Yazılar

Adnan Yücel – Gözler Yangın Şimdi

bunca yıl çığlıklar koşturulmuş bu yolda
deli taylar gibi ter içinde çığlıklar
savrulan bir yanlışa vurulmak için mi
yoksa dağları yırta yırta yürüyen
bir ırmak diliyle durulmak için mi

gözler yangın şimdi-ufuklar duman
dünya değişiyor-masalı koca bir yalan

tam kırk yıl bulandırdılar suları
nilüferleri dağlara taşıdılar
kekikleri çaylara
uğrun uğrun-ince ince-gizlice
ve sinsice yürüdüler karanlıklara
pınarbaşlarında yarpuzlar utandı
ormanda köknarlar
sonra leylak düşmanı bir akşam vakti
dünyanın değiştiğini buyurdular
ihaneti kanlı bir gelinlik içinde
yeryüzünün yatağında doyurdular

durduk düşündük sularla birlikte
dağlarla – ormanlarla – bulutlarla birlikte
durduk düşündük
nergislerle – nevruzlarla – güllerle birlikte
yok olan hiçbir çiçek yoktu yeryüzünde
durduk düşündük
martılarla – turnalarla – güvercinlerle birlikte
yok olan hiçbir güzellik yoktu yeryüzünde
durduk düşündük
nehirlerle – denizlerle – okyanuslarla birlikte
yok olan hiçbir dalga yoktu yeryüzünde

tam da yunuslar sevişirken Arsipel’de
tam da gökkuşağı sevinleşirken
özlenen renkler siliniyor dediler
tam da insanın insanlığına çeyrek kala
yarım metrelik cam bir savaş alanıyla
çıktılar karşımıza teknoloji yalanıyla

gözler yangın şimdi ufuklar duman
dünya değişiyor masalı koca bir yalan

çocuklar ölürken bütün ülkelerde
ey koca Nazım
ey ustamın ustam dediği
milyonlar içindeki vatansız yalnızım

çocuklar güldü demiştin o büyük ülkede
gel de gör şimdi
o yüzlerde büyümüş yarınsız öfkeyi
gel de gör
gece gelen telgraftaki yüce değerin
nasıl bir körlüğe kurban verildiğini
yüreklerde yükselen son anıtında
gel de gör nasıl yerlere serildiğini

sonrası vurgun soygun ve talan
sonrası gözyaşı ve kan
Çaykovski harlemde bir tepinme
Tolstoy sütyen boşluklarında pembe dizi
Mayakovski bir papaz duası belki
Puşkin çarlık özlemlerinin şiirsel gizi

gözler yangın şimdi ufuklar duman
dünya değişiyor masalı koca bir yalan

ne olur tunçtandı demirdendi demeseydin
bir tabuttan korkan o şaire gönül vermeseydin
a……. Neruda’nın şili kasımpatılarını
Hasan Hüseyin’in kırmızı gül dallarını
Howard Fast’in fırtına sonrası çığlıklarını
ölmeden önce mezarının başına koysaydın
burcu burcu gürcü gürcü koksaydın
dünya değişiyor masalına kahkalar atsaydın
son anda sokup ellerini kanayan kalbine
çocuk yüzlü yepyeni bir şiir çıkarsaydın

nasıl da severim seni
Hiroşimalı bir kızın yaprak dudaklarında
işçi tulumuyla İstanbul’da Taksim alanında
ve 1960 yazında Küba’da nasıl da severim
al şimdi ellerimi
yattığın o büyük ülkenin topraklarına uzat
yanar parmaklarım yanar
ne Solohovlar ne de Gorkiler var
yalnızca seni o topraklarda tutsak edenler
ve Memed’in özlemiyle oraya gömenler var

yanardağlar mı patlıyor bilemiyorum
denizlerle karalar yer değiştiriyor
dinazorlar mı göçüyor yoksa
bir yanım tırpan yine-bir yanım gül bahçesi
bir yanım soygun yine-bir yanım ter ezgisi
söyler misin ey ustaların ustası
nedir bu değişmenin yarınsız sonrası

şimdi senin ceviz yaprağı kıvıl kıvıl ülkende
kimi dünya değişiyor masalının halinde
ki orta asyanın kımız tadı hala dilinde
kimi Zonguldak madenlerinde
Paşabahçe’de ve Çukobirlik’te
Yurtiçi Kargo’da ve Toros Gübre’de
direnen bütün yüreklerle birlikte
kimi dört bin yıllık güneş peşinde
adının özgürlüğü için döğüşmekte
değişen nedir söyler misin
alınterinin nehirleştiği bu yaşam içinde

bir tren penceresinde saman sarısı saçlar
rüzgarın yelesinde nasıl ülkeden ülkeye
beyinden yüreğe nasıl fırtınalarla koşar
o büyük coşkular
o sonsuz duygular
uzansam her teline şimdi ellerim yanar
her biri beş dolara bir masadan uçar
bir başka masaya konar
seninse bu körkütük gidiş içinde
insanlık adına yüreğin bir başka kanar

dikersin gözlerini masmavi yarınlara
insanlığın insanca yaşamını özlersin
ve söylenirsin kendi kendine
çağının tanığı her şair gibi sen de
ne açlık ne zulüm ne de kan
ancak biz kazandığımız zaman
ve bütün insanlık insanca yaşadığı zaman

Adnan Yücel – Kuş Mitingi

Sonbahardan sonra ağaçlar
Hep duman açar Ankara’da
Saksılarda yeşil bir yalnızlık
Uzayıp gider ev tutsaklığında
Kış boyu rüzgârsız ve çiçeksiz
Ne gün kalır güneşin yüreğinde
Ne şafak ne sabah
Kar altında dilsiz ve sessiz
Bir tohum gibi bekler baharı
Taş üstünde topraksız çaresiz

Sonbahardan sonra Ankara’ya dair
Hep aynı sözler söylenir
Ama yağmur
Yine utanır yağarken
Kar yine yağmadan kirlenir

Sonbaharda sonra Ankara’da
Yalnızca kuşların isyanı vardır
Bakarsınız bir akşamüstü
Bütün ağaçlar kuş açmıştır
Ve gökyüzü meydanında
Kuş dilinde bir miting başlamıştır

Bir çığlıktır artık yaşanan
Sözcükler yetmez anlatmaya
Notalar fırçalar susar
Çünkü mitingden sonra kuşlar
Kırıp kanatlarını
Ankara’ya ölüm bırakırlar

Adnan Yücel – Yağmur Olsam

Sel taşkını bir akşamüstü
Bulutları bağrına basan
Ağaçlara sordum seni
Yaprak rüzgarı tutmaz dediler
Uzun uzun baktılar yalnızlığıma
Yangın yeri bir yürek
Bir de yağmur gösterdiler

Ne olur şu yağmurların
Birdenbire yağanı ben olsam
Rüzgarı düğümlesem saçlarına
Bir daha bırakmasam
Öpsem kirpiklerini
Süzülüp gözyaşlarına karışsam
Çağlayıp aksam çağlayıp aksam
Yüzündeki ırmaklarla geçsem ovaları
Dudaklarında denizlere çıksam

Adnan Yücel – Suskunum Sana

Hangi şiire başlasam suskunum sana
Dağ göğsünde bir kaya diliyle suskun
Güneşte kavrulan bir kum tanesi
Çatlayan dudaklarım oluyor her gece
Yağmura suskun yaşamaya suskun
Haykırabilsem
Belki bir nehir köpürebilir sesimde
Silinebilir kuraklığın bütün izleri
Upuzun çöller vadileşebilir içimde
Hangi güzelliği özlesem suskunum sana
Yürek boşluğunda bir of kadar suskun
Özlüyorum seni masmavi
Koşuyorum sana bembeyaz
Ve kahroluyorum bir anda kapkara
Ah oluyorum
Of oluyorum
Ve susuyorum
Oysa haykırabilsem
Işık yumağı bir pınar olur soluğum

Hangi türküye uzansam suskunum sana
Ağıt ağıt, özlem özlem suskun
Tut ki vurulmuşum
Aşktan ve kandan bir damla olmuşum
Bir saçlarının rüzgarına
Bir de ağzının kıyılarına konmuşum
Hangi dalga silebilir beni senden
Hangi kasırga koparabilir
Ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum
Coşkuların her şahlanışında
Sana deprem deprem susmuşum
Ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum

Yeter olsun gözlerinde ışık fırtınası
Sözlerinde baskı yasası yeter
Hangi kavgayı özlesem suskunum sana
Zafer sabahlarında gece kadar
Bayram sabahlarında yas kadar suskun
Böyle güzelliklere de
Böyle suskunluklara da lanet olsun
Al bu suskunluğumu al artık
Al ki
Bütün gürültüler kahrolsun

Adnan Yücel – Ağlatan Mutluluk

Çıksam şimdi güzelliğin gökyüzüne
Dolaşsam
Görsem bütün tanrısal sevgileri
Ölümsüzlüğün sofrasına bağdaş kursam
Ve anlatsam
Anlatsam o ağlatan mutluluğu
Bilmem inanır mı bana mavilikler

Suskun bir coşkunun doruklarında
Pürköpük ve rüzgarlı
Bir nehir kahkahasıydı gözyaşı

Vivaldi böyle dinlenirmiş meğer
Mutluluk bile sensiz çekilmezmiş
Ben ki yaşamı toprak bilmiştim
Nice tohumlar ekmiştim bunca yıl
Geç anladım
Aşkın tohumu sensiz ekilmezmiş

Sessizlik açarken zulüm bahçeleri
Gözlerinde bir anda dört mevsim
Her mevsimin güzelliğinde sen
Bunca ayrık ve diken içinden
Güle çıkmak işte budur desem
Bilmem inanır mı bana çiçekler

İçimde sayısız denizlerin şahlandığı
O günü tarihlesem şimdi
Irmak ırmak çizsem zamanın yüzüne
Adına sonsuzluk desem
Ve her saniyesini o sonsuzluğun
An be an şiirleştirmek istesem
Bilmem inanır mı bana sözcükler

Adnan Yücel – Sensiz Akşam Düşleri

Bembeyaz akşamlara çıkmak
Deniz kıyılarında ya da dağ başlarında
Daha doğar doğmaz sarhoş
Pırıl pırıl bir günden
Akşam gelin gibi süzüle süzüle
Yamaçlardan ağır ağır inerken
Seni duymak seni sevmek seni okşamak
Seni konuşmak ve seni susmak
İlk karanlıkla birlikte erkenden
Senin hazırladığın sofraya oturmak
Senin yaydığın çarşafların üzerine
Uzanıp uzun uzun düşünmek seni
Dünyayı yepyeni güzelliklerle
Yeniden yaratır gibi
Elinle kapladığın yorganı örtünüp
Seni duymak seni düşünmek seni bulmak
Haritaya yeni bir ada yazdırır gibi
Her yanını her şeyini öğrenmek
Saçlarını boynunu sırtını belini
Kollarını omuzlarını dizlerini ayaklarını
Hatta ayıp olmasın en gizli yerlerini
Yani baştan sona seni ezberlemek

Adnan Yücel – Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!
Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa…

Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar.
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz…

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler…

Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda.
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
ey herşey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Adnan Yücel – Sen Ki Anlarsın

Kendini bir suyun akışında
Ve suları kendi bakışlarında
Bulabilenler bilir bu türküyü.
Sen ki anlarsın
Bir türkü uğruna
Çileler çektin yıllar boyu.
Soluğunda
Yaban menekşelerinin kokusu.
Gözlerinde
Serin pınarların uğultusu.
Dağlar seni yaşardı her gün
Ormanlar sıcak dostluğunu.

Ne zaman çatlasa bir kaya
Bir çığlık düşse sulara
Irmaklar
Adını çizer toprağa.
değil mi ki
Hep o yangınların adına
Adına belasına
Özlemi duyulunca özgürlüğün
Öfkesini göklere çalan
Bir şimşek gibi dalardın yaşama.

Sen ki anlarsın bu yaşamı
Aşklar şimdi hücrelerde tutsak
Düğünler kelepçeli
Doğumlar
Ve çocuklar zindanlarda.
Bunları nasıl anlatayım sana
Bu türküleri nasıl çağırayım
Bu ninnileri nasıl.
Ölüme
Kapkara bir kaygu değil artık
Bembeyaz
Bir kitap diyoruz koltuğumuzda.
Kitapların göğüslerinde kan
Bu kanı nasıl okuyayım sana.
Şimdi devleşen bir öfkenin
Ve sınırlar ötesi bir özlemin
Bildirisi okunurken her gün
Her saat, her dakika,
Can çekişen
Bir çağı yaşıyoruz dünyada.

Sen ki anlarsın bu yaşamı
Okul yolunda telaşlı bir öğrenci
Bir grev sözcüsü işyerinde
Okunan kitap
Yazılan defter
Yükselen bilinç
Ve eriyen cevher
Şimdi sabahın ala şafağında
Doludizgin
Bir at gibi giriyor sulara.

Adnan Yücel – Kırdın Kalbimi Cankörüğüm

Ne zaman yağmur yağsa
Bir buluşma yeri olurdun
İstanbul’da rüzgar soluklara
Mavisi yasaklanmış deniz
Kızıl tufanı yaratmadan daha
Ne zaman yağmur yağsa
Tarihin şiir tanığı olurdun
Yağmurdan sonra
Toprak kokusu bakışlılara
Tam otuz yıl nasıl kıydım sana
Bin zehirli duman arasında
Islığınla besteledim hep
En pembe çocuk düşlerini
Pan’ın flütünden mi kalma
Babam’ın dilsiz kavalından mı
Hep rüzgarla bir tuttum seni
Hani yolu yakın
Aşkı sonsuz kılan rüzgarla bir

Ey can içre cankörüğüm
Hangi kentin temiz havası
Yetmez oldu ki soluğuna
Çıkardın kendini ölüm doruğuna
Ölmek kolay değil cankörüğüm
Kalbimde sevinç gözesi pınarlar
Kalbimde yaşamak aşkı çınarlar
Ve bir nice coşkular coşkular
Sende onlar gibi yaşayacaksın
Akıp ırmaklara karışacaksın
Sırılsıklam bütün sevişmeleri
Yine soluğunla kurutacaksın

Adnan Yücel – Hangi Günün Yüzyılı

Sancısını yaşıyorsun kaç zamandır
Yeni bir güne sevinçle başlamanın
Yoluna ışık tutan sözcükler
Var mı o günün ışıltılı kanatlarında
Rüzgara dost olan soluklar var mı
Altını çize çize soruyorsun nedense
Ki hep aldatmış olduğun kendine
Adın çoktan çocuğa çıkmış oysa
Çoktan anlaşılmaz olmuşsun
Şu güzel ömrün tam ortasında
Kuşları sora sora düşen yapraklarda
Ey çılgın
Kanadı kırık her kuşa
Kanat olmaktan yorulmuşsun

Bulutları çarpışa çarpışa yorgun
Bir gökyüzüdür artık gülüşün

Adnan Yücel – Acıya Kurşun İşlemez

Sabrın çalkalanıp taştığı sulardadır
Çığlıklarla parçalanmış uykularda
Buruşturulup atılmış aşklarda
Ve çalınmış mutluluklardadır
Ses ile yürek
Büyük rüzgarların o yanık şarkısı
Hala yükselir içimizden dağılır
Coşkunun doruklarında sürer yankısı

İlk kurban adanırken bir nehire
Korkunun ilk nişanında başlamıştır
Gözyaşının ilk damlasından kalma
Yaslı baharlarla gelmiştir bugüne
Kanla yazılan yasalarla
Açlığın otağ kurduğu sabahlarla
Ve sonuçsuz kalan ahlarla gelmiştir
Acıya kurşun işlemez artık
Ölüm bile bu acıyı cellat bilmiştir

Yok bundan böyle ter yarası
Zincir tutsaklığı ve sabır
Kırbaç yalvartması sessizliğin
Can pazarı ve kahır yok
Her şey yaşanan şu gün gibi gerçek
Adımız halk olduğu günden beri
Bir direnç olmuştur bizde sevinçler
Şimdi acının her kuraklığında
Onlar
Yüreğimizin ovalarına çiselenirler

Boşuna değil bu ölürcesine sevmek
Ve ölürken bile yürümek
Boşuna değil
Hep yatağı olduk tarih ırmağının
Yenilgilerle durulmanın
Zaferlerle köpürüp kabarmanın
Ama hiç bir zaman
Anası olamadık geçmişi doğurmanın

Yıldızlar ve sular tanıktır bize
Aç ve kavruk bir memeden
Direnmeyi yudum yudum emen
Bir çocuk gibi öğrendik
Ve direndik
Ordular kurduk türkü renklerinden
Bütün ağıtları bir hücumda yendik
Acıya kurşun işlemez artık
Biz yaşamayı zulümsüz sevdik

Adnan Yücel – Adı Kayıp

Deniz yok olursa diyor bir çocuk
Balık kaybolursa
Ne derim benden sonraki çocuklara
İnsanlar kaybolurken gözaltılarda
Çöllerde boğulan nehirler
Ey çocuk
Nasıl varır okyanuslara

Adı karanfil ki suçu rengidir
Özgürlük dilinde bir imge
Tutsaklık dilinde bir söylencedir
Karanlıkta bir el koparır dalından
Artık ölüme varmış bir işkencedir

Orman yok olursa diyor bir çocuk
Ağaç kaybolursa
Ne derim benden sonraki çocuklara
İnsanlar kaybolurken gözaltılarda
Dalından koparılan tomurcuk
Ey çocuk
Nasıl meyvelenir sana ve diğer çocuklara

Adı narçiçeği ki suçu patlamak
Birdenbire güneşe haykırmak
Ve güneş diliyle kıpkızıl çoğalmak
Karanlıkta bir el koparır dalından
Adı kayıptır artık
Daha meyveye bile durmadan

Aç gözlerini o çığlıklaraı çocuk
Kayıp analarının gözlerine bak
O gözler ki karanfil kıvrımında nar çokluğu
Sevda denizlerinde oğul ve kız yokluğudur
Her biri bir depremdir yüreklerde
Her biri açlık içinde zulüm tokluğudur

Sen ki bir badem dalısın baharda
Yüzünde solgun bir yeşil akşamı
Dalıyor gözlerin bir çağın artıklarına
Kazılardan yeni çıkmış gibisin
Bakışlarında düş fosilleri
Güneşli bir yeşili özler gibisin

İnsanlar kaybedilirken ey çocuk
İnsanlık adına
Nasıl başlar bu yeşil ve mavi yolculuk
Hangi gemi kalkar bu ülke limanlarından
Hangi mavilikler karşılar seni
Kıyılar zincir olmuş bileklerde
Dalgalar yargısız infaz
Al kalemi eline ey çocuk
Yeşilin ve mavinin şiirini yeniden yaz

Adnan Yücel – Rüzgarsız Uyanamam

gün batarken ayrılırsak eğer
gizlice bakışlarını doldur koynuma
güneşsiz ayrılamam

az sonra
suyu kesilecek insan ırmağının
yeminim var şafaklar adına
yorgun yüreklere biraz umut
biraz sevgi sunmadan duramam

doğanın dudaklarında dolaşır ellerim
yaşamın tenini okşarım bütün gece
karanlıklara karşı biraz bilim
biraz estetik
şiirsiz uyuyamam

sular çoktan ışıdı koynumda
gel artık uyandır beni
seher vakti dağıt saçlarını yüzüme
rüzgarsız uyanamam

istersen fırtınalar yarat soluğunla
yorganı kaldırıp savur üstümden
kendinle ört her yerimi
gün doğarken sensizliğe dayanamam

Adnan Yücel – Rüzgarla Bir

Hangi günün gecesidir / yazı kışta kılan bilir
Gün içinde görünmeden / günü suya salan bilir
Dağlar düze iner birden
Aşkı sonsuz kılan bilir / rüzgarla bir olan bilir

Göl göl olur damda biri / çentik atar günlerine
Sel sel akar diğerleri / güneş güler tenlerine
Biri bine döner birden
Yolu yakın kılan bilir / rüzgarla bir olan bilir

Rüzgar çocuk sesleriyle / mavi bir düş kurar gökte
Sözde türkü dalda çiçek / olur açar her yürekte
Gözden perde iner birden
Düşü gerek kılan bilir / rüzgarla bir olan bilir

Adnan Yücel – Sen Yürürsün Rüzgar Yürür

Sen yürürsün rüzgar yürür
Sabahlar sığmaz olur gözlerine
Her adımda çözülür bir karanlık
Şafaklar çiçek sunar ellerine
Gün tutuşur
Dağlar aydınlanır
Yeniden aydınlanır
Yeniden canlanan bu yaşam
Türküler dizer saçının tellerine

Sen yürürsün rüzgar yürür
Alıp savurur beni saçların
En kalabalık alanlara götürür
Bir cellat çıkar apansız
Bir fidan yeşermeden çürür
Ve kana bulanır ırmaklar
Baştan başa geçer kentleri
Kan temizlenir cellat ölür

Sen yürürsün rüzgar yürür
Mahpuslar soluğunla umutlanır
Toprak çatlar
Gökyüzü bıçak bıçak şimşeklenir
Görkemli bir yürüyüş başlar içimde
Ve bir tan vakti
Kırılır bütün güzellik yasaları
Ağaçlar aşk açar bahçelerimde

Sen yürürsün rüzgar yürür
Dallar eğilir
Yapraklar secde eder yürüyüşüne
Sular kabarıp dalgalanır
Köpüklü başlarıyla selamlar seni
Ve tanrılar kalır önünde
Ne beyler ne krallar
Seninle yazılır en büyük destan
En güzel tarih seninle başlar

Sen yürürsün rüzgar yürür
Bir sevinç boylanır dünyada
Çocuklar korkusuz büyür
Kan boğulur susar
Dokunup geçtiğin her kuraklık
Yemyeşil bir vadiye dönüşür

Sen yürürsün rüzgar yürür
Bizi bu deprem günlerinde
İnan ki bir şiirsiz yaşamak
Bir de sensiz savaşmak öldürür

Adnan Yücel – Ne Zaman

Yine çığ basmış bütün yolları
Yolu yok haber sormanın
Selam iletmenin dostlara
Hep kavgayla sürecek gibi yaşam
Korkarım ki
Aşka zaman bulamadan gideceğiz
İçimizdeki sonsuz sevgileri
Acının tabutuyla toprağa vereceğiz
Kim bilir
Belki yürürken belki yatakta
Bir yürekte bin şiir götüreceğiz

Ne zaman tatlanacak bu yaşam
Uzun bir öpücük gibi dudaklardan
Sen söyle ne zaman

Yine sabır taşıyoruz evlere
Sabır ki doruklardan yüce
Her adımda
Gelecek türkülenirken ince ince
Apansız bir ölüm fırtınası
Bir kanlı yağmur
Yaşam yasımızı tutuyor sessizce

Bu sabır çatlayacak bilirsin
Sel olup taşacak çekilen acılar
Bir gün
Ya yeniden başalyacak o yağmur
Ya da dinecek bütün sancılar

Ne zaman söylenecek türkümüz
Her yerde ve hep bir ağızdan
Sen söyle ne zaman

Adnan Yücel – Ayışığında

Geceler midir tükenip giden
Aylar mı yoksa ay ışığında
Ey soluğumu soluğunda sevdiğim
Sesimi sesinde dinleyip,yüreğinin rengine gönül verdiğim.
Bil ki senden uzak ne kuşları avutabilir beni buranın

Adnan Yücel – Yürek Çağrısı

Acılı yağmurlarla düşmüşüm yere
Tatlı su göllerine akamıyorum
Yüzüm yüreğim deprem dalgası
Bu gül kıyımlarına bakamıyorum
Her sevi bir turkudur bağrımda
Her öfke bir ağıt
Ağıtlar kuşatmış dört yanımı
Kendi türkülerimi haykıramıyorum

Şarkılarla bezeniyor ufuklar
Yüreğim patlıyor dağbaşlarında
Yüreğim
Sancımı duyar mısın yaralarında
Kuş seslerinde yas nağmeleri
Şarkılar sabır ve çile makamında

Mendilimde öfke çıkınımda bilinç
Uykusuz kalır mısın kitaplarıma
Dudaklarımda hüzün
Avucçarımda sevinç
Kulak verir misin çığlıklarıma
Dağları aşarak gelmişim sana
Demir kapıları kırarak
Işık olur musun karanlıklarıma

İsterim ki senden
Yaylalarda otlak olasın
Ovalarda ırmak olasın
Yayılasın göğsümün kırlarına
Sarasın beni sarasın

Dalların sevdası düşmüş toprağa
Olgun meyvelere hasret gençliğimiz
Zamanın billur cağlayanı
Gürül gürül akarken avuçlarımızda
Bir damla yağmur adına
Yakarmış dağbaşlarında yüreğimiz
Gökyüzünde sanılmış bütün yaşam
Gökyüzüne çivilenmiş ellerimiz

Ateşler yine parlıyor dağlarda
Dolular yine kırıyor çiçekleri
Gecenin karnına inerken şafağın tekmeleri
Bulutları delen ışıklar
Ezik ve kinli
Aydınlık iri
Sanki kocaları işkencede kadın gözleri

Nasıl kapanır bu kanayan yara
Nasıl anlatılır ki sana bu hal
Terimde tuz gözyaşımda bal
Bağdaş kurar mısın soframa
Gözlerimde umut yüreğimde aşk
Ölümleri boşlayıp düşer misin sevdama

İsterim ki senden
İnancıma aşık olasın
Zindanıma ışık olasın
Yürüyesin gönlümün yollarına
Sorasın beni sorasın

İnce kabukları zorlanıyor zamanın
Gelecek damlıyor yorgun havuzlara
Damlalarla yılların gelin yüzü
Suların üstünde koskoca bir cağ
Umutlar sığmaz oluyor alanlara

Baharda gazel dökme bahçelerime
Ben yaşamayı bilmez miyim
Çocuklarım okul yollarında
Okullarım sabah kollarında
Sanki güzellikleri görmez miyim
Papatya beyazlığında ölüm sarısı
Karanfil kıvrımlarında kan
Bu çicekler uğruna ölmez miyim
De gülüm ben seni sevmez miyim

Bahar değil acı yükleniyor dallarıma
Yapraklarımda ayrılık
Meyvelerimde gurbet
Vuslat olup gelir misin kollarıma
Ellerimde kiş saçlarımda kar
Cemre olup düşer misin toprağıma

İsterim ki senden
Yılgınlıkta inanç olasın
Zulme karşı direnç olasın
Gömülesin aşkımın sularına
Göresin beni göresin

Göresin ki destan edesin
Söyleyesin dillerden dillere
Bir türkünün dizelerinde
Bir kavalın nağmelerinde
Alıp başını gidesin
Bağrı yanık yeller üstünde
Güneşin rengiyle düşesin ufuklarıma
Kırasın karanlıklarımı kırasın

Adnan Yücel İle

“Şiir bestelenir mi” diye bir soru, ilk anda anlamsız gelebilir ve birçok kişi hiç düşünmeden “elbette bestelenir”, diye yanıt verebilir. Günümüzdeki “yükseltilmiş” değerlere göre “şarkı sözlerinin en iyi şiirlerden seçildiğine ilişkin genel kabul gören magazinsel bakış açısı söz konusuyken öne sürülecek “şiir bestelenemez! savı pek taraftar bulmaz… Nedense, hiçbir şiirin bütün yapısıyla başka bir dile çevrilemeyeceği gibi bestelenemeyeceği de düşünülmez… Hangi bestelenen şiir, şairinin bütün dünyasını notalarla yansıtabilmiştir ki? Bu, müzik ve bestecisi için de geçerlidir. Hiçbir şiir de tınıların çağrıştırdıklarını çağrıştıramaz… Kuşkusuz, bir tını birçok dizeyi çağrıştırabilir, ama şiir, şiirdir, müzik de müzik… Tam anlamıyla ne şiirin çağrıştırdıklarını müzik, ne de müziğinkini şiir çağrıştırabilir! Şiirin öylesine kendine özgü bir ezgisi, tartımı, uyumu (armoni, ahenk) vardır ki, müziğinin hiçbir müziğe benzememesini sağlar…

Adnan Yücel’in dizeleriyle gergeflediği dünyasına girmeye çalışırken kaçınılmaz biçimde şiirinin özgün ezgisiyle karşılaştık… O an, Osman Şahin’in, Yücel’in şiirini tanımlarken “Senfonik şiir yazıyor” sözlerini anımsadık, doğal olarak… İşte biraz da bu etkilenmeyle, birçok şiiri bestelenen, kendi müziğini (sesini, söylem biçimini) yıllar önce yaratmış, üstelik, uzun ve güçlü soluğuyla birçok “senfonik şiir” yazmış Adnan Yücel’i “Bir Senfonik Şiir Kompozitörü” diye tanımlamanın yanlış olmayacağını düşündük…

Adnan Yücel, sesimiz, soluğumuz nice yiğit Anadolu ozanı gibi hep sevgi üreten yüreğiyle anasının (Kybele’nin de payı var…) ak sütü gibi hak ediyor bu tanımı. İlk dizelerini ak kağıt üzerine dökmeye başladığı otuz yıl öncesindeki gibi coşkulu, inançlı edebiyat işçiliği bu sıfatını hep besliyor…

Olgunluk çağını hazırlayan yaşam külleriyle beslenmiş gönül közünde ağır ağır pişirdiği dizelerinin merdiveninden çıkıp çiçeklerce güzel bir dünyaya mutluluk gökyüzü armağan etme uğraşındaki Yücel, yaşadıkça, imge poleniyle atmıkladığı “badem çiçeklerini şiirinin namlusuna sürmeye” devam edeceğe benziyor… Onun badem çiçeklerinin karanlık gökyüzünde havai fişek gibi patlayarak dünyamıza Çiçek çiçek açılacağına inanıyorum… Çukurova’ya, Adana’ya güç katan bu genç ozanımızla şiirini konuştuk:

Hemen hemen bütün şiirlerinde derin bir iç çekiş var: Derin, bir o kadar eski. Bilmem yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsun. Hemen hemen bütün şiirlerde değilse bile çoğunlukla iççekiş dikkati çeker. Ama geleceğe olan umudu yitirme biçiminde olduğunu sanmıyorum. Tarihsel süreçle karşılaştırıldığında ?Çşık Kerem’in iç çekişinden çok Pir Sultan’ın iç çekişinin günümüz potasında eritilmiş biçimi olduğunu sanıyorum. “Ne zaman sabaha uzansa bir el/Yumuk pembecik bir çocuk eli/Zincirler koşturulmuş tezelden.” İç çekişini ve başkaldırışım bu yüzden. Bin yıldan beri düşüncesi yasaklanmış bir toplumun sesi nasıl çıkar? Sesi kan içinde çıkmıştır hep. Toprakları acılı topraklara dönüşmüştür. O topraklarda açan çiçekler bile acı renginde olmuştur hep.. İç çekişim ve başkaldırışım bu yüzden. Şiirlerimdeki bu özelliğin eskiliğine gelince; Ömer Hayyam’ın cebir, fizik ve matematik kitaplarının yakılışı kadar eski, Nazım Hikmet’in vatandaşlığa kabulü tartışmasının komikliği kadar yenidir.

Adnan Yücel’in şiirleri uzun soluklu. Şiirler dikkatlice okunduğunda sezilir, geriye dönüşlerle sallanan bölümler arasındaki organik bağlantılar, ilmeklenmiş renk ve ritim oyunları… Örneğin, “Güneşin Kapıları” şiirinin tamamı,

Bir badem çiçeği sürsem şimdi namluya
Beynime sıksam Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam

dizeleri aynı kitapta (Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya dek), “Ölümüm Bahar Olsa” adlı şiirin bitiş dizelerini oluşturuyor. Dikkatini çekiyordur okurun; bazı dizeleri söyleminin omurgası kılmışsın sanki? Uzunca şiirlerini güçlendirme yolu / yöntemi mi bu? Yoksa sözün akışında ortaya çıkan bir ‘örgü’, ‘kurgu’ rastlantısallığı mı? Şiirin işlevini sallamadaki ön görülmüş gereklilik mi ? Şiir bazen şairini de ardından sürüklüyor olabilir diye mi düşünmeli yoksa?

“Ölümüm bahar olsa” ile “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” dizelerini bir kitapla başka bir kitaptaki bir bölümün bitiş dizeleri olarak yakalaman ilginç… En karanlık labirentlerde bile bütün yolların umuda çıkmasıdır bu. “Bir badem çiçeği sürsem şimdi namluya / beynime sıksam / Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam” dizelerini yazarken patlayarak birden bire açılan herhangi bir çiçek düşünmüştüm. Önce nar çiçeği gelmişti aklıma. Ama onun patlaması ölümü yazlaştırırdı. Oysa ben ölümümün bile umudu ve yaşamı ve güzelliği çağrıştırmasını düşünüyordum. Bu yüzden “badem çiçeği” dedim. Buradan yola çıkarak sorunuza şöyle yanıt verebilirim: Bu tür dizeler sözün akışında ortaya çıkan bir örgü ya da kurgu rastlantısallığı değil, şiirin işlevini sağlamada öngörülen gerekliliktir. Şiir bütün sanatlardan daha çok bilinç gerektiren bir uğraştır. “Üstü kan köpüklü meşe seliyiz” diyor Pir Sultan. Bu dizede meşeden başka hiçbir ağaç söylenemezdi. İşte bu bilinci anlamak gerek. “Şiir bazen şairini de ardından sürüklüyor olabilir diye” elbette düşünmeli. Yoksa şairin, şiirdeki özle bütünleşmesi zorlaşır. Yüreği ile beyni arasındaki bağlantıda kopukluklar oluşur. Coşkuların güzelliğine gölge düşer. Bu da dizelerdeki içtenliği sorgulanır duruma getirir.

Adeta Çukurovalı bir şair gibisin. Karacoğlan’ın, Dadaloğlu’nun bir akrabası. Özellikle Çukurova Çeşitlemesi’ndeki şiirlerini okurken insanın kulağında cura sesi kıvılcımlanıyor

Bir şair, nerede, nasıl, ne için ve ne zaman yaşadığının bilincinde olmalı bence. Her şeyden önce Çukurova, dağların denizle sürekli kucaklaştığı, insanın toprakla kaynaştığı, kültürlerin başka kültürlerle harmanlandığı ve Türkçe’nin bütün Anadolu’da en az yozlaştığı yerdir. Herodotos’un “Altınova” benzetmesiyle Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar” adlandırması arasında bir fark yoktur. Orhan Kemal’den önce Adana’ya bir gazeteci olarak gelen Reşat Enis, (Aygen)’in büyük coşkusunu ve bu coşkunun “Toprak Kokusu” adlı romanına yansımasını düşünürsek, Çukurova’nın sanat ve sanatçılar açısından ne denli önemli olduğunu daha iyi kavrarız. Yaşar Kemal’in romanlarına yansıyan söylencelerin kaynağıda yine bu topraklardadır, “Yılanı Öldürseler” adlı romanı okuyan herkesin kafasında “Şahmeran” söylencesi ve ona bağlı olarak “Yılan Kale” söylencesi canlanır. İnce Memet ve Karacaoğlan da birer söylencedir. Yaşar Kemal’in “Üç Anadolu Efsanesi”nden biri zaten Karacaoğlan’dır. Bence Karacaoğlan bir şair değil, bir şiir geleneğidir. Halk şiirimizdeki maddi aşk ve cinsellik geleneğidir. Tıpkı tasavvuf geleneğinin Yunus; başkaldırı geleneğinde de Pir Sultan olduğu gibi.

Benim “Çukurova Çeşitlemesi” adlı kitabıma gelince, gerçekten bir çeşitleme. Bir yanda her özlemi bir yağmurla başlatan ve zakkum çiçeklerini nehirleştiren doğa; bir yanda “Açlık denizlerinden ağlarla çekilmiş dilsizliğin ve çaresizliğin yurtsuzları”.

Yani insanlar…

Düşlerde köpüren umut ırmaklarında
çağlamak adına kurumanın yurtsuzları
Dallardan kopup savrulmanın yurtsuzları.

Bir yanda işçi pazarları, uykusuzluğu değişen vardiyalar, bir yanda tanrılaşmış yağmur ve nehirler, bir yanda tanrıçalaşmış toprak ve koruluklar. Bir yanda aşklar, bir yanda verilmiş ve verilmekte olan kavgalar. Kısacası tam bir çeşitleme.

Amacım eski bir tartışmayı gündeme taşımak değil, ancak şiirlerinde folklorik ögeler oldukça fazla. Folklorla şiirin ilişkisi nedir, ne olmalıdır? Yıllar önce Cemal Süreya “Folklor şiire düşman” demişti anımsarsın…

Folklor, şiir için de, diğer sanatlar için de bir kültür kalıtıdır. O ögelerle aynılaştığı zaman şiire düşmandır. Ama o ögelerden yararlandığın zaman yeni renkler ve yeni sesler yakalama açısından önemli bir kaynaktır. Şiirimizde bunun çok başarılı örnekleri de vardır. Ahmed Arif, Cahit Külebi, Melih Cevdet Anday… Hepsinden önce de Nazım Hikmet folklorik ögelerden başarılı bir biçimde yararlanmış şairlerdir. Folklorun şiire düşman olduğunu söyleyen Cemal Süreya “hem kendisi hem de işlevi büyük yapıtların ortaya çıktığını” söylemektedir. Üstelik yıllar önce söylenen bir söz o dönemin koşullarına göre gerekli olabilir. Hatta söyleyenin başka sözleriyle de çelişmiş olabilir. Folklor her zaman iki katlı bir olgudur. Bir yaratan kesim bir de yararlanan aydın kesim. Bunlardan birini diğerine düşman saymak, hem bir geleneği, hem de bir bilimi yok saymak olur.

Yöresel ‘ağız’ dan evrensel ‘ses’ e ulanıyor uzun soluklu şiirlerinde. Bazen, “Çay kırmızı bakıyor zeytin kara” ve “Birden çatlar göklerin mavi bağrı” gibi doğa devinimleri içeren dizeler şaşırtıyor okuyanı. Anadolu nehirleriyle, dağlarıyla, ovalarıyla dile geliyor adeta. Başta Toroslar, Çukurova, Dicle, Fırat ve arası (Mezopotamya) tarihiyle, trajik çelişkilere sahne oluşuyla söyleminde yankı buluyor. Elazığ doğumlu olmanın dışında, toplum ve gerçek sorunsalı dışında, coğrafyanın ve tarihin (kısmen mitolojinin de) şiirine nüksedişi nereden, neden kaynaklanıyor diye sorulsa yanıtın ne olur?

“Coğrafyanın ve tarihin (kısmen mitolojinin de)” değil; önce mitolojinin, ona bağlı olarak dinlerin ve dinler tarihinin, sonra coğrafyanın ve tarihin şiirlerime nüksedişinin kaynağı, insanlığın gerçek tarihinin mitoloji olması. Tek tanrılı dinlerin, mitolojik dönemlerdeki inançların bir devamı olması. Bizim gibi rönesansı yaşamamış doğu toplumları, Adem’in ilk insan olmadığını, Havva’nın üçüncü kocası olduğunu bilmesi gerekir. Çanakkale’de, tek tanrılı dinlerden önce Meryem gibi en az yirmi tane kutsal bakire var. Hepsi de tanrılardan biriyle yatmış. Ama asıl önemli olan o çağlarda Antik Anadolu’da gelişmiş olan bilim, Bugünkü uygarlığın temelini atan bilim. 21. yüzyıla girmiş bir toplum olarak, yüzde doksan sekiz olarak bilimsel düşünceden yoksun olduğumuzu sanıyorum.

Toplumcu bir şairsin. Günümüzde yazılan ve bireycilikle, benmerkezcilikle suçlanan “genç şiir”le ilgili düşüncelerini öğrenmek isterim.

Bu konuda öncelikle bir kavram karmaşasına açıklık getirmek gerektiğine inanıyorum. Toplumculukla toplumcu gerçekçilik ya da eleştirel gerçekçilik çoğunlukla birbirine karıştırılıyor. Kimi zaman da toplumcu -gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik karıştırılıyor. Ben toplumcu -gerçekçi şiir anlayışını savundum ve savunuyorum.

Bireycilikle ve benmerkezcilikle suçlanan şiire gelince, böyle bir şiiri suçlayan kaldı mı bilmiyorum. Tam aksine böyle bir şiirin özendirilmesi, öne çıkarılması ve egemen kılınmak istenmesi söz konusu. Üstelik bu şiir genç de değil. Elli yıldan beri var olan bir şiir. Toplumcu gerçekçi şiir ise yeni bir gericilikle suçlanıyor. Şiirin özünü sözcüklerin kuşatıp ‘yok ettiği, biçimsel ögelere ağırlık veren; imge adına imgelerin boğulduğu, kapalı şiir adına çıkmaz sokaklara varan, bulanık sulara dalan ve bireysel duyarlık adına bireyi zembille indirip arzın merkezi sayan şiir anlayışı göklere çıkarılıyor. Bu tür şiirlerde önemli buluşlar ve konular olsa bile, zoraki kurulan dizeler özü kemirdiği için yaşamda karşılığını bulan bir söylem yoktur. Bu nedenle kendi arkadaş çevrelerinde bile okunmayan bir şiir, günümüzde “saf şiir” adına savunuluyor. Bu şiiri Okumayan gençlikse cahillikle suçlanıyor. Durum böyle olunca da şiir kitapları olmadığı halde şiir klipleri olan televizyon şairleri, üniversite gençliğimizin şairleri oluyorlar. “Ben sevdim mi adam gibi severim” diyerek şiirsiz şairliklerinin tadını bol bol çıkarıyorlar. Okunmak için şiir yazmayan şairlerimiz ise dar bir çevre tarafından sürekli alkışlanıp ödüllendirildikleri halde toplum içinde şair olduklarının bile farkına varamıyorlar. Bu yüzden de Türkiye dışında, özellikle de Amerika’da kendilerine şiirleşecek şiir arkadaşları uydurup, onlar aracılığıyla şairlik duygusunu yaşamaya çalışıyorlar. Çalışsınlar bakalım.

İlk baskısı 1989’da yapılan Rüzgarla Bir adlı kitabında lirik tını belirginlik gösteriyor şiirinde. Özellikle “Ciğer Parem” ve kitaba adını veren “Rüzgarla Bir”de, Adnan Yücel’in hak, hayat, (adalet) kavgasına endeksli toplumcu söyleminden oldukça farklı ‘ses tonu’ yankılanıyor. Okur beklenmedik bir duygu dalgalanmasına itiliyor, dense yeridir. Sanki az bilinen, hakkı yenmiş şiirler diye tanımlanabilecek türden örnekler. Bu saptamaya eklenecek başka şiirlerin de var kuşkusuz, ama toplumun dertlerini deşip, devrimci davayı öncelerken, “tüh, bireyi ıskalamışım” kaygısı taşıdığın oldu mu? Bu bağlamda söyleyeceklerin, özeleştiri, sitem… “Çok lifli bir düş urganıydı zaman” dizesi sorduruyor soruyu daha çok, şiir kahramanınla yüzleştiğin anlar vardır, ne dersin?

Hiçbir şairin bireyi yadsıdığını sanmıyorum. Bireyi yadsımak bir bakıma toplumu ve toplumsalı oluşturan ayrıntıları yadsımak olur. Önemli olan, bireyi toplum dışında, gökten zembille inmiş gibi toplumsal sorunlardan uzak, doğaya ve yaşama aykırı bir varlık gibi de almamaktır. Yalnızca “Rüzgarla Bir” ve “Ciğer Parem” adlı şiirler değil, bu biçimde yirmiden fazla şiirim var. Söylediğiniz anlamda en çok ilgi, toplayan şiir ise “Çukurova Çeşitlemesi” adlı kitaptaki “Suskunum Sana” ve “Savrulur Gider”
adlı şiirler oldu. “Yanaklarına Şiir Zamanı” ve “Gülleşin Kapıları” adlı şiirleri de saymak gerekir.

“Tüh bireyi ıskalamışım” kaygısı taşımaktan çok, bireylerdeki devrimci romantizmi fazla abarttığımı düşündüğüm olmuştur. Bu kaygıdan kurtulmak isteyince de bireyin doğal duyarlığı zaten
öne geçer. Aynı zamanda şiir kahramanlarımla yüzleşmeyi de getiriyor. Bu yüzleşme çoğu zaman şiir kahramanlarının
eleştirisine dönüşüyor. Ama, umutlar yitirilmeden.

Seyir defterinde neler var? Neler yazıyorsun şimdilerde?

Şimdilerde şiirle birlikte daha önce yayımlanmış olan düzyazılarla uğraşıyorum. Mitolojik çözümlemeler ağırlıklı
yazarın oluşturduğu bir kitabın hazırlığı içindeyim. Bu tür çözümlemeler, düşüncelerimize vurulan zincirlerin ve
prangaların oluştuğu demirin maden ocaklarını ortaya koymak açısından çok önemlidir.. Dinler tarihi değil, insanlığın
sorunu, gerçek tarihi yani, geçmişteki geleceğimiz…

Yaygın bir okurun var. Bestelenen, dudaklarda gezinen birçok şiirin. İnsanın kendi şiirini şarkı halinde dinlemesi nasıl bir duygudur?

Bir şiirin yaygın bir okur kitlesinin oluşmasını, her şeyden önce o şiirin yaşamda karşılığını bulması ve benimsenmesi olarak görmüyorum, ama benim çok yaygın bir okurum olduğuna da inanmıyorum. Bestelenen ve dudaklarda gezinen birçok şiirimin olduğu doğru. Bu durum kimilerine göre şiir adına üzücü, kimilerine göre de sevindirici. Bence hiçbir şiir bestelensin diye önceden yazılmaz. Şiirin taşıdığı senfonik özellikler yazıldıktan çok sonra müzisyenler tarafından yakalanır ve şiir bestelenir.

Uç bir örnek verecek olursak; Paul Eluard “Özgürlük” adlı şiirini kimse bestelesin diye yazmamıştır. Ama ölümünden yıllar sonra Zülfü Livaneli Türkiye’de bestelemiştir. Kim bilir, aynı şiiri kaç ülkede kaç müzisyen daha bestelemiştir. Şiirin bestelenmesi, ülkemizde o şiirin yaygınlaşması açısından da çok önemli. Çünkü biz az okuyan; ama çok dinleyen bir toplumuz. Nazım’ın deyimiyle koyun misali, Bir şiiri on yılda kitaptan on bin kişi okur. Aynı şiiri kasetten bir haftada yüz bin kişi dinler. Kendi şiirlerim (şarkı halinde dinlerken bende uyanan duygular, dinlediğim yere, zamana ve koşullara göre değişiyor. Örneğin, bir gecede, şarkının nakarat bölümünü müzisyenlerle birlikte on bin kişi bir ağızdan tekrarlayınca içim içime sığmamıştı. Ama başka bir yerde şarkının yarısından sonra sözlerin bana ait olduğunu anlamıştım.

İki ‘nehir şiir’ kitabıyla birey- toplum -dünya sancılarının destanını söylüyorsun. Tarihin akışından kesitler içeren sözsel peyzajlar sunduğun da öne sürülebilir. Genelde, halk şiiri atmosferinde bir söylemin egemen kılındığı yapı, kah ağıt, kah kahramanlık ögelerine göndermelerle sayfalarca sürüyor. Bazı dize kümeleri bilinçli olarak yineleniyor. Örneğin:

Bitmedi daha sürüyor o kavga
Ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek

Şöyle bir soru takılıyor akla; acaba şair bazı dizelerin ağırlığına, vurgu gücüne daha çok mu bağlanıyor, bağlıyor okurunu?

Sizin de belirttiğiniz gibi birey -toplum -dünya sancıları işleyen nehir şiirlerde yaşamsal önem içeren çarpıcı dizeler ya da dize kümeleri ön plana geçebilir. “Bitmedi daha sürüyor o kavga Ve sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” böyle oldu. Buna, okurun bazı dizelerin vurgu gücüne bağlamaktan çok, ortak ütopyanın dile getirilişinde, kitlelerin ortak sesini yakalamış olmak diye yaklaşmak daha doğru olur kanısındayım. Çünkü, o şiiri yazarken okurların değil, benim o dizelerin vurgu gücüne bağlanmam söz konusu. Dokuz bölümlük tek şiirin her bölümünün bu dizelerle bitmesinin elbette bir amacı var. Bu amaç da dizelerde zaten vurgulanıyor. Bütün olay geniş okur kitlelerinin de bu dizeleri benimsemiş olmasıdır.

Anadolu bir kültürler mozaiği. Binlerce yılın bizlere sunduğu bir armağan. Şiirlerini okurken daha bir farkına varıyor bunun insan. Urartuların, Medlerin, Osmanlıların ayak sesleri duyuluyor. Ermenilerin, Kürtlerin, Türk ve Arap halklarının çığlıkları, çan ve ezan sesleri, inleyen, uğuldayan binlerce keman, tet… Şiirlerin tam anlamıyla bir barış bildirgesi. Sen de bir elçisin, barışın, kardeşliğin elçisi: Şiirinin, modern Türkiye şiirinin işlevi bu mudur, bu mu olmalıdır?

Anadolu bir halklar ve kültürler denizidir. İnsanlık açlık içinde kıvranırken, binlerce yıl önce Fırat kıyısında dünyanın ilk barajının kurulması, suların topraklara ve bahçelere akıtması geliyor gözlerimin önüne. Tahıl silolarının dolması, karınların doyması, çocuklarını emziren anaların memelerine süt yürümesi geliyor gözlerimin önüne. Sonra boğaların evcilleştirilerek öküz gücünün tarıma katılması ve öküzün kutsallaşması geliyor. M.Ö. 546 yılında Knidos tepesindeki gözlemevinde yıldızları inceleyen Teodoksa geliyor. Çanakkale’de yıllarca süren Troya Savaşları, tanrıların fink attığı Olimposlar, kurban törenleri, üretenler ve üretileni yağmalayanlar geliyor. Sonra Homeros, Herodot…İonya, Karya, Frigya, Ligya, Sparta uygarlıkları. Bu uygarlıkları yok eden Pers ve Med saldırıları. Sonra bin yıl süren karanlık. Bin yıl sonra küllerin arasında bulunan rönesans kıvılcımları. Batı uygarlığını bugüne taşıyan kıvılcımlar.

Kısacası Anadolu, bütün dünyada uygarlığın beşiği olarak kabul edilen bir bölge. Ahmed Arif’in deyimiyle “Beşikler vermiştir Nuh’a, salıncaklar, hamaklar vermiştir. Havva anamız Anadolu’nun yanında dünkü çocuk sayılır”. Çok doğru. Çünkü, Adem babamız da öyle. Hatta dört kitabımız ve dört dinimiz de öyle. Anadolu’nun yanında dünkü çocuk sayılırlar.

Anadolu’da yalnızca çan ve ezan sesleri değil, su ve toprak, ateş ve hava sesleri de var. Şiirin bütün bu kültürel zenginliklerden etkilenmesi doğaldır. Ama şiirin arasında barış ve kardeşlik bildirgesi olabileceğine inanmıyorum. Sadece etkileyici bir sanat olabilir. Ama şairlerin kültürler arası elçi olmaları gerektiğine inanmıyorum.

Eleştiri konusu ülkemiz edebiyatının, (en çok şiirin mi demeli?) büyük gediklerinden, bedensel ağrılarından, arızalarından diye biliniyor. Genel kabul öyle. Senin şiirine yöneltilmiş (olumlu veya olumsuz) eleştiri var mı, etkilendiğin, ‘feyz aldığın’ ? Eleştiri ne kadar etkiledi seni? Daha doğrusu otuz küsür yılda eleştiriyle aran nasıldı? Şiir dünyamız Adnan Yücel şiirine nasıl yaklaştı? Okur ilgisiyle yeterince göstermiş gibi tavrını, kitapların ikiden çok basım adedine ulaşmış, bir tanesi altıncı baskıya… Nasıl değerlendiriyorsun şair -okur -eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliğini? Sanırım şairlerin kesintisiz kanayan yarası bu, neler demek geliyor içinden?

Benim şiirime 1979’dan beri yöneltilmiş ve yöneltilen hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler oldu ve oluyor. Hasan Hüseyin, Mehmet Yaşar Bilen, Metin Demirtaş, Rıza Zelyut, Mehmet Aydın, İsmail Gençtürk, İsmail Gümüş bunlardan bazıları. Biçim, öz ve şiir dili bakımından hemen hemen bunların hepsi görüş bildirmiştir.

Otuz küsur yılda eleştiriyle aram hep iyi oldu. Olumluları da olumsuzlarıda sevdim. Yapıcı olmasını gözettim. Ancak bu otuz yılın on beş yılında eleştiri yok. Benim şiirim gibi şiirlerin görmezlikten gelinmesi gerçeği var. Böyle bir ortamda en güzel eleştiriyi okurlar yapıyor. “Şair -okur -eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliği” çok ilginçtir. Şaire, okura, eleştirmene ve bunların düşünceleriyle yaşadıkları dönemlere, toplumsal koşullara göre her şey değişir. Sovyetlerdeki parti diktatörlüğü çökmeden önce her şair Asım Bezirci’nin eleştirisini almak için çırpınırdı. Şimdi Asım Bezirci’nin olumlu değerlendirdiği şiirler okurlar tarafından unutulsun diye büyük çabalar harcanıyor. Bunun en çarpıcı örneği olarak Ozan Telli’nin şiirini anmak istiyorum. Sizce de büyük bir haksızlık değil mi?

(Çetin Yiğenoğlu, Cumhuriyet Kitap, 17 Mayıs 2001)