda’ya yerleşmiş onbeş yaşındayken bir okul yarışmasında mariah carey in without you şarkısını söyleyerek birinci olmuştur. queen, joni mitchell, bob dylan, eva cassidy, irlanda halk müziği ve hint müziğinden etkilenmiştir.

ilk dinlenildiğinde norah jones etkisi bırakmakla birlikte bestelerinde ve gırtlağında doğulu kökenini korumaktadır.
kanımca crawling up a hill ve the closest things to crazy en güzel iki şarkısıdır. tabi bir de blame it on the moonvar.

diskografi:call off the search (2003)
piece by piece (2005)

Zuhal Olcay

sanatçı. 1976’da ankara devlet konservatuvarı yüksek bölümünü bitiren zuhal olcay, devlet tiyatroları’nda, othelloboş beşikmartısöz veriyorum; daha sonra kendisinin de kurucuları arasında yer aldığı tiyatro stüdyosu’nda aldatmakan kardeşlerihisteri ve balkon gibi oyunlarda önemli roller üstlendi. 1989’de evita müzikalinde evita’yı oynadı. 1997’de ise 80. adım ile sinema yazarları ve eleştirmenleri en iyi kadın oyuncu ödülü’ne sahip oldu.1999’da haluk bilginer’le birlikte oyun atölyesi‘ni kuran sanatçı, dolu düşün boş konuş oyunuyla afife tiyatro ödülleri “en iyi komedi kadın oyuncusu” ödülü’nü aldı. tiyatro ve sinemada en zor rollerin altından rahatlıkla kalkan sanatçının şarkıcılık serüveni ise nisan yönder’in yönettiği dünden sonra, yarından önce adlı filmde başladı.

başrol oyuncusu zuhal olcay’ı evita müzikalinde seslendirdiği şarkılardan tanıyan yönetmen yönder, filmin şarkılarını da olcay’ın seslendirmesini istemesiyle birlikte ünlü sanatçıya şarkıcılık yolu açıldı.onno tunç‘un bestelediği dünden sonra yarından önce adlı parçayı önce filmde, sonra da albümde seslendiren olcay böylece müzik dünyasına girdi. müzik çalışmalarını daha sonra besteci müzisyenvedat sakman‘la sürdüren olcay bu dönemde küçük bir öykü, sen bana göre iyisin gibi parçalarla hem müzik listelerine girdi, hem de yorumculuğunu ortaya koyma fırsatı buldu.diskografi:

küçük bir öykü (1989)
iki çift laf (1990)
oyuncu (1993)
ihanet (1998)
başucu şarkıları (2001)

Nigel Kennedy

müzisyen. 28 aralık 1956’da ingiltere’de brighton‘da doğmuştur. keman ve viola çalmaktadır.
kennedy, popüler klasik müzik eserlerini başarılı bir şekilde yorumlayarak ve kaydederek tanınmıştır. özellikle vivaldi yorumları birer başucu eseridir.

kısa süre sonra kendine has bir müzik tarzı yakalamış, klasik müzikte gösterdiği başarıyı özellikle polonyalı caz grubu krokeile birlikte yaptığı bu “has” müzik ile sürdürmüştür. kanımca en başarılı albümü yine kroke ile birlikte kaydettiği goran bregoviç’in bestelerinden oluşan “east meets east” albümüdür. ha, kennedy’nin “doğu”dan kastı balkanlardır. buna da şükür, desek de kendisinden ülkemizi de kapsayacak daha doğu çalışmalar beklemek hakkımızdır. cihat aşkın, iyimser çabalarına karşın henüz bu boşluğu doldurmamaktadır.

Badi Assad

içindeki tutkuyu sesine ve çaldığı çalgılara yansıtmayı başaran latin amerikalı müzisyen. geleneksel brezilya müziğini gizemli bir dünya müziğiyle birleştirebiliyor. sonuç olarak ortaya sıradışı bir solist, gitarist ve perküsyonist çıkıyor.badi assadsao paulo yakınlarındaki sao joao da boa vista kasabasında doğar. ailesi, daha sonra ünlenecek olan ağabeyleri sergio ve odair*‘in müzikal gelişimi için bir süre sonra rio de janeiro’ya taşınır. ailenin, iki çocuğun gitar sevdaları yüzünden büyük kente göçmesi, küçücük kasabada çılgınlık olarak değerlendirilse de anne angelina ve baba jorge çocukları için herşeye hazır olduklarını gösterirler.

badi sekiz yaşındayken kendisine yamaha’nın çocuklar için yaptığı bir org hediye edilir. parmakları büyüdüğünde orgu bir tarafa bırakıp mandolin çalmaya başlayacaktır. 14 yaşında gitar çalmaya başlayan badi bir süre sonra rio de janeiro üniversitesi’ne gitmeye hak kazanır. 1984 yılında “concurso jovens instrumentalists for young musicians” ödülünü kazandıktan sonra kendi kariyerini çizmeye başlar.

1987 yılında uluslararası villa lobos festivali‘nde en iyi brezilyalı gitarist ödülünü kazanır. bir yıl sonra yalnızca brezilya’da yayınlanan danca dos tons albümü çıkar. gitarın yanısıra; yine en az onun kadar başarılı olduğu sesi, ağız perküsyonu * ve ritmik vücut perküsyonu * badi’nin çıkışını hızlandırmıştır.

1994 yılı, solo albümüyle badi’nin uluslararası arenaya çıkışını tarihliyor. badi, çıktığı arenada yerini yine kısa bir süre sonra yayınlanan rhythms ile sağlamlaştırır. bu albüm guitar player dergisince yılın en iyi klasik albümü olarak nitelenir.1996’da brezilyalı geleneksel gitar kompozitörlerinden derlediği şarkılardan oluşan echoes of brazilçıkar. polygrambadi ile imza atmaya hazırdır artık. polygram’ın da katkısıyla chameleon albümü, badi’yi dünyaca tanınan bir müzisyen yapar. 1998 yılında avrupa’da birçok festivale katılır. fransız canal+‘da canlı yayında iki milyonun üzerinde seyirci tarafından izlenir. yine aynı yıl 1998 yılında kendi yazdığı ve oynadığı tek kişilik performans olan antogonismile büyük başarı yakalar. dança das ondas ve verdesanatçının son iki albümü.

kanımca en büyük başarısı her şarkıda, her albümde, her konserde gitara yeni bir soluk katmasından geliyor. gitarı her defasında bize yeniden, yeni seslerle anlatmayı başarabiliyor.

düş, umut, yetenek, başarı… badi assad sanırım bunlarla özetlenebilir. küçük bir sürprizle de karşılaştım dinlerken badi’yi. amelie filminin akordiyondan taşan ezgilerini yorumlamış gitarıyla.

dünyayı sevmek için güzel nedenlerden biri badi assad.

diskografi:

solo (1994)
rhythms (1995)
echoes of brazil (1997)
chameleon (1998)
dança das ondas (2004)
verde (2005)

Marcel Khalife

besteci, söz yazarı, yorumcu ve udi müzisyen. 1950 yılındalübnan dağı yakınlarında amchit‘te doğdu. lübnan ulusal konservatuvarı’nda eğitim gördü. ününü geleneksel arap müziğini batı formlarıyla tekrar düzenlemesine ve bağımsız filistin mücadelesine gönülden destek vermesine borçludur. ünlü filistinli şair mahmud derviş‘in şiirlerinden bestelediği ummi(annem), jawaz el saffar(pasaport) gibi şarkıları arap dünyasında büyük başarı elde etti. khalife dünya çapında pek çok konser verdi.lübnan, 2003 yılında khalife’ye “oh father! i’m yusuf” (baba, ben yusuf) isimli şarkısında kuran’dan bazı alıntılar yaptığı gerekçesiyle dava açtı. şarkı mahmud derviş’in bir şiirinden esinlenilerek bestelenmişti. davadan beraat eden khalife 2005 yılında barışa sağladığı katkılardan dolayı unesco tarafından ödüllendirildi.

diskografi:stripped bare (1980)
the bridge (1983)
dreamy sunrise (1985)
ode to a homeland (1990)
peace be with you (1990)
arabic coffeepot (1990)
summer night’s dream (1992)
ahmad al arabi (1994)
jadal oud duo (1996)
dance (1995)
voyageur (1998)
magic carpet (1998)
promises of the storm (1999)
concerto al andalus (2002)
happiness (2003)
at the border (2003)
caress (2004)

Nizamettin Ariç

müzisyen, sinema oyuncusu. 1956 yılında ağrı‘da doğdu. 1971 yılında ankara’ya yerleşti. 1976 yılında radyoda kürtçe türküleri türkçe sözlerle söylemeye başladı.

1979 yılında ağrı’da söylediği kürtçe bir aşk türküsü yüzünden tutuklandı, kısa süren tutukluluğunun ardından suriye’ye giden ariç daha sonra almanya’ya yerleşti. berlin’de politik mülteci olarak sanat çalışmalarına devam eden ariç, “feqiye teyra” ismini kullanarak kürtçe türküler söylemeye başladı. dünyanın pek çok yerinde konserlere katıldı.

bununla birlikte erden kıral‘ın “dilan“, ismet elçi‘nin “düğün“, kahraman yavuz‘un “hukukculuğumdan utanıyorum“, don askaria‘nın “komitas“, peter lillientahl‘in “an gesicht der walder“, ben sombogaart‘ın “de jongen die nietmeer paatte” filmlerinin müziklerini yaptı. “sabah-bir günün hikayesi” ve “kurban oldugum” adlı iki filmde rol aldı.

sinemada tanınmasını sağlayan film “klamek ji bo beko“dur. ariç, senaryosunu christine kernich‘in yazdığı filmi yönetmekle kalmamış, hem başrolünde oynamış hem de müziklerini yapmıştır. kürt sinema tarihine de ilk konulu film olarak geçen “klamek ji bo beko” 30’un üzerinde film festivaline katılıp 15 uluslararası ödül kazanmıştır.

nizamettin ariç yetmişli yıllarda üzerine türkçe sözler yazarak söylediği kürtçe türküleri seksenli yıllarda tekrar albümlerine almış ve bu türküleri bu kez aslına sadık kalarak kürtçe okuyarak bir anlamıyla günah çıkartmıştır.

müzik yaşamını kendi ifadesiyle üç bölümde incelemek mümkündür.

70’li yıllar, “telli sazım” ve “ben yetim” adlı iki plakla örneklenebilecek dönemdir ki bu dönemi yukarıda ifade etmiştik.

yurtdışına çıkışından itibaren yaptığı “berivan“, “çem“, “dilan” ve “diyarbekir” albümleri ise dönüşümü ifade eden döneme denk gelir. bu dönemde, ariç, artık ezgileri kendi dilleriyle yorumlamaya başlamış. üstelik bununla da yetinmemiş, kendisinin de yaptıkları dahil olmak üzere, birçok sanatçı tarafından türkçe’ye çevrilmiş kürt türkülerinin orijinallerini araştırmış, bunları yorumlamış, böylelikle birçok türküyü kürt kültürüne yeniden kazandırmıştır.

nizamettin ariç’in üçüncü dönemi ise, “çiyayen me“, “cudi“, “daye“, “zine” ve “weneyen xewnan” adlı albümlerle somutlanabilir.
nizamettin ariç’in derlemeciliği, besteciliği, düzenlemeci yönlerinin dışında, albümlerindeki enstrümanların büyük bir çoğunluğunu kendisinin çaldığını da belirtmek gerekiyor. özellikle mey, zurna, kaval, ney gibi nefesli çalgılarla, bağlama, cura, tambur, tar ve arbane gibi vurmalı enstrümanları kullanmıştır.

diskografi:

telli sazım
ben yetim
berivan
çem
dilan
diyarbekir
çiyayen me (1985)
cudi (1986)
daye (1987)
zine (1988)
weneyen xewnan (1993)
kurdish ballads (2001)

Ceu

brezilyalı müzisyen hanım kız. ceu (“sayu” olarak okunuyor, portekizce’de ‘gökyüzü’ ve ‘cennet’ anlamlarına geliyor) 1982 yılında sao paulo‘da doğdu. ceu çalışmalarını; masumiyet, güzellik, yaşama bir parça mutluluk ve ritim katmak olarak adlandırıyor. ilk albümü ingiltere’de yayımlanan ve 2005 latin grammy ödüllerinde “en iyi yeni sanatçı” ödülüne layık görülen ceu dinleyenlerine samba çatısı altında soul‘dan rhythm n blues‘a afro beat‘tan electrojazz‘a örnekler sunuyor.ayrıntılı bilgi için:http://www.ceumusic.com

diskografi:ceu (2005)

Nevzat Karakış

müzisyen. 1960 yılında bitlis adilcevaz‘da doğdu. ilk ve ortaöğrenimini adilcevaz’da, liseyi ankara’da bitirdi. müziğe 1975’te bağlama dersleri alarak başladı. şan ve solfej eğitimi aldı. ilk konserini istanbul’da verdi. bir süre ruhi su dostlar korosu’nda yer aldı. besteciliğinden çok yorumculuğuyla tanınıyor. türküleri oldukça iyi yorumluyor. sanatçının tek eksisi albümlerinde yer yer kendi sesinin gerisinde kalan müzikal düzenleme ve buna bağlı olarak kullanılan çalgıların yine “yer yer” zayıflığı.şu yalan dünyayabeyaz giymekiremitte buz musun ve şemsiyemin ucu karekanımca sanatçının en iyi yorumladığı türküler.
diskografi:çiçeği hiç solmayan (1996)
ağzımda bulut tadı (1998)
bizar (2006)

Rock Tarihi

rock, son kırk yılın en popüler müziği olma özelliğini korumaya devam ediyor. bu kırk yıllık süre içerisinde, onlarca ülkede yine onlarca alt türüyle rock, pek çok müzikal tavrı etkilemekle kalmadı, kendine ait bir kültürü de yarattı. ortaya çıkışıyla bugün geldiği nokta arasında -doğal olarak- önemli farklara sahip olan bu müzik türü, kendini müzik endüstrisine kurban ettiği halde ve yine bu müzik endüstrisine rağmen ilkelerini korumaya çalışıyor.
artık “rock” denildiğinde akla ilk gelen şey, siyahlar giyinmiş uzun saçlı gençlerin sert, sinirli tonlar eşliğinde kafa salladığı, dumanaltı konser salonları değil. rock’u artık yalnızca kendine “rocker” diyen gençler de dinlemiyor.

ve asıl önemlisi rock artık “muhalif” olmakla eş anlamlı değil.

kapitalizmin özellikle metropollerde yarattığı adaletsizliğe tepki, bu sistemin getirdiklerini kabul etmeme, dünyanın sömürülmesine karşı çıkma düşünceleriyle ortaya çıkan rock; bugün müzik endüstrisi ve onun “piyasa”sının elinde ciddi savrulmalar yaşamaya devam ediyor.

rock, kapitalizmin bilinen kuralını sorunsuzca uygulayıp başarılı olduğu başlıklardan biridir, demek yanlış olmayacaktır: muhalif olanı kendi kurallarına göre tekrar şekillendir, ondan kazanmanın yollarını bul, böylece “isyan”ı yozlaştırdığın gibi para kazanmaya da devam et, bir taşla iki kuş vur!

rock; 1960’lı yılların başında rock’n roll’a yeni bir biçim getiren ingiliz müzik grupları ile ortaya çıktı. vokal melodi ve çoğu kez buna eşlik eden bir vokal armonisini destekleyen elektrik gitar, bas gitar ve davulla yapılan müzik olarak tanımlanır. org, piyano ya da synthesizer da, alt türlerin pek çoğunda kullanılır. yine “rock”un ilk dönemlerinde bakır ya da ağaç üflemelilere, özellikle saksafona sıkça rastlanılır. üflemeli çalgıların 1990’lı yıllarla birlikte yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başladığını da ekleyelim.

rock, çok geniştir ve sınırlarının tanımı da bir o kadar belirsizdir. derdini sert tonlarda anlatan, diğerlerine göre hızlıca ve kolaylıkla söylenip çalınabilen bu müzik türü, birçok müzik türünün karışımıyla ortaya çıktı. rock’un ne olduğunu anlatmaya başlamadan önce onu ortaya çıkaran bazı müzik türlerine göz atmakta fayda var.

1600’lerin başında afrika’dan amerika’ya getirilen siyah köleler, büyük pirinç tarlalarında çalışmaya başladılar. köleler bu toplu çalışmalar sırasında hep birlikte şarkı söylüyorlar, söyledikleri şarkıların sözlerinde de özgürlüğü, köleliğin getirdiği haksızlık ve adaletsizlikleri, buna karşı olmayı, birliği, mücadele etmeyi ifade eden sözlere yer veriyorlardı. bir süre sonra, cumartesi geceleri eğlenme hakkını elde eden köleler, bu eğlencelerde özgürlük mücadelelerini yüksek sesle dile getirmeye başladılar. blues bu toplu çalışmalar ve eğlenceler sırasında doğdu; köleliğin 1800’lerin ortalarında kaldırılmasında da etkili bir role sahip oldu.

bununla birlikte zorla hırıstiyanlaştırılan siyahlar, dinsel ayinleri sırasında dans, çığlık atma, ritim tutma gibi afrika’dan getirdikleri bazı tapınma yöntemlerini hırıstiyan dualarına soktular. gospel; siyahların beyazlardan aldığı ibadet yöntemlerinin içine “afrikalı” ritimleri ve coşkuyu katarak ortaya çıkardıkları yeni bir müzik tarzının adı oldu.

dini içerikli müziklerin yanı sıra özellikle siyah olmayan göçmenler tarafından gitar, banjo ve mandolin ile icra edilen folk da gelişimini sürdürmeye devam ediyordu.

1800’lerde köleliğin kaldırılmasının ardından diğer bölgelere giden siyahlar, kuzeyde irlandalı ve iskoç göçmenlerden kemanı, güneyli göçmenlerden de gitar ve mandolini öğrenme fırsatı buldu. 1900’lere gelindiğinde blues artık geniş çevrelerin tanıdığı bir müzik türü olmuştu. müzisyenler, yaşadıkları değişik bölgelerin kültür ve etnik yapısından etkileniyor, bu etkilenmeyi farklı blues türlerine kaynak yapıyorlardı. müzik endüstrisi de bu dönemde yeni yeni oluşuyor, ırkçı tepkilerin olabileceği riskini de alarak blues kayıtlarından oluşan plakları piyasaya sürmeye başlıyordu.

1930’lu yıllarda blues, louis armstrongella fitzgerald ve billie holiday gibi sanatçıların çabalarıyla, caz ile buluştu. müzik, katıldığı her formla birlikte yeni bir forma bürünüyordu. 1940’lı yıllara gelindiğinde blues, teknolojiyi de kullanarak gücünü artırmaya devam etti. blues’in en iyi yorumcusu olarak kabul edilen b.b. king, 1948 yılında ilk siyah radyosu olan wdia‘da program yapmaya başladı. bu, siyah toplumun hakları için önemli bir gelişmeydi. çalgılardaki yenilikler ve genç müzisyenlerin çabaları “jump“, “boogie” “r&b” (rhythm and blues) gibi yeni yeni formları ortaya çıkarmakta gecikmedi. öbür yandan gitar, banjo ve kemana dayanan ve daha çok beyazların icra ettiği ‘folk‘ da ‘country‘ gibi formlarla gelişimini sürdürüyordu.

isimlerini belki de aklımızda tutmaya zorlanacağımız bu türler içerisinde rock’n roll’a ve dolayısıyla rock’a geçişteki son yapı taşı r&b‘dir (rhtyhm and blues). r&b’nin oluşmasında, 1940’lı yıllarda ekonomik nedenler yüzünden güneyden kuzeye göç eden siyah blues ustalarının, gittikleri yerlerde piyano ve nefesli çalgılarla tanışması etkili olmuştur. r&b, o güne kadar oluşturulan bütün siyah müzik türlerinin bir karışımıyla ama ‘blues’un armonik çatısı altında oluşmuş bir müzik türüydü. ilk dönemler yalnızca siyahların radyo istasyonlarında çalan bu yeni tür, kısa süre sonra alt ve orta sınıf beyaz gençleri de etkilemeye başladı. 1950 yılına gelindiğinde beyazlar da r&byapmaya başladı ama beyazların yaptığı bu müzik türüne ilginçtir, “rock’n roll” adı verildi. bu isim değişikliğini ünlü rock’n roll piyanisti fats domino şu şekilde anlatmıştır: “biz, new orleans’da 15 yıl öncesine kadar rock’n roll‘a ‘r&b‘ derdik”.

“beyaz” rock’n roll özellikle genç kesimleri çok etkiledi. gençlerin önlenemez “değişim” talepleri kendini bu müzik türünde bulmaya başladı. bu durum, siyahların yaptığı müziğe geleneksel karşı çıkış tavrını sürdüren beyazları da pazara dahil ettiği için tam anlamıyla müzik endüstrisinin ekmeğine yağ sürdü. chuck berry ile başlayıp elvis presley ile tanınan bu tür, abd’nin 2. dünya savaşı sonrası dünyaya pazarlamağa çalıştığı yeni bir kültürün de aracısı olacaktı. bütün dünya rock’n roll ile uyumaya, rock’n roll ile uyanmaya başlamıştı. ne yazık ki rock’n roll’un ömrü umulandan daha kısa oldu. 1960’lara gelindiğinde gerek gençlik gerek müzik endüstrisi daha yeni bir müzikal türe ihtiyaç duyuyordu.

bu geçiş döneminin şüphesiz en önemli ismi “60 gençliğinin lideri” bob dylan‘dı. dylan’ın yaptığı şarkılar, form olarak, ne rock’n roll ne de folk içerisinde tanımlanabiliyordu. toplumcu folk şarkıları dinleyerek büyümüş olan dylan, woody guthrie‘nin bu toplumcu-politik folk müzik geleneğini dönemin yeni müziğiyle birleştirdi.

ortaya çıkan müziğin adı “folk rock” olurken dylan da özellikle “blowin’ in the wind” ve “masters of war” (savaşın efendileri) şarkılarıyla 1960’lara damgasını vuran ve “protest şarkı” kavramını ortaya çıkaran müzisyen oldu. yüzyılın en önemli müzisyenlerinden kabul edilen dylan, şarkılarında emperyalist savaşlara, silah tekellerine, siyahlara yönelen ırkçılığa, sosyal eşitsizliklere ve sınıf farklılıklarına dikkat çekiyordu. bob dylan’ı anlatmak başlı başına bir yazı konusunu oluşturacağı için, şimdilik onun ‘rock’un oluşmaya başladığı dönemde çok önemli bir role sahip olduğunu bilmemiz yeterli olacaktır.

abd’de rock’n roll’un yarattığı etki kısa süre içerisinde başka ülkelerde, özellikle ingiltere’de farklı bir biçime büründü. 2. dünya savaşı sırasında ingiltere’ye gelen abd askerleri, savaş sonrasında ülkelerine dönerken beraberlerinde getirdikleri birçok blues ve rock’n roll albümünü ingiltere’de bırakmıştı. ingiltere’de bu albümleri dinleyen bir kuşak büyüyordu. 60’lı yıllara gelindiğinde rock’n roll dinleyen bu genç ingilizler, 30’lu yılların blues gitaristlerinden etkilenmekle birlikte bluesboogiegospelr&b türleri arasında yeni bir tarzın peşine düştüler. bu tarz sonraki 40 yıl içerisinde dünya gençliğini en çok etkileyecek müzik türü olan rockolacaktı.

rock’un en önemli isimlerinden “the rolling stones” işte tam bu dönemde kuruldu. onu kısa süre içerisinde ortaya çıkanbeatles ve animals takip etti. bu grupların erken dönem müziklerinde abd kökenli rock’n roll, blues ve r&b etkileriyle birlikte kısa süre içerisinde hızla gelişen yeni bir tarzın ana çizgilerini görürüz. bu dönüşüm özellikle beatles‘ın yaptığı müzikte karşımıza çıkar. beatles ilk dönem albümlerinde daha önce değindiğimiz blues, gospel, boogie ve rock’n roll yapmış fakat ikinci albümlerinden itibaren bu tarzlardan uzaklaşmaya başlamıştır. dönemin en çarpıcı isimlerinden biri de eric claptonolacaktır. “cream“de gitar çalan clapton, ciddi blues etkilerinin yanı sıra yeni bir gitar çalımının öncüsü olacaktı. clapton’u rock’un efsane isimlerinden jimi hendrix takip etti. hendrix, sanılanın aksine blues kalıplarından çıkmadan ve hatta böyle bir çaba göstermekten kaçınarak gitarda arayışlarına devam ediyordu.

– diz çökerek yaşamayın!-

ingiltere’de bu gelişmeler yaşanırken abd, uzun yıllar etkisini sürdürecek bir “çiçek çocukları” deneyimini yaşıyordu. abd’nin emperyalist savaş politikalarının ardından vietnam’a saldırması, bu savaşta birçok vietnamlı’nın ve amerikalı’nın ölmesi “çiçek çocukları” hareketini tetiklemiş, bu da doğal olarak dönemin müziğine yansımıştı. abd’nin vietnam’ı işgalini ve bir bütün olarak amerikan değerlerini protesto eden on binlerce genç ütopik bir yaşam kurma düşüncesiyle san fransisco yakınlarında bir kasabaya yerleşti. bu gençler her türden emperyalist işgale, baskıcı sistemlere, savaşa karşı çıkıyor, sabahlara kadar yaktıkları ateşler etrafında şiirler okuyor, şarkılar söylüyor, uyuşturucu kullanıp “cinsel özgürlük”, “tabular yıkılsın” sloganlarıyla toplumsal özgürlük taleplerini dile getiriyordu. ünlü “savaşma seviş” sloganı bu hareketin bir ürünüdür. bu topluluğu oluşturanların çoğunluğu orta sınıf beyaz gençlerdi. aynı yıllarda doğu dinlerine olan ilgi de artmıştı. bu doğu modasıyla birlikte müzisyenlerin ve dinleyicilerin uyuşturucuya olan ilgileri de bir anda artmış ve özellikle lsd, henüz yasaklanmadığı için aspirin kadar çok kullanılır hale gelmişti. çiçek çocukları’nın adını “karşı kültür” koydukları bu tarz bütün dünyada ünlenecek “hippi” akımını doğurdu. hippi olmak bir yaşam felsefesi haline geldi, avrupa’dan asya’ya ve çoğunlukla “moda” olarak algılanarak kısa sürede bütün dünyaya yayıldı.

ingiltere’de ortaya çıkan ve yükselişini sürdüren rock’un yolu işte tam böyle bir dönemde ve ilginç bir şekilde çiçek çocukları ile kesişti. dolayısıyla bu karşı kültürün sözcülüğünü de rock grupları yapmaya başladı. artık rock, içeriğinde ağırlıklı olarak dünya sorunlarına ve çözüm yollarına da yer veriyordu:the doors “yabancı bir elin yardımını bekliyorum” derken, rolling stones “yuvarlanan taşlar gibi evsiz olmak”tan bahsediyor, the who“yaşlanmadan ölmek istiyorum” diyordu. bu genç kesimin en önemli politik tavrı emperyalist savaşlara karşı olmasaydı. akademik değer yargılarına, kapitalist eğitim ve yaşam biçimlerine de karşıydılar. fakat çok kısa bir süre içinde “çiçek çocuk” olmak da bir “moda” haline getirildi. çiçek çocukları, tepkiselliklerine tutarlı bir politik yaklaşım katamadıkları ve çözüm anlamında yeni bir şey öneremedikleri için 70’li yıllar ve woodstock konserleriyle birlikte tarih sahnesinden çekildiler.

60’lı yılların başında ingiltere’de takım elbiseli, kravatlı kolej çocukları beatles ve onun tam karşıtı hırpani rolling stones ile ortaya çıkan rock, 70’lere geldiğinde egemenlerin gözünde çiçek çocuklarının da etkisiyle ile birlikte deyim yerindeyse “serseri”leşmeye başlamıştı.

bütün bunların yanı sıra bob dylan‘ın ‘protest rock’u bütün dünyada yankısını bulmuş, tam anlamıyla bir patlama yaratmıştı. savaş karşıtı gösteriler dylan’ın şarkılarıyla başlayıp bitiyordu. dylan, ‘rock’u ısrarla politik çizgide tutuyordu. aynı yıllarda ingiltere’de beatles’tan ayrılan john lennon da sol politik söylemlerle özellikle entelektüellerin ve aydınların ilgisini çekmeye başlamıştı. lennon, din, cinsellik ve medya ile uyutulan, kendisini akıllı, sınıfsız ve özgür sanan insanlara -böyle düşündüklerinde- bir hiç olduklarını hatırlatıyor, yaşamın onurlu gerçekliğini “işçi sınıfı kahramanı” olmakta görüyordu.

çiçek çocuklarına göre çok daha politik bir çıkış olan 68 öğrenci hareketleri müziğin de çehresini değiştirdi. 68 kuşağı, artık eski çiçek çocukları kadar iyimser ve pembe düşler içinde değildi. pasifist olmak yerine daha aktif bir mücadeleyi benimseyen bu akım müziğe de ilham vermekte gecikmedi. soğuk savaş rüzgarlarının estiği 70’li yıllar bütün dünyada radikal ve sert politik olaylara sahne oldu. doğal olarak da gençlik bu sert, acımasız gerçeklerden payına düşeni alarak isyancı bir çizgiye her zaman yakın durdu. aynı yıllarda dünyada kapitalizmin yoz değer yargılarına ve burjuvazinin yerleşik düzenine karşı kitlesel bir karşı çıkış yaşanıyordu. doğal olarak müzikal biçim de değişmeye başlamış, garip bir biçimde tınılar gittikçe elektrikleşmiş, ritimlerde daha da sertleşme başlamıştı. dünyanın en ünlü müzik topluluklarından pink floyd işte bu yeni dönemin öne çıkan ismiydi. grup, en ünlü şarkılarından “another brick in the wall/ duvardaki başka bir tuğla”da eğitim sistemine köklü bir eleştiri getiriyordu:

“eğitime ihtiyacımız yok / düşüncelerin kontrol altına alınmasına da ihtiyacımız yok / sınıflarda aşağılanmaya da / öğretmenler çocukları rahat bırakın / hey, öğretmen, rahat bırak o çocukları / hepsi duvarda yalnızca başka bir tuğla / çevremde silahlara ihtiyacım yok / beni sakinleştirecek uyuşturuculara ihtiyacım yok / duvardaki yazıyı görüyorum / bir şeye ihtiyacım olduğunu sanma sakın / duvardaki tuğlalarsınız siz hepiniz…”

pink floyd‘un yanı sıra, konserlerinde şov ve görsel efektleri kullanan genesis, senfonik rock’un öncüleri the moody blues,jethro tullve yes, ‘hard rock‘ta deep purplewho ve led zeppelindönemin gözde grupları oldu.

60’lardan 70’lere girildiğinde müzik grupları da “süper”, “mega” gruplar haline dönüşmeye başlamıştı. gruplar daha kapsamlı turnelere çıkıp stadyumları dolduruyor, görkemli sahne şovları ile her konseri daha törensel bir atmosfere çeviriyordu. 60’larda kurulan jethro tullthe moody blues ve pink floydgibi ingiliz grupları, teknik açıdan kusursuzlaştılar. black sabbathled zeppelin gibi gruplar müziğin çizgisini sevimli hippi kültüründen uzaklaştırıp daha karanlık ve mistik temalar üzerinde yoğunlaştılar. kuzey amerika’da ise stills and nash ve the eagles gibi gruplar pink floyd gibi grupların aksine her şeyin akustik olmasından yana bir tavır içine girdiler.

bütün bu gelişmelerle birlikte rock da artık müzik endüstrisinin en önemli gelir kaynağı olmayı başarmıştı. plak satışları ve konser gelirleriyle, rock, pazar payının artık en büyük dilimini oluşturuyordu. özellikle beatles ile başlayan yan ürün pazarı da ticari kazancın artmasını, grupların birer fenomene dönüşmesini sağlıyordu. örneğin beatles abd’ye ayak basar basmaz sansasyonlar yaratmaya başlamış, beslenme çantalarından bardaklara, sakız paketlerinden john lennon yastıklarına kadar bir yan ürün pazarı oluşmasına neden olmuştu. artık rock, müziğin olduğu kadar modanın da yüzünü değiştirecek, pazarı daima canlı tutacaktı.

rock daha önce hiç olmadığı kadar çok ciddiye alınıp popülerleştikçe müzisyenler de kendilerini “klasik müzik” icracıları mozartbeethoven gibi ilahlaştırmaya başladı. bu müzisyenler milyonlarca dolarlık elektronik aletler, stüdyolar, villalar, okyanusta satın alınan adalarla zenginlik içerisinde yüzerken, ‘rock’un muhalif çizgisinden de gittikçe uzaklaşıyorlardı.

işte tam böyle bir dönemde bütün bu gelişmelere bir tepki olarak “punk rock” ortaya çıktı. anti-tez the clash ve sex pistols‘ın öncülüğünde ortaya çıkmış, özellikle 70’lerin başlarındaki ‘rock’a ve tabii ki onun müzisyenlerine lanet okumaya başlamıştı. bu yeni akıma göre rock artık para, şan, şöhret aracı olarak kullanılmaktaydı, ticariydi ve bu, hızla terk edilmesi gereken bir tutumdu. punk özellikle ingiltere’de yaydığı anarşist düşünceler nedeniyle devlet tarafından tedirginlikle karşılandı. punk yapan gençler çoğunlukla işçi mahallelerinde elden düşme çalgılarla müzik yapan işçi çocuklarıydı. anti-faşist ve anti-kapitalist düşüncelere uzak olmayan bu gençler özellikle kraliçe’nin ırkçı ve aileleri üzerindeki kapitalist programlarına karşı çıkıyordu. öyle ki sex pistols‘un “god saves the queen / tanrı kraliçe’yi korur” isimli şarkısı ülke çapında en çok dinlenen şarkı olunca kraliçe’nin iktidarına gölge düşürecek tartışmaları tetiklemişti:

“tanrı kraliçeyi korur / onun faşist rejimini / sizi geri zekalı yaparak / potansiyel bir hidrojen bombasına dönüştürürler / tanrı kraliçeyi korur/ onda insanlık aramayın / zaten ingiltere rüyasının bir geleceği de yok”

punkçular 70’li yılların uzun ve karışık gitar soloları ile dolu şarkıları yerine kısa ve özentisiz şarkılar yapmaya başlayıp, o güne değin hiçbir rock türünde görülmeyen şiddet ve kargaşaya yaslandı. 70’lerin ikinci yarısında ‘rock’un isyankar misyonunu yüklenen ‘punk’ta kalite ve hoşa gitme kaygısından uzak bir anlayış hakimdi. hatta sex pistols sahnede o kadar basit ve deyim yerindeyse “ilkel” çalıyordu ki, izleyenler ister istemez “bunu ben bile çalabilirim” kanısına kapılıyordu.

mükemmel olma kaygısından uzak punk, hızla genişleyerek ‘rock’a yeni bir nefes kazandırdı. fakat her zaman olduğu gibi müzik endüstrisine eleştiriler getiren ve onun en büyük düşmanı olan bu akım da kendini diğer bütün rock çılgınlıkları gibi kısa sürede endüstri tarafından yutulan ve “moda” haline getirilen bir akım olmaktan kurtaramadı.

rock, 80’li yıllara heavy metal patlamasıyla girdi. kökeninin 1960’lı yıllarda hard rock‘a dayandığı bu “karmaşık” ama bununla birlikte olabildiğince “sert” müzik akımı, küfür etmeyi kendine amaç edinmişti. tepkisini sert tınılar içerisinde çığlık çığlığa küfrederek ifade etmeye çalışan bu akım, demokratlar, anarşistler hatta ırkçılar gibi çok farklı kesimlerden kitleleri etkilemeyi başarmıştı.

deep purpleled zeppelincream ve black sabbath gibi gruplar hard rock‘un sert tınılarının arasındanheavy metal‘i ortaya çıkaracak önemli bir işlevi yüklendiler. bu grupların “düşene kadar sallan” konserleri saatler süren dini ayinlere dönüşüyordu. black sabbathhard rock‘tan heavy metal‘e dönüşümün son halkasını oluşturdu. grup, gerek kullandığı giysiler, gerek şarkı sözlerinde işlediği temalar bakımından ülkemizde de çok tartışılan “satanizm“e açık kapı bırakıyor, bu davranışıyla çocuklarını korumak isteyen ailelerin korkulu rüyası olmayı başarıyordu.

aslında 80’li yılların rock açısından çok verimli yıllar olmadığı açık. bunda o yıllarda ingiliz ve abd emperyalizminin dünyaya daha çok müdahale etmeye başlamasının, kapitalizmin dünya ekonomisini kendi çıkarına baltalamasının payı büyüktür. kitle iletişim araçlarının gelişimi ve bu araçların politik nedenlerle “rock”a önem vermemesi, türü zor bir döneme sokar. artık müzik elektronikleşmiş; tv izlemek kitlelerin birincil kültürel faaliyeti durumuna gelmiş; şarkılar video klip olmadan anlamsızlaşmış; gitarın yerini elektronik, yapay sesler almıştır. irkçı ve hatta doğrudan faşist propaganda yapan rock gruplarının ortaya çıkması tam da bu yıllara rastlar. irkçı ingiliz grubu iron maiden, nazi taraftarı kiss, açılımı “anglo sakson beyaz protestanlar” olan ırkçı wasp (white anglo saxon protestans) ve sağcıquenndönemin popüler grupları haline gelmiştir. bu gruplar abd ve ingiliz emperyalizminin destekçisi oldukları gibi, müzik endüstrisine geçici bir soluk da aldırmışlardır.

kimilerince saçma bulunan kostümleri, ağır makyajları olan bu gruplar, 90’ların başına kadar ayakta durmayı ancak başarabilmişlerdir. aerosmithac/dc gibi gruplarla ciddi etkiler yaratan heavy metal, 90’lı yıllara doğru kendi içinde başka türlere evrimleşecek ve giderek etkisini kaybedecektir. guns and roses yukarıda adı geçen gruplar gibi değildir. grup, heavy metal/hard rock akımı içerisindeki grupların belki de en çok tanınanı, ticari olarak en çok kazananıdır. kendine has bir tarz yakalamış, bunda oldukça başarılı da olmuştur. grubun çalışmaları yıllar sonra bile pek çok genç müzisyen için ilham kaynağı olmuştur.

bütün bu gelişmelere rağmen solcu rush ve talking heads, yine irlanda’nın ira destekçisi ünlü grubuu2, rock’un isyancı yanıyla kitlelere seslenmeye devam ediyordu. bir tavır olarak solda duran dire straits şarkı sözleri ve tartışmasız müzik kalitesiyle özellikle eğitimli kesimlerin ve aydınların baş tacıydı.

bob geldof‘un öncülüğünde önce afrika’daki açlar için düzenlenen liveaid, sonra mandela için düzenlenen barış konserlerine katılan onlarca müzisyen bütün kirlenmelere rağmen rock’un muhalif ve dayanışmacı yanından örnekler verdiler. status quojoan baezblack sabbathstingu2eric claptonled zeppelinbob dylandire straits gibi ünlü müzisyenler bu tür konserlerde rock’un konser ve albüm performanslarının dışında başka şeyler de yapabileceğini göstermiş oldular.

70’lerin son döneminde ortaya çıkarak “kötü müzik yapan” punk akımı yine bu yıllarda etkisini sürdürüyordu. depeche modeeurythmicsgibi gruplar da dönemin moda klavye ve elektronik tınılarını rock’un içine sokarak etkili olmaya çalıştılar. abd’de yaşayan siyahların alternatif müziği rap, bu yıllarda popülerleşmiş ve sadece siyahları değil beyazları da kendi dinleyici profili içerisine almayı başarmıştı.

80’ler için; rock’un klasik akımlarının yanı sıra pek çok yeni akımın ortaya çıktığı ama sonuç açısından bakıldığında gerek işlev gerek müzikal kalite anlamında 70’lerin çok gerisinde olan bir dönemdir, demek yanlış olmayacaktır.

90’lara gelindiğinde her şey birbirine girdi. rap ve yukarıda adı geçen metal, can çekişiyor, müziğin yazı dizimizde değinmediğimiz diğer bazı popüler türleri de “erotik” video kliplerle evimize konuk oluyordu. dünya gençliğinin en büyük kültürel faaliyeti, evde oturup mtv izlemekten öteye gitmiyordu. kitap okuma alışkanlıkları kaybettirilen kitleleri doğru çözümleyen müzik endüstrisi, televizyonlardaki müzik kanalları ile yeni bir çılgınlığı ülkeden ülkeye yayıyor, var olan ya da yenileri denenen akımları bir günde baş tacı ediyor ya da yerin dibine batırıyordu. teknoloji ve müzik endüstrisi, dolayısıyla para, yine müziğe tercih edilmişti.

müzik adına olumlu gelişmeler da yok değildi. 90’lı yıllar yeni bir akım olan ve bugün de etkisini sürdüren grunge ile bizi tanıştırdı. iş güç sahibi olamamış, düzenin kaybetmeye zorladığı gençlerin garajlarda ortaya çıkardığı abd seattle kökenli bu “umarsız” müzik akımı özellikle nirvana ile bütün dünyada yeni bir çılgınlığa ulaştı.

hüzün ve karamsarlıkla bezenmiş, müzikal yanını yetmişli yılların “hard rock“undan, felsefesini de “punk“tan alan bu alternatif rock akımı; birçok yeni grubun oluşmasının ve bu grupların ciddi işler yapmasının önünü açtı. grunge müzisyenleri “kirli” bir gitar tonu kullanıyor, sosyal yabancılaşma, olaylara ve kişilere ilgisizlik, özgürlük gibi temalara değiniyordu. eğitimsiz ve çoğunlukla umutsuz bir alt ve orta sınıf kitleye seslenen grunge; nirvana,pearl jamsoundgardenred hot chili peppers gibi gruplarla 80’lerde etkisini ve kalitesini kaybeden rock’a yine yeni bir soluk kazandırma işlevini yüklendi. bu gruplara, farklı bir akım içerisinde olduğu halde r.e.m.‘i de eklemek gerekir. r.e.m. ticari olma kaygısı gütmemiş, yaptığı şeyin kendisine önem vermiş, kaliteyi düşürmediği gibi kendini geliştirebilmiş müzik gruplarının başında gelir.

abd’de bunlar olurken rock’un anavatanı ingiltere’de ise oasis ve blur öncülüğünde yeni bir akım oluşmuştu: britpop. endüstri bu akımı yeni bir “ingiliz istilası”na dönüştürmeye çalışsa da, bunda çok fazla başarılı olamadı. yaptıkları müziğin temeline gitarı koyan bu gruplar, orta sınıflardaki ingiliz gençleri etkilemeyi başarmıştı. yine radiohead, dönemin en nitelikli grubu olarak kabul ediliyor, rock ayakta durmaya ve iyi ürünler vermeye çalışıyordu.

aynı yıllarda ingiltere kökenli manic street preachers da farklı duruşuyla ilgi çekiyor, şarkı sözlerinde ve katıldıkları etkinliklerde sol politik bir tavrı koruyordu. grup üyeleri 80’lerin başında galler’de maden grevlerine tanık olmuş, “sınıf mücadelesi” kavramıyla iç içe büyümüştü. kendisini sosyalistolarak adlandıran grup küba’da konser bile vermişti.

bununla birlikte artık her şeyi belirleme hakkını elde etmiş bir müzik endüstrisi vardı ve bu müzik endüstrisi “bunalımlı” grungeçılgınlığının sona ermesini, “sakalları kesilmiş ve saçları taranmış pırıl pırıl gençler”in işbaşı yapmasını istiyordu. grunge 90’lı yılların sonuna doğru etkisini yitirerek yavaş yavaş müzik arenasından çekildi.

gözden kaçamayacak kadar büyük bir gerçek var: müzik ve özellikle rock, on yılda bir kendini yeniliyor, ciddi çıkışlar yaşıyor, hem kendine hem de müzik endüstrisine soluk aldırıyor ama bir süre sonra yine o aynı müzik endüstrisinin programına dahil oluyor; tüketiliyor ve etkisini kaybediyor.

2000’li yıllara girerken bu gerçek çok daha net bir şekilde kendini hissettiriyordu. rock geçici çıkışlarını yapmış, tekrar gerileme sürecine girmişti. işte tam böyle bir süreçte “numetal” ve “rap metal” yine rock’un alt akımlarından etkilenerek ve aslında var olan bir şeyin döneme ve piyasaya uygun hale getirilmesiyle ortaya çıktı. bu yeni akımlar, 80’li ve 90’lı yılların heavy metal tınılarına 2000’li yılların popüler hip-hop vokallerinin ve dj’lerin rap altyapılarının katılmasıyla oluşmuştu. linkin park ile tanınan bu yeni akımlar ciddi bir kesimin (doğal olarak müzik endüstrisinin) dikkatini çekmeyi başardı.

numetal‘i ve rap metal‘i tek başına bir akımın içine yerleştirmek bu yanıyla çok mümkün olmasa da temelinde heavy metal ve hip-hop olduğu açık. 90’lı yıllarda bazı rock grupları metal müziğin üstünehip-hop vokalleri denediler. sert tonlardan uzak duran ciddi bir rock müzik dinleyici kitlesi vardı.

bu kitle günlük hayat içerisinde etkisini gittikçe artıran hip-hop’a da yakın duruyordu. işte bu iki farklı müzik türünü bir potada eritme düşüncesi çıkış noktasında ticari olmasa da ardından çok ciddi bir pazar yaratmayı başardı. kalite yerine doğrudan lise çağındaki gençliği hedefleyen bu gibi yeni akımlar 2000’li yılların başında rock’un başka bir noktaya evrilmesinin de adı oldu.

yazı boyunca ‘rock’u ve onun nasıl geliştiğini, günümüze gelirken ne tür aşamalardan geçtiğini anlatmaya çabaladık. rock, sanayi toplumunun gelişmesine paralel bir gelişme göstererek karmaşıklaşmaya devam ediyor. makineleşme döneminde mekanikleşen tınılar, üretimin gitgide bilgisayarlarla programlandığı günümüzde bir öncekine benzer bir şekilde elektronikleşiyor. rock’un altın dönemi olan 70’li yıllara dönmemiz mümkün olmasa da üretim devam ediyor, yeni gruplar ve şarkılar ortaya çıkıyor. bu devinimin önüne geçilmeyeceği de çok açık. eskilerden daha farklı ve yine “iyi” albümler ve sanatçılarla tanışacağız… “bu dünyaya ait olmamak” düşüncesiyle, ortaya başka müzik grupları çıkacak, aynı düşünceyi savunan başka müzik türleri…

rock, dünyada neler olup bittiğine gözlerini açan bir dönem gençliğinin hayallerinin ve umutlarının müzikal olarak dışavurumuydu. kapitalizmin ve endüstrinin onu kendi çıkarları doğrultusunda “moda” yapması da, emperyalizmin ‘rock’u dünya gençliğine karşı bir yozlaştırma aracı olarak kullanması da bu gerçeği değiştirmeyecek. ‘rock’u şu an cılız da olsa emperyalizme karşı dünya halkları cephesinden kullananlar da var; olması da kaçınılamaz. rock belli ki bir süre daha “alternatif” olmanın göstergesi olacak. sisteme “ağır” eleştiriler getiren şarkıların pek çoğu yine rock olacak. bundan en azından benim kuşkum yok.

teknik olarak ‘rock’un geçen kırk yıl içerisinde aldığı biçimler bundan sonra ne olacağı konusunda da bize ciddi ipuçları veriyor. kırk yıl içerisinde yaklaşık 150 alt tür oluşturmuş rock. birçok alt tür, bir başkası ile kesişmiş, birbirinden ayrılmış, içinden başka türler çıkarmış. oturup ‘rock’la ilgili yazı yazmak bu açıdan bakıldığında çok da kolay değil… folk rockprogressive rockalternative rock,indie rockbritpoppunkfunk metalhard rockheavy metalgrungegarageundergroundrap metalthrash metalblack metalgothic metaldoom metalhardcorenew wavepop/rockacid rock… bunları tek tek, gerek teknik gerek felsefe olarak değerlendirmek, önemli temsilcilerinden örnekler vermek, büyükçe bir kitabın sayfalarını da aşacaktır. yazı boyunca dönemler ve alt türler incelenirken anlattıklarımıza yardımcı olması açısından bazı grupların, kişilerin ismini andık. metallicagibi, cranberries gibi, alanis morissette gibi ismini anmadığımız pek çok grup ve sanatçı da oldu. bunu yapmamızda yine işlenen konunun genişliği etkili oldu. konunun genişliği nedeniyle söylediklerimiz sanırız anlaşılmıştır.

yazı boyunca ‘rock’un anavatanı olan ingiltere ve abd dışındaki ülkelerdeki gelişimine değinmekten özellikle kaçındık. bu, birçok şeyin birbirine karışmasına neden olacaktı. çok rahat bir şekilde anlaşılabileceği gibi ‘rock’la birlikte onlarca ülkede onlarca alt tür ortaya çıktı. ingiltere dışında öncelikle kıta avrupa’sına daha sonra da bütün dünyaya yayılan rock, ülkemizde de yerel motiflere dayanan yeni bir tür ortaya çıkardı: “anadolu rock/pop” olarak adlandırılan bu alt tür, batıda ortaya çıkan ‘rock’u temel alıyor ama ezgilerde ülke topraklarına yaslanıyordu. türkiye topraklarında ‘rock’un ortaya çıkışı, geçirdiği aşamalar ve bugün geldiği durum başlı başına başka bir araştırmanın konusunu oluşturacaktır. ‘rock’un hemen her ülkede benzer bir sürece girdiğini biliyor olmak şimdilik yeterli olur.

‘rock’u anlatırken ortalama olarak on yılda bir ortaya çıkan “yeni” ve kendini yenileyen alternatif türlerin, kısa süre içerisinde “moda” haline geldiğinin, bunun da endüstri tarafından pazara soluk aldırması için kullanıldığının altını çizdik. müzik endüstrisi bu kapitalist karakteriyle her zaman böyle oldu, bu sistem olduğu sürece de endüstrinin davranışı yine üç aşağı beş yukarı bu şekilde olacaktır. deneysel çalışmaları, bazen var olana olan tepkinin bazen de bir arayışın sonucu olarak ortaya çıkan “yeni” ürünleri pazar haline getirmenin ve bundan para kazanmanın oldukça zor olduğu gibi bir gerçek de var. sistem şu şekilde işliyor: deneysel çalışmalar genellikle küçük yapımcıların, ülkemizde de örnekleri bulunan “idealist” müzik şirketlerinin sırtına yükleniyor. riski alan küçük işletmeler zor koşullarda bu “yeni” olanı piyasaya sokmaya çalışırken olanakların azlığı nedeniyle çoğu kez yeniliyor, geriliyor. az da olsa başarı kazanan yapımları tekeller satın alıp bu “yeni” olanı bir anda moda yapıyor, milyonlara varan satış rakamlarına ulaşıyor. tekeller kazanıyor, piyasa geçici bir nefes alırken tüketici “yeni” bir sürecin kültürel etkisi altına giriyor. rock, buna en çok tanık olan müzik türlerinin başında gelir.

büyük bir çoğunluğa göre ‘rock’un 60’lı yılların başında ortaya çıkışından 70’li yılların ikinci yarısındaki “serseri” ‘punk’a kadar olan dönem ‘rock’un altın dönemi olarak adlandırılır. bu dönem, aslında, bir tür tanımlaması içermeyen “klasik rock” ifadesiyle anlatılır. beton mahallelerde yaşayıp fabrikalarda çalışan insanların köye dönüş özleminde olduğu gibi ‘rock’un “altın dönemi”ne övgüler düzülür. eskinin kalitesi göklere çıkartılırken bugünün kalitesizliği yerilir. böyle olunca da hemen her “yeni” grup eskilerden ünlü bir şarkıyı “cover” yapar, video klipler çekilir ve tekrarlamacı müzik de nihayetinde kendini tekrar eden bir müziğe dönüşür.

bugün aradan geçen onca yıla rağmen “seçki” albümleriyle, “best of“larla pazar diri tutulmaya çalışılıyor. yeni kuşaklara pink floyddinlemeden, beatles dinlemeden gerçek bir “rocker” olunamayacağı anlatılırken, nirvana‘nın efsane solisti “kurt cobain” tişörtleri hala yok satıyor. aslında değişen bir şey yok, sistem kendini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor.

endüstri ne derse desin rock ortaya çıktığı dönemdeki “muhalif” ya da “alternatif” kimliğinden bir hayli uzaklaşmış durumda. ama rock, bize göre hala, kültürel bağlarını ailelerinden gitgide daha erken yaşlarda koparan gençlerin bütünleşme ve yetkinleşme sürecini ifade ediyor. çeşitlilik, gençliği kendi kültürüyle, kendi kahramanlarıyla ve kendi kavgalarıyla var olan ayrı bir toplum haline getirir. sistem ise gençliğe gelecekteki “tüketici” görevini öğretir: kurallara boyun eğmek, dünyadaki her şeyi sahiplenmeye çalışmak fakat bununla birlikte yetişkinlerden kendini ayırmak için de “yeni”nin peşinde koşmak. böylece, sistem tarafından, hem gençliğin doğal muhalif-aydın yapısına engel konmamış, ama kontrollü kılınmış, hem de rock gibi gene doğası gereği muhalif-isyankar bir misyonu olan müzik, tehlikeli kulvarlara sokulmamış olacaktır. yine de, bu döngüye giren her genç bireysel de olsa özgürlüğün kanallarını bir parça aralayabilmiş demektir. elbette, bu özgürlüğün grup ya da toplumsallaşması bireyin, bir sonraki pratiği ile ilgili olacaktır. müziğe, bir mücadele ve devrimci pratik ve görevleri tamamlama alanı olarak bakılamayacağı ortadadır. fakat bu pratik toplumsal ve mücadeleci kimliği başlatacak olan, bireysel özgürleşme hareketine kaynaklık eden, en azından bunla sınırlı olarak bırakılmaya çalışılan, ‘rock’, gene ezber bozan, sistem dışına taşan o ruhu ile toplumsal duyarlılıkları ve örgütlü mücadele gereksinimlerini de, bireyde yaratmak durumundadır. ne mutlu ki, dokusu da, kökeni de, geleceği de buna uyumludur.

müzik artık bir ilişki biçimidir, kimliktir. bugün “ne tür müzikten hoşlanıyorsun?”, “kimi dinliyorsun?” sorularına verilen cevaplar ister istemez bir tavrı, bir duruşu, kimliği ifade etmektedir. bir şeyin kalitesinin onun çok satıp-satmadığıyla ölçüldüğü günümüzde bu tür sorulara “iyi” ve “doğru” cevaplar vermenin ne kadar zor olduğu sanırız gözlerden kaçmayacaktır.

rock; çırpınıyor ‚Äìher zaman çırpınıyordu-, yenileniyor ‚Äìher zaman yenileniyordu-, karmaşıklaşıyor ‚Äìher zaman karmaşıktı- ve yaşıyor… ve biz hala john lennon‘un “düşle”sindeki gibi umutluyuz:

“cennetin olmadığını hayal et / denersen kolay olduğunu göreceksin / altımızda cehennem yok / üstümüzde sadece gökyüzü / tüm insanların bugün için yaşadığını hayal et /

ülkelerin olmadığını hayal et / zor değil / uğruna öldürecek ve ölecek bir şeyin olmadığını / din de yok / tüm insanların barış içinde yaşadığını hayal et /

hayalperest diyebilirsin bana / ama tek değilim ben / umarım bir gün sen de katılırsın bize / ve bir bütün olur dünya o zaman

malın ve mülkün olmadığını hayal et / merak ediyorum, yapabilir misin bunu? / ne açlık var ne aç gözlülük / bütün insanlar kardeş / bütün insanların dünyayı paylaştığını hayal et”

kaynakça
gürültüden müziğejacques attali, ayrıntı yayınları
wikipedia, the free encyclopedia
rockepedia, the encyclopedia of rock music
ekşi sözlük

Müzikte Sol Çizgi

yaşamı politikadan ayıramamanın doğal sonucu olarak, yaşamın müzikle anlatılmasının bu topraklardaki tarihine soldan baktığınızda göreceğiniz şeydir, müzikte sol çizgi. “neler vardı ve neler yapıldı?” sorularına verilecek yanıtlar, “ne olmalı ve nasıl olur? ” sorularına doğru yanıtlar gelmesini sağlayacak belki de. çizgiye bakıp, onu izleyip doğru yanıtları bulmak gerek önce.

12 eylül’ün kültürel etkileri 1990’dan başlayarak 2000’li yıllara doğru kendisini çok daha şiddetli bir şekilde göstermeye başladı. yıllar içerisinde “aydın”ın, “sanatçı”nın tanımlanmasında şaşırtıcı ve şaşırtıcılığından daha çok da tehlikeli sayılması gereken değişiklikler ortaya çıktı. edebiyattan sinemaya, tiyatrodan müziğe, sanat alanında kimsenin yıllar önce tahmin bile edemeyeceği kadar çok şey değişti. korkak, sinik, liberal bir aydın-sanatçı kuşağı yaratılırken sanatlarından etkilendiğimiz, esinlendiğimiz önceki kuşaklar direnerek üretmek yerine orta bir yolu ya da daha açıkçası teslim olmayı seçtiler. bugün “sol” kimliklerini koruduklarını söyleseler de kime hizmet ettikleri, eserlerinde neyi anlattıkları bulanıklaştı ve geldiğimiz noktadan bakıldığında onların nerede durduğu apaçık ortaya çıktı. bu “eski” kuşağın değerlendirilmesi bir yana, 1990’ların ortalarına doğru grup yorum’un başlattığı akımdan etkilenerek ortaya çıkan ve diğerlerine göre daha “yeni” olan ama bütün söyleyeceklerini bir anda söyleyip tekrar ortadan kaybolan müzisyenler, gruplar da çıktı bu ülkede. bugün esemesi bile okunmayan, eskisiyle yenisiyle her kesimden sanatçının yaşadığı kısırlıktır beni bu değerlendirmeyi yapmaya iten.
 
nereden nereye geldik?

ülkemizde çıkış olarak muhalif ve daha sonra giderek politize olan müzisyen tipi 1950’lerin sonlarında belirmeye başladı. ruhi su ile ortaya çıkan bu yeni müzisyen-sanatçı tipi, yaşadığı dönemin politik gelişmelerine sırtını dönmüyor, üretimlerini gittikçe gelişen devrimci etkinliklerin içerisinde oluşturuyordu. “aşık” tarzı o yılların en önemli muhalif müzikal çizgisini oluşturuyordu. alevi kökenli “aşık” müziği en büyük çıkışını 1960’lı yıllarda yaptı. ali izzet özkanaşık ihsanimahzuni şerifaşık nesimi çimen gibi müzisyenlerin alevilik temelinde ve dil olarak pir sultan abdal‘a dayanan müzikal çıkışları ülkemizdeki devrimci gelişmelerle birlikte ele alınmalıdır. 1970’lerle birlikte gelişen sol muhalefet, sanatçıları da etkilemişti. “ulaş’a ağıt“, “şarkışla“, “kızıldere“, “amerika katil“, “erim erim eriyesin” gibi pek çok türkü, devrimcileri anlatmak için ozanların gönüllerinden dökülüverdi. 80 öncesi yaşanan sınıf savaşı ve faşizme karşı halk hareketlerinin getirdiği ortam ülkemizde pek çok düşünceyi, alışkanlığı sarstığı gibi müzikte de eskimiş anlayışları kırarak yerine yeni bir anlayışı yerleştirdi. keza faşizmin kitle katliamlarına başlaması ile birlikte bu kesimlerde -toplumcu duyarlılık adına- bir “gerileme”yi değil faşizmin saldırılarına cevap veren, devrimcileri öven ve muhalif kimliğini kaybetmeyen bir tarzı gördük. faşizme karşı devrimci muhalefet, kendisiyle birlikte müziğini ve sanatını da geliştirmenin en güzel örneklerini verdi.

dönemin “şehirli” aşıkları da vardı. rahmi saltukzülfü livanelimehmet koç ve sadık gürbüz gibi doğrudan bir örgütlü sanatçı tavrını benimsemeseler de dönemi ifade eden birçok devrimci esere imza atan sanatçıları görebiliriz. yine batı formlarına daha yakın çalışmalar yapan cem karacaedip akbayramselda bağcan gibi sanatçıları da bu gruba dahil edebiliriz. peki, bu son gruba giren sanatçıların politik olarak tercihleri gerçekten bu muydu? bugünden baktığımızda bu soruya cevap vermek gerçekten ama gerçekten çok zor görünüyor. en basit deyimiyle etkilendiklerini ve etkilediklerini söyleyebilirim. bilim bize o dönemi kendi koşulları içerisinde değerlendirmeyi öğretiyor ve bu tür bir değerlendirme yapıldığında da sorunun temel noktasının “örgütsüz olmak” olduğu görülüyor. kendisini örgütler üstü, sınıflar üstü görme alışkanlığından olsa gerek 12 eylül’le birlikte kolayca savrulan bu sanatçılardan bugün pek azı aynı çizgide durabiliyor. dönemin “sazı silaha, sözü mermiye” dönüştürmeyi başarabilen pek çok sanatçısı, 12 eylül’le birlikte karanlık dehlizlerde epey yol aldı.

bu yazının temelini oluşturan ve belki de en sonunda sormam gereken soruyu ben baştan sorayım: peki ülkemizdeki devrimci ve toplumsal muhalefet -çok söylenegeldiği üzere seksen öncesine nazaran- düşmüşse ne yapmak gerekir? öyle ya, sokaklarda yüz binler yürürken devrimci marşlar söylemek pek zor olmasa gerek. peki, sokaklarda yüz binlerin yürümediği anlarda bir sanatçı ne yapmalıdır? bugün kim ne yapıyor? görevi devralmak ve mirası devralmak arasında çok fark olduğunu düşünüyorum. bugün yaşadıklarımız, bu görevin parmakla sayılacak kadar az sanatçı tarafından devralındığını ve mirası da bunun dışında kalanların har vurup harman savurduğunu doğruluyor.

aşıklar birer birer ölüyor. yerlerine yetiştikleri düşünülenler ise dar bir alevilik temelinde müzik yapmayı sürdürüyor, hatta devlet sanatçısı unvanlarıyla sahnelerde boy gösteriyorlar. her konserlerinde mutlaka bir mahzuni şeriftürküsü söylüyor, ona övgüler düzüyor, varını yoğunu bağlamanın tekniğini geliştirmeye harcayıp politik görevlerini ise hiç mi hiç önemsemiyorlar. bugün hepsi teknik olarak mahzuni şerif‘ten çok daha iyi bağlama çaldıklarını düşünüyor olabilirler fakat sonuçta onun basit ama güçlü ezgileri üzerinden prim yapıyorlar.

“eskiler” nedense hep “eski” türkülerini söylüyorlar ve bu şarkılar konserlerde çakmaklar yakılarak, meyhanelerde bardaklar tokuşturularak bayağı bir “romantizm”e meze ediliyor. yeniye ilişkin söyledikleri ise 1993 sivas katliamı‘ndan öteye gitmemektedir. kaldı ki bu katliamın üzerinden de tam 11 yıl geçmiştir ve sanki bu 11 yıl boyunca üzerine şarkı yakılabilecek hiçbir gelişme yaşanmamıştır. sanki artık kimse ölmüyor ve artık hiçbir yoksulun üzerine “ince ince bir kar” yağmıyor, her yer güllük gülistanlık. tekniğin-biçimin sorunları içeriğin çok ötesinde başat bir sorun olarak karşımıza çıkarılıyor.

en devrimci olanı, alttan alta ve hatta açıkça yılgınlığı anlattığı için, bilinçsizce neredeyse ‘en iyi’ olarak kabul ediliyor. tükenmekten, bitmekten, yenilmekten, sahipsiz kalmaktan, acılarla koyun koyuna yatmaktan bahseden onlarca “devrimci” şarkı var ortada. inanılmaz bir özgüvensizlik, halkla kucaklaşamamanın getirdiği bir “adam sende”ciliğin, vurdumduymazlığın geleceği nokta; bireyi yüceltmek ve halk küçümsemekten başka bir şey olmayacaktır.

direniş kendi sanatını yaratır ve kural olarak yenilgi de tıpkı bunun gibi, böyle bir ‘hak’ka sahiptir. 12 eylül, işte bu kuralı doğrularcasına ortaya, yenilen bir kuşağı ve onun pespaye ürünlerini dökmekten geri durmadı. “mahpuslarda duruldum ben” diyen sanatçıların çokluğuna bakarak, mahpus bile olmayanlar için konuşmak artık bir şey ifade etmiyor.

peki, nerede kaldı halk festivalleri, devrimci geceler? neden kimse marş söylemiyor? marşı kaba slogancılıkla suçlayanların marşın yerine konması gerekeni hala söylemediklerini düşünüyorum. yerine içtenlikle bir yenisi koyulsa ya da önerilse söyleyecek bir şey kalmayacak ama bütün bunların yerine türkü bar, kokteyl, yemekli-içkili geceler koyulduğunda ister istemez sorular da kafamı kurcalamaya devam ediyor.

kendi örgütlülüğü-örgütsüzlüğü bir tarafa, ilericisine, devrimcisine ağıt bile yakamayan bir sanatçı tipi günümüzün gerçeğidir. bırakın devrimcisini, günlük yaşam içerisinde depremle, selle, trafikle, açlıkla ölen bir halk için bile, ne yaptıkları, hala bir muammadır. anılarla yaşayamazsınız. “aldırma gönül” otuz yılı aşkın bir süredir söylenen ve çok sevdiğimiz bir şarkıdır. anlamlıdır, her satırı pek çok insanı sarsacak kadar güçlüdür. “aldırma gönül“, “vur ulan köpek dölü“, “1 mayıs” birer nostalji değildir. bu şarkılardan hareketle pek çok şarkı ve marş hala güncelliğini koruyor ve biz yenilerini buna eklemek zorunluluğu ile karşı karşıyayız.

bu yazı, yakın tarihimizin müzik temelinde bir değerlendirmesini yapmak amacıyla hazırlandı. olayları ve kişileri değerlendirmenin ötesinde bir “görev” zorunluluğudur beni bunu yazmaya iten. kimse kendisini kandırmasın, sıradan bir bakışla her şeyin yolunda gittiğini düşünebilirsiniz ama yolunda gitmeyen bir şeyler var. bu “bir şeyler” ise çok ciddi.

bu kadar uzun bir girişten sonra isterseniz başlayalım…

“devrimci” aşıklar
ülkemizde sol-devrimci müziğin temellerini sol muhalefetin yükselmeye başladığı 60’lı yıllarda buluruz. bu tarihten çok önceleri pir sultan abdalköroğludadaloğlu ve pek çok benzerinde ortaya çıkan halkçı, toplumcu ve muhalif halk ozanı tiplemesi 60’lı yıllara gelindiğinde yeni bir döneme girdi. sonraki yıllarda etkisini sürdüren ve 80’lerin sonuna doğru ‘devrimciliği’ni yavaş yavaş kaybeden bu yeni akımın kökleri 15. yüzyıla kadar uzanır. temelinde taşlama ve yiğitliği konu alan aşıklık geleneği alanı, yalnızca bu iki temel vurgu ile sınırlanmıyordu. daha çok osmanlı yönetici sınıfı ile olan çelişkilerin temelinde yer aldığı bu müzikal söyleyiş o dönem içerisinde çelişkiyi en derinden yaşayan “alevi” toplumunda kendini yaratıyordu. bahsettiğimiz döneme yaşadıklarıyla kaynaklık eden, o dönemin öncüsü olarak göstereceğimiz ilk kişi kuşkusuz pir sultan abdal olacaktır. pir sultan abdal, alevi inancına sahip, bu inancından dolayı osmanlı tarafından dışlanan bir kişilikti. bununla birlikte halk müziğinin osmanlı döneminde asıl belirleyici özelliği tasavvuf, ölüm, doğa ve zaman gibi konuları temel almasıydı.

cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise, bu geleneğe kısmen sahip çıkıldığı söylenebilir. türkiye radyolarında bu tür aşıkların türkülerine yer verilmesi, aşıkların bu kurumda memur olarak görev yapması ve türkülerinin radyo repertuarına alınması örnek olarak gösterilebilir. ama osmanlı döneminde olduğu gibi cumhuriyet döneminde de aşıkların düşüncelerine olan baskıların ortadan kalkmadığı gerçeği ise hiçbir zaman geçerliliğini kaybetmeyecekti.

isyancı gelenek, yüzyıllar boyunca işte bu binlerce aşık tarafından sürdürüldü. kendi içinde okul özelliği taşıyan bu usta-çırak ilişkisi 60’lı yıllara geldiğinde ise kendisini çok farklı bir misyonla iç içe gördü. o döneme kadar alevi deyişleri okumak, yaşanılan baskılara ve yoksulluğa tepki göstermek, hükümetler tarafından her zaman korkuyla bakılacak bir durumdu ve bu özelliğiyle tehlikeli görülüyordu. fakat yeni durum, aşıkları devrimci faaliyetler ve konserler gerçeği ile karşı karşıya bıraktı.

ruhi su işte bu dönemde dört yüz yıllık aşık geleneğinin en gelişmiş örneği olarak karşımıza çıktı. eğitimli sesiyle geleneğin içerisinde önce yadırganan ve sonrasında da çok sevilen bu sanatçı ülkemizde devrimci müziğin ilk öncüsü olarak düşünülmelidir. su, 1940’larda başladığı müzik serüveninde batı müziği ile geleneksel halk müziği arasında özenli ilişkiler kurdu. sol müzik geleneği içerisinde ondan etkilenmemiş hiçbir sanatçı ya da grubun olmadığı gerçeği bu öncü rolünün önemini kanıtlar niteliktedir. su, devrimci müziğin temellerini 1940’larda atmıştı ve batı müziği eğitimi de almış olması bu geleneğe bir yenilik getirmesini sağlamıştı. su, bu kişisel deneyimleriyle “aşık”lık geleneğini farklı yerlere taşıdı, geleneğe yeni halkalar ekledi. onun bu özellikleri dönemin türkücüleri ve müzik grupları tarafından göz ardı edilemeyecek bir kaynak oluşturdu. su, sağlam bir batı müziği eğitimi almış olmasına rağmen, türkü ya da şarkı söyleyen kişinin kendi doğal üslubuyla ve tarzıyla müzik yapmasını savunuyordu. 1975 yılında kurduğu “dostlar korosu“yla koral müzik anlayışına yeni boyutlar kazandıran su, kurduğu koroyla çok sesliliği gündeme getirmiş ve bu anlayış da halk tarafından beğenilmişti.

ruhi su devrimci duruşu nedeniyle baskılardan nasibini almış, dönemin hükümetleri tarafından daradikalsolcupolitik yaşam tarzıyla hedef tahtasına oturtulmuş bir sanatçıydı. 1951 yılında koroda yer alan ve daha sonra eşi olacak olan sıdıka su ile birlikte tutuklandı ve istanbul sansaryan han‘da tam beş ay boyunca büyük işkenceler gördü. aldığı cezalar sonucu 1958 yılına kadar harbiye ve adana hapishanelerinde yattı. hapishanede kaldığı yıllarda bağlama çalarak üretimlerine devam etti, üretimleri sol kesim üzerinde büyük etkiler yarattı. tedavisi için yurtdışına çıkışı engellenen su, 1985 yılında yaşama gözlerini kapadı. üretimleri ve yaşamıyla, bugün çok ciddi bir devrimci tarzın temelini oluşturan bu devrimci sanatçı, ülke topraklarına çok büyük bir miras, kendinden sonra gelenlere de yine aynı büyüklükte bir görev bırakmıştı.

ruhi su’nun batı ve şehirli yanına rağmen, döneme damgasını vuran diğer pek çok aşık, geleneğe bağlı bir “kır” vurgusu taşıyordu. bu isimlerin başında ali izzet özkan‘ı sayabiliriz. o da diğer aşıklar gibi saz çalıp türkü söylemeye küçük yaşlarda başlamıştı. 1940’lı yıllarda halkevleri ile ilişki kurmuş, köy enstitülerinde saz öğretmenliği yapmış ve eserlerinde yoksulların sorunlarına ortak olmuştu. alevilik inancını müziğine yansıtan bir usta-çırak okulundan geliyordu. daha sonraları devrimci-demokrat gecelerde verdiği konserlerle politik bir yaşam tarzını benimsemeye başladı. deyişlerin yanı sıra yazdığı taşlamalarla yüzlerce yıllık geleneği sürdüren özkan, politik yaşamı benimsemiş olması nedeniyle dönemin iktidarları tarafından baskıya maruz kalanlar arasındaydı. buna rağmen bu yaşamından asla vazgeçmedi. bedel ödemekten kaçınmadı.

aşık ihsani, aşıklar arasında 70’li yılların incelenmeye değer en değişik prototipini oluşturur. aşık ihsani de yine ali izzet özkan gibi yaşamı boyunca savunduğu değerler nedeniyle baskılar, yasaklar ve tutuklamalarla karşılaşmış ama o da diğer aşıklar gibi bu baskılara boyun eğmek yerine devrimci düşüncelerinden ödün vermeyen bir yol izlemişti. aşıklığa 1947 yılında deyişler yazarak başlayan aşık ihsani, 60’lı yıllarda gelişen devrimci-demokrat örgütlenmeler içinde aktif rol almaya başladı. anadolu’yu karış karış gezen aşık, sosyalist düşüncenin yaygınlaştırılması için büyük emekler harcadı. devrimci gençliğin ilgisini çekmeyi başardı. sayısız devrimci-demokrat gece, konser ve etkinliğe katıldı. yaşanan eşitsizlik ve adaletsizliklere, militan bir tarzda karşı koydu. piyasaya çıkan plakları ve kitapları toplatıldı, cezalar aldı ve uzun yıllar pasaport alamayarak yurtdışına çıkışı engellendi. aşık ihsani bütün bunların yanı sıra yurtdışında da tanınarak dünyanın en önemli politik aşıkları arasında yer almayı başardı.

ülkemiz topraklarında kendinden en çok söz ettiren, besteleri en yaygın olarak onlarca sanatçı tarafından albümlere okunmuş aşık, kuşkusuz mahzuni şerif‘tir. mahzuni şerif de az önce saydığımız diğerleri gibi aleviydi. 1953 yılında saz çalıp türküler söylemeye başlamış, türkülerinin konularını da kuşkusuz ezilen, yoksul halkların yaşamı ve alevilerin dışlanmışlığı oluşturmuştu. astsubay okulunda eğitim gören ve orduda göreve başlayan mahzuni şerif daha sonra bu görevinden atılacaktı. 1962 yılında sahneye çıkan mahzuni şerif, yine diğerleri gibi dönemin devrimci-demokrat örgütlenmelerinde aktif rol oynamaya başladı. baskılar, tutuklamalar ve yasaklar mahzuni şerif’i gerileten değil, motive eden unsurlar olmuştu. mahzuni şerif, kendini pir sultan abdal, davut sulari ve aşık veysel‘in çırağı olarak görüyordu. aşık veysel ile birlikte köy köy dolaşarak türküler derlemişti. yakın zamanda kaybettiğimiz bu aşık, bugün türkücüsünden popçusuna, deyiş söyleyeninden rockçusuna kadar pek çok kişinin söylediği inanılmaz güzellikte eserler yaratmıştır.

nesimi çimendavut sularimuhlis akarsuali ekber çiçek gibi daha pek çoğunu sayabileceğimiz bu gelenekçi aşıkların küçük farklılıklar taşısa da hepsinde ortak olan özellikleri şu şekilde sayabiliriz:

1- 60’lı ve 70’li yılların aşıkları usta-çırak ilişkisi içerisinde yetişmiş gelenekçi söz ve saz şairleridir.
2- birkaçı dışında büyük bir çoğunluğu alevi’dir, eserlerinde alevi inancına yaslanmışlardır.
3- konuları toplumcudur. yoksulluk ve sosyal eşitsizlik eserlerinin en belirleyici yanlarıdır.
4- hemen hepsi dönemin politik devrimci-demokrat örgütlenmelerinde yer almışlardır. bizzat örgütlü olmuşlar, örgütlülüğü savunmuşlardır.
5- sosyalizmi benimsemiş ve eserlerinde, katıldıkları etkinliklerde sosyalizm propagandası yapmışlardır.
6- baskı ve yasaklamalar karşısında pasif ve gerileyen değil aktif ve direnen bir tarzı benimsemişlerdir.
7- geleneksel olarak bağlama ile birlikte çalıp söylemişlerdir. pek azı eserlerini orkestra ile birlikte seslendirmiştir.
8- selda bağcanedip akbayramcem karacazülfü livaneli gibi “gelenek” dışındaki gençleri etkilemiş, onlara esin kaynağı olmuşlardır.

aşıklar, kitle iletişim araçlarının bugüne kıyasla çok daha geri olduğu 60’lı ve 70’li yılların büyük propagandistleri olma özelliğini de taşıyorlardı. 12 eylül’le birlikte bu gelenek, yavaş yavaş politik gücünden uzaklaştı. eskiler birer birer yaşama gözlerini yumarken, “usta-çırak” okulundan yetişen yenileri, bu büyük devrimci geleneği dar bir alevilik ve halk müziğinin teknik sorunları arasında kısır bir yere oturttular. birer birer “devlet sanatçısı” olan bu çıraklarla birlikte “gelenek” bugün var olup var olmama savaşı veriyor. 12 eylül’e ve bu “çırak” aşıklara daha sonra değineceğiz.

bağlama ve gitarın birlikte çalınışı sihirli bir buluş olsa gerek. 1960’larla birlikte yan yana gelen bu iki çalgı gizemli bir köprünün iki ayağı olmuştu. bağlama doğu mistizmiyle birlikte anadolu geleneğini, gitar da batıyı temsil ediyordu. o günlerde türkiye gençliği batı ile tanışıyor, sosyal-kültürel pek çok alanda batıyla aynı havayı solumaya başlıyordu. müzikte de mahzuni şerifali izzet özkan gibi gelenekçiler dışında yeni bir kuşak ortaya çıkıyor ve işte bu bağlama-gitar birlikteliğiyle ifade edilen bu yeni tarz, albümlere, konser salonlarına taşınıyordu. yukarıda işlediğimiz “devrimci aşıklar”ın aksine daha şehirli olan bu yeni kuşak, o yıllarda bugünkü popüler müziğin temellerini attıklarının belki farkında değillerdi. farkında oldukları; bu yeni tarz kulağa çok hoş geliyordu, kısmen ulusal, kısmen başka halkların müziğiydi.

batı sazlarıyla yerli motiflerin iç içe örgüsünden ortaya çıkan bu müzik türünün çıkış noktası olan bu dönem, aslında birçok ayrışmanın yaşandığı bir dönemdi. sadece batı çalgıları kullanarak ingilizce ya da fransızca şarkı söyleyenler başlı başına bir grubu ifade ediyordu. çoğunlukla aslı fransızca olan şarkılara türkçe sözler yazarak “aranjman” kültürünü yaratanlar bir başka grubu. arabesk yeni filiz vermiş, halk müziği de trt’nin boyunduruğundan kurtulma çabaları veriyordu. işte tam bu dönemde ortaya çıkan bu şehirli gençler yeni bir tarzın ilk habercileriydi. fikret kızılokmoğollarcem karaca,edip akbayramselda bağcanbarış manço işte bu yeni dönemin bağlamalı-gitarlı sanatçılarıydı. bu akıma araştırmacılar “anadolu pop” demeyi uygun buluyorlar. aynı bağlama-gitarda olduğu gibi, geleneği ve dönemin popüler müziği “rock”u birleştiren bu gençler aynı zamanda politik tercihlerini de ortaya koymaya başlamışlardı. özellikle selda bağcan ve edip akbayram “şehirli” müziklerinin kaynağını mahzuni şerif‘in “geleneksel” müziğine yasladılar. “ince ince bir kar yağar fakirlerin üstüne” gibi onlarca türkü, artık gençler tarafından tek başına bağlama ile değil bir rock orkestrasının temelini oluşturan gitar, bas ve davul ile birlikte çalınıp söylenmeye başlamıştı. daha çok grup olarak çalan bu gençlere, şehirli ozanlar olarak zülfü livanelisadık gürbüzve rahmi saltuk gibi isimler de eklendi. kökeni tam anlamıyla anadolu halk müziği geleneğine yaslanan ama müzikal açıdan kendine özgü bir çokseslilik tarzını süreç içerisinde geliştiren bu isimler geniş bir sol gençliği etkilemeyi başarmışlardı. şehirlerde kırlarda vurulan, hapishanelerde katledilen devrimcilerin yaşıtları olan bu gençler, onların öykülerini işte bu geniş müzik yelpazesi içerisinde anlatmaya başladılar.

özellikle zülfü livaneli bu isimler içerisinde üzerinde özenle durulması gereken bir isimdir. 12 mart’la birlikte yurtdışına çıkmak zorunda kalan zülfü livaneli yurtdışında yayımladığı albümlerle ülkedeki sol gençliğin ilgisini çekmiş, başta nazım hikmet olmak üzere devrimci-demokrat şairlerin şiirlerinden bestelediği şarkılarıyla dünya çapında tanınan bir sanatçı durumuna gelmişti. farklı ve ciddi bir müzikal arayışın sonucunda ortaya çıkan zülfü livaneli albümleri dönemin etkisini bugünlere kadar sürdüren en başarılı çalışmalarıdır. grup yorum‘u ve diğerlerini etkileyen sanatçıların başında gelen livaneli, geleneksel türküleri doğrudan söyleyerek bir yorumcu olmak yerine dönemin güncel ruhunu yansıtan, politik hassasiyeti öne çıkaran sözler de yazdı. yurtdışında olmasının getirdiği bazı avantajları da kullanan zülfü livaneli batılı müzisyenlerle birlikte bambaşka bir müzikal tarzı ülkemize soktu. ülkemizdeki sol-devrimci müzik denildiğinde ruhi su’dan sonra sayılacak isimlerin başında yer alan sanatçı 12 eylül’le birlikte ciddi bir savrulma yaşamış, bütün sola baskılar artarken kendisine önce trt’nin kapıları açılmış, bugün de burjuvazinin akıl hocalığını yapan bir liberal durumuna gelmiştir. 70’li yılların devrimcilerini “parka“sıyla, emekçilerini “tamirci çırağı“yla anlatan cem karaca örneğinde olduğu gibi zülfü livaneli de bir dönem sonra yaptıklarını artık savunamayacak duruma geldi. sadık gürbüz ve rahmi saltuk ise bütün samimi çıkışlarına rağmen 12 eylül’ün ardından kimliklerini koruyamamış, üretememiş, kendilerini yenileyememiş, yalnızca belirli bir kesimin ilgilendiği bir marjinalliğin ortasına düşmüşlerdir. rahmi saltuk her şeye rağmen 1980 sonrası ilk kürtçe albüm olma özelliği taşıyan “hoy nare” ile birlikte olumlu bir tavır çizmeyi başarabilmiş ender sanatçılardandır. bu çıkışı da kısa sürmüş ve bugün pek çokları gibi gündemin çok uzağında bir yaşam içerisinde kalmıştır.

12 mart’ın sola ve aydınlara doğrudan dayattığı maddi ve manevi baskıdan kurtulan geniş halk kesimleri 70’li yılların ortalarında tekrar meydanları doldurmaya, devrimciler örgütlenme alanlarını genişletmeye başlamıştı. toplumsal duyarlılıkla başlayan ciddi bir “muhalif” güç ortaya çıkmış, bu muhalefet kısa süre içerisinde dönemin müzisyenlerini de içine almıştı. devrimci gecelerde sahneye çıkan gelenekçi “devrimci aşıklar” ve bu yeni genç şehirli ozanlar sayısız başarılı çalışmaya imza atmışlardı. mesajlarıyla, toplumsal gerçekçiliğin önemli ürünlerinin verildiği bu dönem, bugün bile etkisini sürdürmektedir. fakat dönemin bütün bu sanatçıları siyasi yapılardan uzak durmuş, örgütlenme, örgütlü olma kavramına soğuk yaklaşmışlardır. batıda da bolca örneğini gördüğümüz “protest” bir muhalefetin ötesine gidememiş, bu örgütsüzlük de güçsüzlüğü beraberinde getirmiştir.

12 eylül’le birlikte devrimci muhalefet içerisinde yer alan isimlerle, bu isimlerin yaşadıkları siyasal dinamizm, bıçak gibi birbirinden ayrıldı. bu sanatçıların bir kısmı yurtdışına çıktı ve geri dönmedi, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı korkup albüm yapmaktan vazgeçti, albüm yapmak için daha az ya da hiç bedel ödemeyeceği günlerin gelmesini beklemeye başladı. birkaç yıl içerisinde, bütün bir hareketlilik neredeyse tamamıyla ortadan silindi. örgütsüz bu tip sanatçıları motive eden, geniş halk yığınları ve onların örgütlenmeleriydi. 12 eylül işte bu halk yığınlarını baskıyla kontrol altına alınca ve bütün örgütlenmeleri, devrimcileri infazla, işkenceyle, idamla, tutsaklıkla ıslah etmeye başlayınca zaten örgütsüz olan bu sanatçılar da kabuklarına çekilmekten başka bir yol bulamadılar. öyle ki faşizme hapishanelerde direnen devrimcileri duyamayacak kadar çok korkmuşlardı.

devrimci gecelerde binlerce kişiyle birlikte sloganlar eşliğinde marşlar, ağıtlar söyleyen, etkileyen ve etkilenen bu sanatçılar 12 eylül’le birlikte ya derin bir suskunluğun içerisine girdiler ya da olabildiğince “hümanist” bir çizgiye çekilerek “barış”, “kardeşlik” ve “hoşgörü” perdesinin arkasına saklandılar. yasallık izin verdiği sürece devrimci gecelere katılmaya devam ettiler. birer ağabey, abla olarak faşizmi açıktan lanetlemediler ve artık eskisi gibi marşlar okumadılar. televizyonlarda, radyolarda barış mesajları verdiler. yılbaşı programlarında “yeni yılın barış ve mutluluk içinde geçmesini” dilediler ama yalnızca dilediler, her yeni yılın emekçiler için çok daha ağır koşullarda yoksullukla geçeceğini, baskının azalmayıp artacağını bildikleri halde daha fazlasını yapamadılar.

küçük farklılıklar taşısa da bu dönemin şehirli müzisyen ve gruplarının temel özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1- dönemin bütün sanatçıları geleneksel, ulusal çalgıların yanı sıra batı sazlarını kullanmışlardır. dönemin popüler müziği olan “rock”tan etkilenmişler, müzikal yapılarını geleneksel müzik ve batı müziğini buluşturma üzerine kurmuşlardır.
2- mahzuni şerif ve pir sultan abdal başta olmak üzere pek çok gelenekçi halk ozanlarının eserlerini yeni bir müzikal düzenlemeyle seslendirmişlerdir.
3- konuları toplumcudur, yoksulluk ve sosyal eşitsizlik eserlerinin en belirleyici yanlarını oluşturur.
4- nazım hikmetahmed arif başta olmak üzere pek çok toplumcu şairin şiirlerini bestelemişler, sözlerini kendi yazdıkları besteler de yapmışlardır.
5- eserlerinde ve katıldıkları etkinliklerde sosyalist bir dünya propagandası yapmışlardır.
6- baskı ve yasaklamalar karşısında genel olarak pasifize olan bir tutum sergilemişlerdir. örgütlülük düşüncesinden uzak durmuşlardır.
7- “devrimci marş” kavramını ülkemize sokmuş, albümlerinde ve katıldıkları etkinliklerde marşlar seslendirmişlerdir.
8- “devrimci aşıklar” gibi kendilerinden sonra gelecek gençleri etkilemiş, onlara esin kaynağı olmuşlardır.

12 eylül, yetmişli yıllarda büyük ivme kazanan devrimci muhalefetin, özgürlük mücadelesinin önünü kesmek için yapılmış bir askeri darbeydi. devrimciler, ilericiler ve buna bağlı olarak aydınlar, darbeyle birlikte tutsaklık, işkence, her türden baskı ile karşı karşıya kalmış, demokratik talepler ve demokrasi mücadelesi kesintiye uğramıştı. direniş hapishanelerde sürdürülüyordu.

bu dönem, hayatın pek çok alanında olduğu gibi, sanat içerisinde ve buna bağlı olarak müzikte de bir durağanlık ortaya çıkarmıştı. daha önce de yer verdiğimiz sanatçıların pek çoğu cunta tarafından özellikle susturulmuştu. bu sanatçıların bir kısmı ülke dışına çıkarak mülteci bir hayatı seçmiş, kalanlarsa konser ve albüm üretimlerinde tıkanma noktasına gelmişlerdi. bazıları yargılandı, tutuklandı. konserler engelleniyor, müzik şirketleri bu sanatçıların albümlerini yapmaya yanaşmıyordu. gelenekte özel bir yeri olan aşık ve halk ozanları tamamen ortadan kaybolmuştu, denebilir. bunda darbecilerin baskı politikalarının yanı sıra hızlı kapitalistleşme sürecinin halk müziğinin bu dinamik yanını kırmasının da payı olmuştur. aşıkların pek çoğu yurtdışına çıkarak mülteci bir yaşamı seçtiler. müzik ve görece politik çalışmalarına, avrupa’da çeşitli dernekler içerisinde devam ettiler. bu gelenekten etkilenenarif sağmusa eroğluyavuz top gibi sanatçılar yeni bir şey inşa etmeyerek ve ağırlıklı politik bir kimlikten uzak durarak alevi müziği üzerinde çalışmalar yaptılar.

albüm yapan tek isim zülfü livaneli’ydi ama o da artık seçtiği şarkılarda ve şiirlerde devrimci söylemini yavaş yavaş demokrat bir çizgiye çekerek geriliyordu. dönemin karmaşasını, hüznü ve yalnızlığı işlediği şarkılarıyla büyük ilgi görmeye devam etti. theodorakismaria faranduri gibi sanatçılarla albümler yapan ve konserler veren zülfü livaneli’nin adı gitgide bireyselleşme ile anılmaya başlamıştı. siyasal anlamda liberalleşen zülfü livaneli, toplumcu üretimlerinden vazgeçmişti.

dönemin baskı ve tutuklamalarına rağmen çizgisinden ödün vermeyen sanatçılarının başında selda bağcangeliyordu. birçok engellemeye rağmen konserler verdi, kasetler çıkardı. yine edip akbayramda anti-demokratik baskıya karşı oluşan eylemliliklerin hep bir parçası oldu. cem karacamelike demirağşanar yurdatapan gibi sanatçılar darbenin ardından yurtdışına çıkarak uzun yıllar sürgün hayatı yaşadılar.

kısacası yetmişlerde gördüğümüz dinamik, devrimci hareketlilik genel anlamıyla sindirilmişti. genç grupların ortaya çıktığı seksenli yılların ortalarında “eski” sanatçılara ilişkin görüntü bu şekildeydi.

“eski” şarkıcıların yaşadığı bu tıkanmaya rağmen seksenli yılların ikinci yarısından itibaren gençliği etkileyen yeni sanatçılar, gruplar ortaya çıkmaya başladı. çoğunlukla hüzünlü ama muhalefet de içeren şarkılar yapan bu sanatçılar yavaş yavaş dikkat çekmeye başladı. çoğunlukla şarkı sözlerini kendileri yazıyor, bunun yanı sıra enver gökçenazım hikmetahmed arif gibi eski, ahmet telliadnan yücel gibi yeni şairlerin çalışmalarına yer veriyorlardı.

bu dönem içerisinde yeni türkü, çalışmalarıyla dikkat çekmektedir. demokrat bir politik çizgiye oturan, kirli bir dünyaya karşı hüzünlü ve dramatik tepkiler veren şarkılar yaptılar. türk ve batı sazlarının buluşmasıyla ortaya çıkmış bir anadolu-akdeniz müziği eksenindeki bu çalışmalar ne yazık ki geniş halk kesimleri yerine dar bir üniversiteli gençlik içerisinde kendisine yer bulabilmiştir. yine aynı kaynaktan beslenen çağdaş türkü ve ezginin günlüğü de müzik endüstrisinin dayattığı biçimlerden uzak durmaya çalışan, mütevazı, siyasal perspektiflerini ve muhalif kimliklerini koruyan gruplardı.bulutsuzluk özlemi ve mozaik de aynı dönemin benzer kaygılarıyla ortaya çıkan gruplarıydı. biçim olarak daha çok batıya yaslanan bu gruplar da müzik endüstrisinin dayattığı kalıplara karşı çıkıyor, sol tavrı korumaya çalışıyorlardı.

özgün müzik
yetmişli yıllar boyunca (ve hala) aydınlar tarafından küçümsenen “arabesk” müzik formları ve özellikle bu müziğin vokal tarzı, 12 eylül’ün ardından varoşlara yerleşmiş halk müziği geleneğiyle buluşmaya, bunun sonucunda da o güne dek hiç rastlanmamış bir müzik türünü ortaya çıkarmaya başlamıştı. unkapanı tarafından “özgün müzik” olarak adlandırılan bu müzik türü kısa süre içerisinde ilgi görecek hatta içerik ve biçim açısından benzemese bile o tarihten sonra her türlü sol, muhalif müzik “özgün müzik” olarak anılmaya başlanacaktı. kente göçün, varoşlara yerleşmenin ve özellikle 12 eylül öncesinin yüksek devrimci-muhalif yaşam biçimiyle iç içe yaşamanın izleriyle dolu bir müzik türü ortaya çıkmıştı. özgün müzik, köken itibariyle geleneksel halk müziği ve halk kültürü içerisinde yetişen bir gençlik kesiminin, sol bir kimlikle kesiştiği noktada ortaya çıkan bir sound ve anlatım biçimiydi. “özgün müzik” yapan şarkıcıların öyle bir ses rengi ve yorum tarzı vardı ki, ne geleneksel aşıkların yöresel şiveleriyle, ne de kentli pop şarkıcılarının üslubuyla söylüyorlardı şarkılarını. bir de işin içine radikal, devrimci bir tavır girince, tüm bu geçiş dönemine özgü, her temel müzik türünden etkilenen, arabesk bir duyarlılıktan kaçamayan, kendine özgü kentli şivesiyle şarkılar söyleyen ve örneğine hiç rastlanmamış bir tür politik pop çıkmıştı ortaya.

emekçi‘den, zülfü livaneli‘den ve asıl olarak varoşlarda asıl etkisini yaratan arabeskten etkilenen bu yeni müzik türünün en büyük temsilcisi ahmet kaya‘ydı. suskunluğun, içe dönüklüğün ve üretimsizliğin kol gezdiği bir ortamda ortaya çıkan ahmet kaya, arabesk yönelimli birçok müzikal renk ve motifi, muhalif bir içerikle sunmayı başarmıştı. ahmet kaya’nın yaptığı müzik, teknik ve müzikal anlamda tartışmaya çok açıkken aynı ahmet kaya açık bir muhalefet yapıp, yığınla duyarlı genci etkiliyor, biçimlendirebiliyordu. enver gökçe ve hasan hüseyin korkmazgil gibi toplumcu şairlerin şiirlerini arabesk müzik formlarını kullanarak şarkı haline getiren ahmet kaya kendini çok geniş kesimlere sevdirmeyi başarmıştı. şarkılarında, 12 eylül sonrası devrimci-demokrat gençliğin yaşadığı kırgınlıklar, hüsran, hüzün, isyan işleniyordu. ahmet kaya hiçbir örgütlü yanı olmamasına karşın dönemin iktidarlarını kızdıran bir sanatçı durumuna bile gelmişti. aynı kaynaktan kısa bir süre sonra emre saltık,arif kemalferhat tunç gibi sanatçılar da çıkacaktı. hiçbiri ahmet kaya’nın yarattığı karizma ve açık muhalif söylemin ötesine geçemedi ama özgün müzik yıllar boyu etkisini sürdürmeye devam etti. ahmet kaya fransa’da sürgünde trajik bir biçimde öldü.

ahmet kaya ve “özgün müzik”, ağırlıklı olarak geniş muhalif kesimleri seksenlerin ikinci yarısından itibaren etkilemeyi başarmakla birlikte bu kesimlere daha çok yılgınlık, hüzün ve çaresizliği anlattı.

cem karacaşanar yurdatapanmelike demirağ gibi yurtdışında yaşayan sanatçılar bir süre sonra ülkeye geri dönmeye başladılar. fuat sakave ali asker gibi sanatçılar da daha sonra döneceklerdi. ali asker ve şanar yurdatapan dışındakiler ülkeye döndükten sonra kendilerinden bekleneni veremediler ve politik çizgilerini oldukça liberal bir çizgiye çektiler.
cem karaca‘nın dönüşü gerilemeyi anlatması açısından anlamlı olacaktır. karaca sürgünde bulunduğu yıllarda darbe karşıtı platformlarda yer alsa da 1987 yılında dönemin başbakanı turgut özal’ın çağrılarını kabul ederek ülkeye döndü. sol radikal karaca gitmiş yerine ılımlı, liberal, düzenle uzlaşabilen bir karaca gelmişti.

seksenli yıllar bir bütün olarak eskinin dinamik ve devrimci hareketliliğinin sindirildiği, yetmişlerin ünlü sanatçılarının gerilediği, buna rağmen çok değişik türlerde muhalif müzik yapan yeni bir kuşağın ortaya çıktığı yıllardır.

doksanlı yıllar
1990’ların ilk yarısı, türkiye’de devrimci mücadele açısından 12 eylül edilgenliğinin kırıldığı, “savaş”ın yükseldiği yıllar olarak bilinir. mücadele aynı yıllarda kendi sanatını yaratıyordu. grup yorum‘un geniş kitleler tarafından tanınması da bu yıllara rastlar. grup yorum’la birlikte artık tabu olmaktan çıkan kürtçe müzik de en ciddi çıkışını yine bu dönemde yaptı. deyim yerindeyse 90’lı yıllar politik müziğin tekrar yıldızının parladığı yıllardı. bunun bedeli elbette çok ağır olmuştu. baskılar ve yasaklamaların ardı kesilmiyordu. öbür yandan hükümetlerin güdümündeki televizyon kanalları, radyolar ve yazılı basın ise bu politik müziği göz ardı etmeye özen gösteriyordu.

yeni dönem, tüketim kültürü ve ideolojisiyle yeni gençliği ve müziksever kesimi ciddi bir şekilde etkiledi. 80’li yılların ikinci yarısında adından söz ettiren grup merhabaçağdaş türkügrup baran gibi gruplar ise 90’lı yıllarda müzik dünyasından yavaş yavaş çekildiler. yeni türkü bu dönemde politik tavrından hızla uzaklaşarak “piyasa” ekseninde müzikler yaparken, ezginin günlüğü müzikal formunu devam ettirdi ve ticari kaygılardan uzak durma çabası içerisinde oldu. bulutsuzluk özlemi de kendi çizgisini koruyarak müzik yapmaya devam etti.

12 eylül, devrimci harekete yönelik baskı, tutuklamalar ve sindirme politikalarıyla, önceki yirmi yıl içerisinde yükselen muhalif kimlikli şarkıcı ve müzisyenlerin de büyük bir ölçüde önünü kesmişti. “eski tüfekler” bu dönemde yeni bir şey üretmeyerek ve ağırlıklı olarak eski şarkılarını tekrar seslendirerek bir yer edinmeye çalıştılar. cd kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte eskiden plaklara ya da kasetlere okunan albümler bu yeni teknolojiyle tekrar üretilerek mağazaların satış raflarına kondu. “seçmeler” albümleri ile yeniden kendini gösteren eskilerin bir kısmı, belki de varlıklarını bu yeni teknolojiye borçluydu. aşık geleneği zaten 80’li yıllarda yok olup gitmişti. üretmeye devam eden yalnızca mahzuni şerif kalmıştı. zülfü livaneli, değişime ayak uydurarak burjuvazinin akıl hocalığını yapmaya başladı. bu yıllar boyunca ciddi hiçbir şey üretmedi. ahmet kaya gittikçe “pop”laşarak çıkışındaki etkisini ve kitleler nezdindeki ciddiyetini kaybetti. edip akbayramselda bağcan ve moğollar bu olumsuz örneklere rağmen tarzlarına sadık kalan isimlerin başında geliyordu. bu isimler duyarlı tavırlarını sürdürmeye devam edip, devrimci bir duyarlılığa her zaman yakın durdu. 90’lı yıllarda adından sıkça söz ettiren suavi ve mazlum çimen de yine bu duyarlılığa yakın isimler oldu. yine aynı kesim içerisinde değerlendirebileceğimiz ve 80’li yıllarda daha çok emekçi‘nin takipçisi olarak ortaya çıkan ferhat tunç, 90’lı yıllarda kendine özgü bir müzikal form yakaladı, belirli bir izleyici-dinleyici kitlesine sahip oldu.

sol müzik geleneğinin “eski tüfekler”i yeni ve farklı bir müzikal kimlikle, 90’lı yıllarda ciddi bir gündem oluşturmaktan çok uzaktaydılar. bu geri çekilişin ardında, üretimlerindeki sınırlılığın yanı sıra yeni kuşak gençliğin tercihleri de önemliydi. adı geçen sanatçılar 90’lı yılların baskıcı ortamında yeni politik ve müzikal kavrayışlar geliştiremediler. aynı sorunu 90’lı yıllarda ortaya çıkan radikal sol müzik gruplarda da görebiliriz. 90’lı yıllar sol-radikal yeni grupların doğması ve bu grupların geniş bir dinleyici zemini oluşturması anlamında son derece olumsuz bir yere sahiptir. bu kesimin en önemli temsilcilerigrup munzurkutup yıldızı ve yenigün müzik topluluğu‘ydu. müzikle ciddi sorunları olan bu gruplar grup yorum’dan etkilenerek ortaya çıkmalarına rağmen grup yorum’un genel başarısını sağlayamadılar. bu grupların ve sanatçıların müzikal açıdan ciddi bir yenilik, açılım yarattığını söylemek neredeyse imkansızdır. çok ciddi iddialarla ortaya çıkıp kısa sürede bu şekilde başarısızlığa uğramaları aslında şaşırtıcı da değildir. bu gruplar, hem ciddi bir politik söyleme sahip olmak, hem iyi müzik yapmanın ardındaki emek ve sevgi ihtiyacını görmeyerek yazımızda adı geçmeyen benzerleriyle birlikte yorum’un kaba bir kopyası olmanın ötesine geçemediler. sonuçtan bakıldığında kızılırmak‘ı da bu gruba dahil etmek mümkündür.

sonuç olarak üretimleri ve müzikal kavrayışları zayıf, güçsüz olan isimler kendiliğinden bu on yıl içerisinde devre dışı kaldılar.

1988 yılında bir konserde ilk kez kürtçe söyleme cüretini gösteren yorum’un ardından 90’ların hemen başlarında kürtçe albümler yayınlanmaya başladı. avrupa’da yaşayan civan hacoşivan perwer venizamettin ariç‘in albümleri artık “yasal” olarak yayınlanıyor, bununla birlikte kürtçe söyleyen yeni sanatçılar, gruplar ortaya çıkıyordu. bu müziği dinlemek isteyen, deyim yerindeyse buna “aç” olan ciddi bir kitle vardı. bir süre sonra “kürtçe söylemek” sol duyarlılığın bir parçası haline geldi. zincir kırılmış, hemen herkes kürtçe söylemeye başlamıştı. özellikle mezopotamya kültür merkezi‘nin merkezinde olduğu kürt müziği araştırmaları, içinde çeşitli yetersizlikler taşısa da ciddi bir etki yarattı. fakat “örgütlü” olarak kürtçe-zazaca müzik yapan çeşitli sanatçı ve gruplar, kürt müziğinin dinamizmini yakalamanın çok ötesinde çalışmalar yaptılar. çok değişik müzikal formları deneyen birçok kürt sanatçı ve grubu bugün hala “aç” olan kitleyi doyurmaya yetecek bir müzikal ve politik düzeyde görünmüyor.

90’lı yılların başında grup yorum‘la birlikte adından söz ettiren grup ekin ve özgürlük türküsü, başarılı albüm çalışmalarının ardından fiilen müzik dünyasından çekildiler. bunda grup ekin’in yaşadığı baskıların önemli bir payı olduğu görülmektedir. üyeleri en çok tutuklanan gruplardan biridir ekin.özgürlük türküsü ise üyelerinin birçoğunun grup yorum’a geçmesiyle birlikte, deyim yerindeyse yorum’a müzisyen kazandırma görevini yerine getirmiştir.

grup yorum’dan ayrılarak müzik çalışmalarına devam eden efkan şeşengülbahar uluermetin kahraman ve hilmi yarayıcı ise sol ama yetersiz bir duyarlılığa sahip olmayı sürdürdüler. daha çok, albüm yaparak müzikal yaşamlarını sürdüren bu sanatçılar grup yorum’la ilişkilerini katkı düzeyinde de olsa sürdürmeye devam ettiler.

90’lı yılların en ilginç yanlarından biri de “etnik” müziklerin özgün deneyimler olarak ortaya çıkarak etkili bir sol duyarlılığı yansıtması oldu. grup yorum’un da içinde bulunduğu bu kesim daha önceki yıllarda pek örneğine rastlanmayacak bir şekilde çerkesçe, arapça ve lazca türküler söylemeye başladı. birol topaloğlufuat sakakazım koyuncu ve kardeş türküler‘in önce bir tür “deney” olarak başlattığı bu çalışmalar 90’lı yılların sonunda artık başarılı örneklerini vermeye başlayacaktı.

bütün bu gelişmeler olurken unkapanı’nın sol-muhalif sanatçı ve gruplara bakışında 80’li yılların aksine değişiklikler olduğunun da göstergeleri var. 80’li yıllarda darbenin de etkisiyle bu türden sanatçılara albüm yapmaktan kaçınan unkapanı, 90’lı yıllarla birlikte bu tavrını değiştirmek zorunda kalacaktı. bütün bunların ötesinde, sol duyarlılığa sahip sanatçıların albümleri aslında çok az sayıda firmanın kendi çabalarıyla geniş kitlelere ulaştırıldı. bu firmaların başında kalan müzik ve ada müzikgelmektedir. yine taçgöksoynepacemsaltuksesanadolu müzik ve yeni dünya gibi firmalar, demokrat duyarlığa sahip firmalar olarak ortaya çıktı. bugün hala kendi başlarına sol politik duyarlılığı farklı yaklaşımlarla da olsa yaşatma çabasında çok az sayıda firma olduğunun altını çizmek gerekir. bu firmalar ticari birer kuruluş olmalarının ötesinde 90’lı yılların muhalif müzik ortamına inanılmaz katkılar yapmışlardır.

bu yazı boyunca ülkemizin özellikle son otuz-kırk yılına damgasını vurmuş, sol-muhalif müziğin ana çizgilerini çıkarmaya çalıştım. geldiğimiz noktada gördüğüm bir gerçek beni şaşırtmadı. muhalif müziğin sıçraması ve geniş kesimlere yayılması, birçok sanatçı tarafından icra edilmesi, devrimci mücadele ve halk muhalefetinin yükseldiği yıllara rastlamış hep. 12 mart öncesi, 12 eylül öncesi yaşananlar bu düşüncemi kanıtlar nitelikte. deyim yerindeyse şarkılar ve türküler bu dönemlerde alanları “zapt etmiş”. yine aynı şekilde bakıldığında muhalif müziğin durgunlaştığı yıllar darbelerin yaşandığı, devrimci mücadele ve halk muhalefetinin gerilediği yıllara rastlıyor. bunda türkiye aydınında var olan, küçük burjuva sanat anlayışının payı oldukça büyük. devrimin yükseldiği yıllarda devrimin en büyük sözcüsü kesilen aydınlarımız yenilgi yıllarında karamsarlığı, kitlelere güvenmemeyi ağızlarından düşürmüyor. bu durum kendine güvensiz ve kendini kitlelerden hep uzakta gören bir anlayışın sonucu olarak önümüze çıkıyor.

yine son otuz-kırk yılı incelediğimizde bugün geldiğimiz durumun eskiye nazaran daha insancıl, hümanist, şiddet karşıtı ve barışsever bir müzik anlayışının savunulduğu bir dönem olduğunu görüyoruz. elbette bir müzisyenin barış şarkıları, “insancıllık” üzerine şarkılar söyleyeceği günler de vardır. peki, bu günler gelmiş midir? ya da soruyu başka bir şekilde sorarsak, ülkemizin otuz yıl öncesindeki ekonomik, politik sorunları ile bugünkü ekonomik, politik sorunlarına baktığımızda değişen nedir? “eski” sorunlar çözülmüş müdür? elbette hiçbir şey aynı değildir ama sorunun temelindeki ekonomik-politik yapı değişmemiş, emperyalist bağımlılık ilişkileri imf ve benzeri kurumlarıyla daha da boyutlu bir hal almıştır.

12 mart ve 12 eylül’ün ardından baskı dönemleriyle birlikte suskun kalmak bir tercih olarak ortaya çıkarken yaşadığımız şu günlerde suskunluğun dışında çeşitli “kalkanlar” icat edilmiştir. türkü söylemek, kendi başına bir “kalkan”ı ifade ediyor artık. türkü söylemek ne acı ki kaçmanın, yozlaşmanın, politikadan uzaklaşmanın, kitlelerle bağını koparmanın aracı olmuştur. türkü söylemek radikallikle eşdeğer tutuluyor. özellikle magazin medyasının yarattığı dolaylı veya dolaysız apolitik baskı, yeni ve farklı hayat standartları, yeni müzik firmalarının başındaki sağ muhafazakar yöneticiler bir araya geldiğinde, “toplumcu” kimliğiyle tanınan birçok müzisyen, apayrı bir imajla insanların karşısına çıkıyor. ağırlıklı olarak şarkıcıların çoğu kendi özgünlüğünden gitgide uzaklaşmış, başka bir müzik dünyasına girmiş durumda: yüzlerce türkü albümü… herkes türkü söylüyor. emeksiz, en fazla biçimde o da türkünün melodisinin izin verdiği şekilde değişiklikler yaparak. tarih ve bilim adeta altüst edilerek, yüzlerce yıl öncesinde doğmuş türkülerle, bugün anlatılmaya çalışılıyor. kalıcı, özgün, ayrıcalıklı ve yeni yapıtlar üretmekten; ülkemizin toplumsal sorunlarını, çatışmalarını, insan ilişkilerini anlamaktan uzak, işi gücü türkü söylemek olan geniş bir müzisyenler topluluğu var. tek başına kürtçe, lazca, arapça söyleyenler de bugünün çelişkilerini anlatmaktan uzak. çoğu aşk şarkısı olan bu üretimlerde de ısrarla politikadan uzak bir tutum hakim. bunun en tipik örneği fuat saka‘nın son dönem üretimleridir. 1980’lere güçlü politik şarkılarıyla imzasını atmış fuat saka, artık her gün bir başka televizyon programında “karadeniz” türküleri söylüyor. geçmişin radikal politik kimlikleri, yerini medyadan çıkar uman avrupacı, batıcı kimliklere bırakıyor. kürtçe söyleyebilmek 90’lı yılların başında ciddi bir işti. geldiğimiz noktada ise kürtçe söyleyebilmek bir politik duruşu ifade etmekten çok, kendini tekrar etmeye dönüşmüş durumda. yeniyi kim yapacak, yeni nasıl yapılacak ve asıl önemlisi kim bunu çözülmesi gereken bir sorun olarak görüyor? çok kimlikli anadolu topraklarında etnik ve kültürel kaynaklara yönelerek, her kültürden-müzikten ölçülü bir şekilde yararlanarak, farklı ve “muhalif” duyarlıklı bir müzik tavrını geniş kesimlere duyurma işini üstlenenlere dikkat edilirse, bugün bu müziği yapmaya çalışanların, geçmişin radikal-sol kökenli müzisyenleri olduğu ortaya çıkacaktır. ne yazık ki etnik müzik yapmak kendi içinde bir olumluluğu taşısa da gerçeklerden kaçmak için de iyi bir gerekçe olmuştur.

bir de türkü barlar, içkili restoranlar var. geçmişin pek çok muhalif, demokrat kimlikli müzisyeni “ekmek” parası için alkolle tütsülenmiş yığınlara türküler söylüyor. “eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” diyerek, “leylim ley” diyerek, “çav bella” diyerek kadehler kaldırıyor. bu sanatçılara neden bunu yaptıklarını sorulduğunda da, “ekmek parası” cevabı alınıyor. albümlerinin satılmadığını, konserlere çağrılmadıklarını, yaşamak için paraya ihtiyaçları olduklarını söylüyor bu sanatçılar. “devrimci” barlar önce istanbul’da sonra anadolu’nun hatta avrupa’da türkiyeliler’in yoğun olarak yaşadığı metropollerde ortaya çıktı. şimdi küçük kasabalara kadar yayılmış durumda. türkü söyleniyor, genci yaşlısıyla alkol eşliğinde halaylar, horonlar çekiliyor. “şöhret”ler arkalarından gelen binlerce genç müzisyene buralarda örnek oluyor. eskiden bu şöhretlerle aynı mitingde, aynı konserde sahneye çıkmanın gururunu taşıyan gençler şimdi aynı barda söylememin “eşsiz” zevkine sahip oluyor. katliamlar için, yoksullukla mücadele için bir imza bile vermekten aciz “şöhret”ler. yeniler de onları örnek alıyor. müziğin bilinçlendirme işlevini terk eden bu tip müzisyenler, müziğin diğer bir işlevi olan kitleleri eğlendirme özelliğiyle hem karınlarını doyuruyor hem de popülist yanlarını tatmin ediyorlar.

2000’li yıllarla birlikte politik, muhalif müzik; grup yorum’la birlikte bir avuç devrimci-demokrat niteliğe sahip sanatçı ve yine bazı rock gruplarıyla temsil edilmeye başlandı. hapishane katliamları, nükleer santraller, bağımsızlık, emperyalist işgaller ve savaşlar konusunda konserlere ve çeşitli etkinliklere üretimleriyle katılan, albümler çıkartan bu müzisyenler dışında sayabileceğimiz fazlaca bir şey yok. genç kuşakların apolitik kimliklerini değiştirmeyi, tüketim müziğine karşı savaşmayı, üretimlerdeki sınırlılığı aşmayı kaç kişi istiyor ve bunun için ne kadar emek harcıyor? hükümetlerin denetimindeki televizyon kanallarına, radyolara çıkmak, yazılı basında yer almak için ödün üzerine ödün verenlerin bir adım bile ilerleyemediğini görmek zor değil.

hem sol bir politik duyarlılığın içinde olup hem de tüketim zihniyetine karşı ayakta durmayı başarmak gerekir. bu olumsuz tabloyu yok etmek, uzun soluklu, kalıcı eserlere imza atmak bugün bu sanatçıların önünde duran en önemli görevdir. unkapanı’nın dayattığı sektörel sıkıntılara, medya baskısına, hükümetlerin yasaklamalarına, tehditlerine rağmen sol-muhalif müzik en güzel örneklerini vermeye devam ediyor, bundan sonra da devam edecek.