Yazılar

Arif Damar – Alıcı Kuş

Vurur düşlerine ozanın
Güneş kızgınlığından birkaç ağustos
Birkaç ağaç
Yüksek ormanlar kuytusundan

Kardeşliğin alıcı kuşu
Kalkar konar

Köylü
Biçer ayrık otlarını ayırır başaklardan
Kalkar konar
Kardeşliğin alıcı kuşu

İşçi
Tutar ucundan en acar biçimlerin

Sürer
Bin başıboş atı bin cehennemi birden
Kardeşliğin alıcı kuşu
Kalkar konar

Duran el
Gitmeyen ayak
Bir göz ki
Arkasında bir ölü sesi
Döner durur
Kardeşliğin alıcı kuşu

Kalkar konar
Bir açık yürekten bir ötekine
Bir bugüne bir yarına
Alıcı kuşu kardeşliğin

Arif Damar – Dar Açı

Uzun saçlar yakışırdı sana uzun yıllar
Bir gökyüzü bitince öteki başlardı
Çevik taylar dururdu güneşte olgun başaklar
gölgelikler dururdu,
Ovalar aydınlıkta dururdu
Bulut geçti derdik bilemedin
Ya da yağmur yağacak derdik
Fesleğen saksıda güzel dururdu
Bak bu olacak şey mi kömür beni vurdu
Ayaklarım aldı başını gitti
Ellerim kaldı duvarda
Kalk ne olur pencereyi aç
Uzun saçlar yakışırdı sana uzun yıllar
Bir gökyüzü bitince öteki başlardı

Arif Damar – Yazgımız

yazgımızdır: yaşanacak
kaçınılmaz

başka bir ülkede uyanmak elde değil
diyelim ki vietnam’da
– vietnam beyaz bir gül beyaz bir bıçak
uyanmak ölmek vietnam’da –

yazgımızdır: yaşanacak
kaçınılmaz

sabah güneşinden önce
dikilir kapımıza karanlık
alınıp götürülürüz
sınırsız sevgimizden ötürü
sınırsız sevgimizin yanı sıra

yazgımızdır: yaşanacak
kaçınılmaz

bir yürek parıltısıdır sorguya çekilen
bir aydınlık özlemdir
bir deniz kokusudur uçup giden
bakışıdır bir ay çiçeğinin

yazgımızdır: yaşanacak
kaçınılmaz

başka bir ülkede uyanmak elde değil
yarınımızın
bugün olduğu bir ülkede

Arif Damar – Gitme Kal

Nice nice acıları aklına getir
Bunca yoksulluğu aklına getir
Gözyaşlarını aklına getir
“GİTME KAL” var-yok dinlemez bir çocuk isteğidir
Gitme aklına getir

Kıraç mı kıraç toprakların üstüne
Güneşler açar yağmurlar kesilince
Çırılçıplak kayada yeşerir incir ağacı
Dağların kuytusunda bir uslu çiçek
Dağıtır mavisini kendi kendine
Gitme beraberlik içinde
Nasıl sevinirdik aklına getir

Her şeyi her şeyi aklına getir
Gece yarılarını aklına getir
Söylediklerini aklına getir
Sinsi yağmurlar yağıyordu
Soğuktu
Yaktığımız ateşi aklına getir

Nelerden geçiyorsun aklına getir
Gitme, dünyamızın her yerinde
Yorgun eller gülleri derleyince
Ellerin sevincini aklına getir
Güllerin sevincini aklına getir

Ne çok severdik seni aklına getir…

Arif Damar – Da

Ben seni seviyordum seni sevdim
Islak buzağıları seviyordum seni sevdim
Kartal kanatlarını mor menekşeleri keçi yollarını
Öğle sıcaklarında ağır salkımların serin odalarını
Patiska örtüleri köşe yastıklarını ak dantelleri
Bir kapının benim için açılmasını tek benim
Beklenmesini seviyordum seni sevdim

Yalnız kendi bardağımda istemiyordum çayları içkileri
Bir otçuğu koparmasını istemiyordum
Sana vermiyecek olduktan istemiyordum
Elma dilimlerinde cıgara küllerini
Yemek artıklarını çiçekli tabaklarda
Kimsenin aç
Karanlıkta kalmasını

Ben seni
Sıcak ekmeklerden bir sokum
Ayın ondördünü

Arif Damar – Yol Yorgunu

Bana bir türkü öğretsen
Ayın aydınlığında söylesem
Gecenin karanlığında söylesem
Yağmur yağınca söylesem
Toprak uyanınca söylesem
Bana bir türkü öğretsen

Bana bir türkü öğretsen
Beraber olunca söylesem
Ayrı kalınca söylesem
Seni unutunca söylesem

Bana bir türkü öğretsen
Geldiğim yerlere er geç dönebilsem
Sevebilsem her şeyi yeniden sensiz
Sensiz vazgeçebilsem
Gece demesem gündüz demesem
Kimseleri dinlemesem
Hem yürüsem hem söylesem
Hem söylesem hem yürüsem

Arif Damar – Saksı

Elimde demin
Küçük bir saksı vardı
Boş bir saksı

Nasıl ağırmış meğer
Nasıl kolum ağrıyor
Boş
Bomboş
Çiçeksiz bir saksı

Arif Damar – Kiraz Dalı

haziran’da kiraz dalı
çocuklar uzansın diye
yere doğru
eğilir

Arif Damar – Her Gün Yaşamak

Işıklı günlerinde düşün,
memleketini, dostlarını, sevgilini,
onlarla kal, dinlen
bırak kendinden bir şeyler,
bir mağlup akşamın mahzunluğu
silinsin gözlerinden.

Bir kavga sonunu unut.
sen maceralar peşinde değil,
umutsuz bir yolculukta değilsin.

Yaşamak sadece sevmektir, inan bana.
Sevmeyenler dünyamızda yaşamıyor.
Yaşamak suda, toprakta, insanlarda görünerek;
bir zeytin ağacı gibi.
Bir zeytin ağacı gibi, ne güzel
denize yakın olacaksın,
uzayan dallarında, yapraklarında ışık
ta derinlerde köklerin.
Bir zeytin ağacı gibi, bin yıl severek
yaşamak her gün…

Arif Damar – Dayanılmaz

Gözlerini ölüm bürüdü onların
korkulu rüyalarda uyanıyorlar uykularından.

Günden güne daha cana yakın
günden güne daha yaşanacak hale gelsin diye
her gün daha sağlam
daha usta
daha kahraman ellerle onarılan yeryüzü
eskisinden dar geliyor onlara
eskisinden düşman.

Ne günün ilk ışığı
ne balık sürülerinin ışıldaması suda
ne güneşe uzanan dal
ferahlık vermiyor içlerine.

Çalınan insan emeği yaşatmaz oldu
korkulu rüyalarla uyanarak uykularından
korkunç kararlar verdiler.

Karşı koymazsak eğer
tehlikededir günlük ekmeğimiz
bacamızın tütmesi tehlikededir
evimiz, aşkımız, çocuğumuz
pencerede saksı
kitap sevgisi, insan sevgisi
tehlikededir.

Gözlerini ölüm bürüdü onların
uyumak, uyanmak tehlikededir,
tehlikededir çiçek koklamak
bardakta su, ateşte yemek
bahçede güneş tehlikededir.

Tehlikededir gözbebeklerimiz
Adana’nın pamuğunu yabancılar işliyor
dokuma tezgahları tehlikededir.
İzmir’in üzümü, fındığı Giresun’un
Samsun’un tütünü tehlikededir.
Kapanıyor fabrikalar birer birer
varımız yoğumuz tehlikededir.

Fakat korkunç kararlara ve tehlikelere aldırış etmeden
boy atan başakların şarkısı devam eder
topraktan güneşe avaz avaz.
Çatlayan tohumdaki yaşamak arzusu
her zaman galip, her zaman hür,
dağlardan akan suyun sevinci
her zaman genç, delikanlı
kabına sığmaz…

Dayanılmaz
çocuğunu emziren ananın şefkatine
-yırtıcı, derin-
hilelere, ölümlere karşı gelir
memedeki çocuğun iştahı,
kudreti sonsuz,
dayanılmaz.

Ve sen gözbebeğim
sen erkek sesinle
“İşsiz kalmasın insanlar, öldürmeyelim birbirimizi.” dersin
milyonların içinden
milyonlardan ve gün ışığından uzağa götürülür,
işkence görür,
hapis yatar,
sürgün edilirsin;
sevilecek şeyler değilse de bunlar
DAYANILIR…

Halbuki günden güne yaşanacak hale gelen yeryüzünde
toprağın ve insanoğlunun ümitle yarattığı her şey
çatlayan tohum, akan su,
ana şefkati, çocuk iştahı, insan tahammülü,
hayatı öven şiir,
kardeşliği söyleyen şarkı,
mücadele eden resim,
ve emekçinin yüreği, elleri, hasreti
harbe ve ölüme karşıdır
DAYANILMAZ…

Arif Damar – Ben Beni

Açık pencereden sesleniyor,
ağacın yapraklarına söyletiyor:
“Beni unut!”

Oturduğu evin balkonundan,
bulutlara haber salmış olacak,
ne dedikleri işitilmiyor ama, anlıyorum:
“Beni unut!”

Damların üstünden geliyor bu ses,
tramvaylar, otobüsler getiriyor,
denizden motorlar getiriyor.

Bazen dalıyorum, insan hali,
bir karanlık içinde gözleri
ıslak, siyah konuşuyor:
“Beni unut!”

O gece yan yana yürüyorduk,
hiçbir şey konuşmuyorduk,
fakat sesi, durmadan kulağımda çınlıyordu:
“Beni unut!”

Bu trene de ne oluyor bilmem
yolunda doğru dürüst yürüse olmaz,
Yenikapı’dan her geçişinde
avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“Beni unut!..” “Beni unut!..”

Anladım, herkes ondan yana
rıhtımdaki vapur, kilise çanları,
radyoda şarkı, sokak satıcıları,
caddeler, bulvarlar onu tutuyor.
Olmayacak bir zamanda sesleniyor:
“Beni unut!..”

Arif Damar – Ben Beni

Ben beni sarpa vurdum ben de böyleyim
Korkulu sular boyu yalçını diki
Ayın karanlığında gün ertesini
Ben seçtim denizleri kendim istedim

Gölleri sevmedim ki düz ovaları
Kişiye bir şey katmaz yürüsen baksan
Denize vurmasa da gölgen bilirsin
Tuza karışacaksın maviye çalan

Kaç kapının önünde bekledim durdum
Kaç güneşten eli boş çevrildim geri
Bir ateş böceğiyim aysız gecede
Bir çağrıyım işitin geleceklerden

Balıkçılar tanıdım ıssız koylarda
Boya karıyorlardı çam kabuğundan
Balıkçılar tanıdım ıssız koylarda
Boya karıyorlardı göklerden sudan

Bir ateş böceğiyim aysız gecede
Muştuyum hiç olmazsa aydınlıklardan
Bizim göklerimiz de çoğalır bir gün
Bir gün gelir toprağın suya aşkından

Arif Damar – Kırık Makara

Akşamdı
Karataşlardabeyazaltalta
İki sayı
6228
Ben okudum yalnız

Eski arkadaş gitti

Biz kendi sessizliğimizin
Birbirinden uzak
Salıncaklarına bindik
Sallandık dirsek dirseğe
Durduk
Sonra ayrı merdivenlerden
Eşiklerimize indik
Akşamdı
Akşamın evcil kentini arkamıza aldık
Sendelerken dayandığımız değnek
Bir elimizde
Ötekinde yiten
Tükenen gündüzümüz
Vurdukça kızıltısı batı çevreninin
Yazgımızı yeniden çizmek için
Kıvılcımlar saçtı alnımız

Akşamdı
Yürüdük biz
Bilge
Deniz akşamının gecikmeden
Vardık önüne
Dizlerimizi büktük
Kaldık orda

Terli bileklerimizi kurtardık ilkin
Demirinden bir kelepçenin
Ayırdına bile varmadan
Eski dostun vurduğu
Yorgundu deniz su

“Gece de
Ne gece
Yoğun gece”

Araladık gizemsiz kapısını yorgun suyun
Yıldız ışıkları içinden
Bildik aydınlığımızı seçtik
Ayırdık usulca

-Hiçbir ortak yanınız kalmamış dedi
Anılarınızdan başka
-Hiçbir ortak yanımız
Kalmamış dedim

Ben dünyada ne öğrendim
Bilmez miydim

Orda
Solarlardı sararır da
Yapayalnız bırakılır
Yaşanmazsa yeniden
Yeniden anılar da

Başka nasıl olacaktık
Suskunduk

“Gece de
Ne gece
Yoğun gece”

Yıldızlara bakmıyorduk
Kulak verdiğimiz de yoktu
Sese
Sessizliğe de
Okyanus akıntılarında
Biçimlenir gibiydik

Gecesefalarını bekletiyorduk
Beyaz sugülleri
Yolumuza bakıyordu
Kokusunu saçmak için

Uysal denizkulağının
Gökkuşaklı düşü bizdik
Görkemsiz
Yalın çabası

Biz
İkimizdik
İşitilmez türküleri denizlalerinin
Dip sularındaki

Yarın ilk
Dünyayı düzeltecektik
Birlikte
Hele bitsindi gece

“Gece de
Ne gece
Yoğun gece”

Açtı aykırı dalların en incesinde
O doğal
Ölümsüz güzellik

-Hadi kalkalım dedik
-Hadi

Bir onulmaz düşümüzün
Boşlukta takılı kalan
Kırık makarasından
İki sap beyaz iplik
İnerken yere
Her yere

Arif Damar – Hissen Yok Bu Akşamda Senin

Hissen yok bu akşamda senin
sen öğleden beri
bu renk renk
bu çeşit çeşit söylenen şarkının
artık haricindesin.

Tankın gölgesi uzandı üstüne kadar,
nerdeyse, habersiz gün batacak.
Tamamen çekmiş göğsünden akan kanı
büyük ve mütehammil toprak.
Her şeyin ne kadar şikayetsiz
saatin hala işliyor bileğinde,
onu akşamdan akşama kurardın,
tabii biraz sonra duracak.
Bugün günlerden cumartesi,
dün yazdığın mektup,
ancak, dört gün sonra eline değecek karının.
Senin orada eskisi gibi sesin işitilecek,
sesin teselli edecek
düşünür gibi gülecek,
kısaca : Yaşayacaksın.
Çocuğun o akşam yazdığı cevapta
bahsedecek çiçek açtığından
bahçenizdeki ağaçların.

Güneş battı,
yıldızlar doğacak biraz sonra,
şimdi karnın acıkmış olacaktı.
Çantanda tayının ve konserven var,
cebinde, yemekten sonra içecek sigaran.

Düşman bozguna uğratıldı arkadaş,
mısralarımda olsun uyan!..

Arif Damar İle

Şair kimliğinizle uzun bir döneme tanıklık ettiniz. Yüzyılın şairi olmak size ne hissettiriyor?

1925 yılında doğdum. Yaklaşık altmış senedir şiir yazıyorum; çok küçük bir kasaba olan Gelibolu’da büyüdüm. İçgüdüsel bir sezgi ile sınıf çelişkisini fark etmiştim. Çocuksu bir duyarlılıktı yaşadığım belki… Çok yoksulduk ama içimdeki sezgi kaderime boyum eğmemi engelleyecekti. Bir süre sonra da Nazım’ın şiiri ile tanıştım.

Çocukluğumda hissettiklerimle, bu gün hissettiklerim arasında değişen bir şey yok. Bir şair çağından sorumludur. Sanırım ben bu sorumluluğu erken yaşta fark etmiştim. Daha sonra da bu sorumluluğu bilinçli olarak yerine getirmeye çalıştım. İşte bu sorumluluk çağına tanıklık etmek demekti; çağına tanıklık etmekse ancak sanık olmakla mümkündür. Zaten dünyayı değiştiren sanıklardır. “Sanıklık”, toplumsal düzen, egemen güçler, gelenek ve törelerdir. Gerçek şair, kendisine dayatılan değerleri içine sindiremez, tüm baskılara başkaldırır. Çünkü şiir bir başkaldırı, bir ayaklanma, çağdaş aklın ve ilkelerinin savunulmasıdır. Bu tanıklığın içinde şundan da söz etmek gerekir: Sovyetler Birliği’nde bir deneyim yaşandı, 1917 Ekim Devrimi oldu. Bugün hemen hemen bütün dünyada kapitalizm egemendir. Bu düzeni savunanlar kapitalizmin alternatifsiz olduğunu söylüyorlar. Ben hiçbir zaman bu düşünceye katılmadım. Kapitalizm insana aykırıdır, hatta bir suç düzenidir. Bu düzenin tek alternatifi de sosyalizmdir. Reel sosyalizmin kısmen yıkılışı bir çok aydını büyük bir hayal kırıklığına hatta ‘dönmeye’, ‘dönekliğe’ konumlandırdı. Buna çok üzülüyorum. Çünkü Marksizm, bilime dayanan bir öğretidir. Ekim Devrimi bir deneyimdi, ancak başarısız oldu. Diyelim ki bir yüzyıl böyle boşa geçti.

Bu tanıklık içinde “Komünist şair” kimliğinizin de bir yeri var değil mi?

Orhan Alkaya benim için “… teksir tadındadır Arif Ağabey ağaç tadında, vakitsiz toprak: vaat edilmiş ekmek karnesi verilmiş. yakasında kömür ütüsü, cebinde Niyazi, Sevinç, Şevki. Şairdir, komünisttir, sınıfsız hayallerdir ve devletsiz…” der. Eh! Ne yapalım? Demek ki öyle görünüyorum. Gerçi ben de 1951 yılında Komünist Partisi Davası’nda tutuklandım. Tahkikat sonuna kadar iki yıl tutuklu kaldım. Daha sonra da beraat ettim.

Az önce “… ve Nazım şiiri ile tanıştım” dediniz. Nasıl bir tanışıklıktı bu? Nazım Hikmet şiiri neler taşımıştı size? Yaşınız da oldukça küçüktü sanırım…

Nazım Hikmet’in önce şiirini sevdim. Sonra da şunu düşündüm: “Bu kadar güzel şiir yazan bir adam neden suçlanıyor?” Dönemin diğer şairlerini de seviyordum ama Nazım’ın şiiri bana çok çarpıcı gelmişti. Nazım’ın düşüncelerini merak ediyor, nasıl bir dünya özlediğini öğrenmek istiyordum. Ancak o yıllarda Nazım’ın şiir kitaplarını bulmak çok zordu.

Şiirlerinizi Nazım Hikmet gibi mi yazmak istiyordunuz?

Nazım Hikmet şiirimi etkilemiştir. Şöyle söyleyebilirim, şiire bakışım Nazım’ın şiirleri ile örtüşüyordu. Evet, Nazım’ı seviyordum ama onunla aynı anlayışta olmayan diğer şairleri de okuyordum; Necip Fazıl, Ahmet Haşim, Yahya Kemal sonraları Orhan Veli… Orhan Veli’nin ‘Garip’ kitabı 1941 yılında çıktı. O yıl ben de istanbul’daydım. Okudum ve sevdim. Nitekim kendi şiirimi yazmaya devam ederken ‘Garip’ şiirlerini de göz önünde tuttum… Hatta bazı şairlerin Osmanlıca yazdığı şiirleri bile okuyordum. Bu dizelerin anlamını bilmesem de, ritm güzelliği hoşuma gidiyordu. Şiire yalnızca politik açıdan bakmadım ben… Nazım’la beraber dönemin diğer şairlerini de göz önünde tuttum.

İlk şiirlerinizde toplumcu gerçekçi şairlere bir diğer tanımlama ile kırk kuşağına katıldınız.

Doğru; ilk şiirim değil elbette… ilk şiirim “Yeni insanlık” dergisinde yayımlandı. Ancak bu şiirden de önce Gelibolu’da okul müsamerelerine birlikte çıktığım bir sevgilim vardı: Fitnat. Ona yazdığım şiirler vardı. Çocuksu şiirlerdi… Bu şiirlerimi hiç yayımlamadım. Daha sonra ilk şiirlerimden ikisini 1941 yılında “Gün” dergisinde yayımladım. Şiir kitabıma da “Acı Ertelenirken”i almıştım. Fakat bu şiirde Nazım’ın etkisi yoktu. Daha çok Necip Fazıl’ın etkisinde olan şiirlerdi. O dönemde Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi şairlerin anlayışı hakimdi. Evet ben, sosyalist düşünceyi benimsemiştim ama henüz bu düşüncelerimi şiirime yansıtamıyordum. toplumcu gerçekçi şiir estetiğini yakalayabilmek için oldukça uğraştım, didindim. Bunu da ancak 18 yaşında gerçekleştirebildim. Bunlardan bir tanesi “insan” dergisinde, bir tanesi de Abidin Dino’nun ilgilendiği “Yeni Ses” dergisinde yayımlandı. Daha sonra da şiirim böyle devam etti. Yalnız şunu söyleyeyim o yıllarda Nazım’dan ayrı şiir yazmak gibi bir kaygım yoktu. O yıllarda yazdığım şiirler Nazım taklidi gibi görünüyorsa, bu benim yapımdan, şiir beğenimden gelen, yani kendimden olan bir şeydi. Nitekim “Arif Barikat” takma ismiyle yayımlıyordum o şiirleri… Ama Arif Barikat olarak adımı duyurmam, arkadaşlarla birlikte 1945 yılında çıkardığımız “Ant” dergisi ile oldu.

“Ant”ın içinde Pertev Naili Boratav, Rıfat Ilgaz, Ömer Faruk, Enver Gökçe gibi isimler de vardı, değil mi?

Evet; “Ant” Nazım’ın da izlediği önemli bir dergiydi. Bugün bile önemsenir. O yıllarda “Ant”a katkıda bulunmak benim için kitap çıkarmaktan çok daha önemliydi. Ayrıca ekonomik dayanışma içindeydik. Benim ayrı bir kitap çıkartmam devrimciliğe aykırı olurdu. Zaten şiir yayımlayayım diye de bir isteğim yoktu. Ben hep şair olarak gördüm kendimi… Memet Fuat “Yaşlı Bir Şaire Mektuplar” da çocuk yaşta toplumcu kuşağa katıldığımı söyler ve der ki: “… acelesi varmış herhalde…” Evet, acelem vardı. Çünkü yoksulluktan geliyordum ve bu düzen değişmezse yoksulluk kalıcı olacaktı. Bu yoksulluğu yeryüzünden silmek için acelem vardı.

Şunu belirteyim, kırk kuşağı şairleri çağının sorumluluğunu en derinden duyan şairlerdir; anti”faşist, anti-emperyalisttiler… Toplum düzeninin değişmesini, iyileşmesini istediler… Ancak çeşitli nedenlerle baskı gördüler ve şiirlerini biçem olarak ileri götüremediler.

Bir yüzyıla tanıklık ettiniz ve etmeye devam ediyorsunuz ve aynı zamanda diyorsunuz ki “Bir şair kendinden başka nereye gidebilir ki…”

Bu satırları Oktay Rıfat’ın ölümü üzerine yazmıştım. Öyledir, bir şair kendinden başka nereye gidebilir ki? Herkes aslında kendisini ortaya koyar… Anlatabildim mi? Nazım bir anlamda kendini yazmıştır hep…
Düşüncelerini, duygularını, yaşamını, aşklarını… Ben de biraz bunu yaptım. Şiirlerin mutlaka bir nesnel karşılığı vardır. Elbette şiirin içinde fanteziler, kurgular olacak… Ama her şairin yazdığı kendidir bir yerde…

Bir şairin yaşamdaki duruşu, şiirini de beliriyor…

Elbette. Tavırdır bu… Örneğin ben… Hayatıma bakın; ben düşünce sanığıyım ama suçlu değilim… Asıl suçlu, beni suçlayan düzendir. Şiir yazdım, kitaplarım yayımlandı. Bunu nasıl sağladım? Göze alarak… Her şeyi ama her şeyi göze alarak…

Uzun bir süre toplumcu şiir anlayışı ile şiirlerinizi yazmaya devam ettiniz. ‘Kedi Aklı’nda ki şiirleriniz de ise okuyucunuzun karşısına farklı bir biçemle çıkıyordunuz. Ve pek çok tepki aldınız.

Şiirimde değişen tek şey biçemdi; içerikte değişen bir şey olmamıştı. Belki şöyle söyleyebiliriz; ben toplumcuyum, gerçekçiyim ama Türkiye’de anlaşılan toplumcu gerçekçiliğin dışında bir tavır sergiliyorum. Marksist şiir anlayışının tanımı hiçbir zaman sosyalist realizm değildir. Ancak bunu söylemek hele de o yıllarda söylemek hiç de kolay bir iş değildi. Ciddi tepkilerle kaşılaşabilirdim.

O yıllarda Marksist sanat anlayışını anlatan tek bir kuramsal kitap vardı; bir Amerikalı’nın kaleme aldığı ‘Altın Zincir’, Gerçi Stalin bile bu kitap için ‘kaba bir kitap’ demişti… Ancak hiçbir sosyalist kuramcının kitabı Türkçe’ye çevrilmemişti. Var olan anlayışa göre de gerçeküstücülük gerici bir akım olarak görülüyordu. Ama gerçeküstücülük aslında hiç de böyle değildi.

Ben de bu durumun bir kültür mirası olduğunu düşündüm. Dünyanın önde gelen toplumcu şairleri de şiirlerinde biçem değişikliği yapmışlar hatta aşk şiirleri bile yazmışlardı; bireysel duygu ve düşüncelerini yazmaya devam ediyorlardı. Şunu da söyleyeyim, Nazım Hikmet aşk şiiri yazmasaydı, biz aşk şiiri de
yazamazdık. Benim sunularım içinde bir beyit vardır:

“Kendimi onun yerine koydum da düşündüm
Gökyüzünün yerine koydum da düşündüm”

Bu sunu, şiirimdeki geniş düşünceyi olduğu gibi açıklıyor.

Peki şiirinizde değişen aslında neydi?

Şöyle; kalıcı olan şairlerin şiirlerine baktım. Hemen hepsinde biçim kusursuzluğu vardı. Yani hepsi biçimini bulmuş şiirlerdi. Şiirinize ne kadar kutsal, değişik düşünceler anlatırsanız anlatın, şayet biçem olarak yönünü bulmamışsa, şiirin bugüne kalması çok zor. Kalmıyor. Zaten diğeri sanat da olmuyor. Brecht de bunun altını çizer. Ortaya çıkanın sanat olması için biçiminin kusursuz olması, mutlaka bir estetik değer kazanması gerekir. Sıradan okur olmasa da seçkin okur bunun ayrımını yapar. Toplumcu gerçekçi şiirde ise öz ve biçim ayrı sayılırdı. Hatta içerik, biçemden çok daha önemli görülürdü.

Orhan Veli, 1941 yılında ‘Garip’ adını verdiği kitabı ile şiirde bir dönemi başlatmıştır. Kitap çıktığında yüz kuruş verip, satın almıştım. Yüz kuruş önemli bir paraydı benim için… O şiirleri de sevdim ben… Değişiklerdi ve hepsinden önemlisi de bir yenilik getirmiş olmalarıydı. Özellikle de şiirde şairaneliği yıkıyorlardı. Şaireneliği yıktılar ve imgeyi de bir kenara koydular. Şiire imgeyi yeniden getirenler ise ikinci Yeniler’di.

Şiirimi değiştirdiğimde çok tepki aldım. Hem kavga arkadaşlarımdan, hem de başta Yaşar Kemal, Atilla İlhan olmak üzere pek çok aydından… Ama devrimci olarak hiçbir zaman utanılacak bir davranışta bulunmadım. Anlım her zaman açıktır ve bu yüzden hiç kimse bana bir şey söyleyemez. Şiirlerimden ötürü çok kez yargıladım.

Bu gün de tavrımda hiçbir değişiklik yoktur. Çünkü sanat sanattan anlayanlar için yapılır; şiir de şiirden anlayanlar için… Bir zamanlar halk için denirdi. Ama halk için yazmak demek, halkın anlayacağı şeyi yazmak anlamına gelmez ki… Halk çeşitli nedenlerle cahil bıraktırılıyor. Özellikle güdülen bir kültürsüzleştirme politikası vardır; bir şair bunun karşısında ne yapabilir ki? Şiirin kuralları var.

Şiir hayatınızın hemen başında önemli bir politik açılımı benimsemiştiniz: Sosyalizm. Bu arada TKP ile bir tanışıklığınız oldu mu? Türkiye Komünist Partisi ve çevresinin şiirinize etkisi var mıydı?

Ben de partiyi arıyordum. Bir gün, bugün ünlü bir ressam olan Nuri İyem’le tanıştık. Nuri, partinin olduğundan ve hatta şiirlerimi okuyup, beğendiklerinden söz etmişti. Bana seni sevdiler, şiirlerini sevdiler, ama sen sempatizan olarak kalacaksın, dedi. Yani partiye beni almadılar. Sanırım partinin varlığını öğrenmek beni sakinleştirmişti. Daha sonra da toplumcu gerçekçi şiirlerimi sürdürdüm. Çünkü artık sorunu çözmüş ve sosyalist düşüncelerimi şiirlerime aktarmayı başarmıştım. TKP’nin şiirlerime dair olumlu düşünceleri vardı. Yalnız sanıyorum bana söyleyen Nuri İyem’di. Ve savaşın olumsuz etkileri üzerine de şiirler yazmamı önermişti. Ülkemizde savaş yoktu ama II. Dünya Savaşı tüm şiddeti ile devam ediyordu. Savaşın etkileri de öyle… Ekmek karneye bağlanmıştı. istanbul’da tifüs salgını vardı. Bu konulara eğilmemi söylediler. Yerinde önerilerdi kuşkusuz.

Peki sempatizanlığınız ilerledikçe şiiriniz içeriğinde ya da biçimde değişiklikler olmaya başlamış mıydı?

Çevrenin etkisi oluyor tabii. Şöyle bir şey daha var. II. Dünya Savaşı içinde olmak anti-faşist olmak bir yurtsever için düşünülemezdi, o zaman yurtseverlik faşizm diye anlaşılıyordu. Yani faşist olmayan yurtsever olamaz. Oysa yurt, halktır. Ulusun mutluluğudur yani… Asıl yurtseverler sosyalistler, marksistler, komünistlerdir. O zaman ben barış şiirleri yazdım. Daha çok savaşan, yurtsever savaşçılar için yazdım. Che Guevara’dan… Faşizme karşı savaşan askerler… Yugoslavya’daki partizanlara kadar… Bu şiirleri o zamanlar biz yalnızca kendi dergilerimizde yayınlıyorduk. Çoğu yayınlanmamıştır bile, benim de yayınlayayım diye bir isteğim yoktu. Otuz sene sonra hiç değiştirmeden kitabıma aldım. O zaman kitap çıkartmadım. Belki de çıkartsaydım, o döneme bakıldığı zaman, benim şiirlerim hakkında daha doğru bir yargıya varılabilir.

Çağdaş bir şair sosyalizmden yana olmalıdır. Ancak sosyalist iktidarda bile özellikle Stalin döneminde halkın yanında olan şairler, ya susturulmuş ya da yokedilmiştir. Şair her zaman aykırı olmalıdır. Aykırı derken, yani halkın yanında, çalışan insanın yanında, emekçinin yanında olmalıdır. Kendi düşündüğü görüş iktidar olsa bile… Rusya’ya baktığımızda partili olanların içinden büyük yaratıcılar çıkmadığını görüyoruz. Sovyetler Birliği’nde büyük şair çıkmadı, önceki gibi, bir iki ismi saymazsak devrimden sonra büyük romancı da yok… Eskiden Lenin Barış Ödülü’nü alanlara saygı duyardım. Hatta Nobel’den daha çok, önem verirdim. Ama baktım öyle değil. Asıl ödül almayan ve baskıya uğrayan susturulan daha önemli… Yani güzel insanlar diyebilirim.

Hayatımı etkileyen üç insan var diyorsunuz: Nazım Hikmet, Şevki Aşit ve Demir Özlü…

Evet; Nazım Hikmet şiirimi etkiledi. Toplumcuydum, gerçekçiydim ama toplumcu gerçekçilikten Türkiye’de anlaşıldığı anlamından uzaklaştım. Nazım Hikmet şiirini daha ileri götürdüğümü düşünüyorum. Fakat bu arada Nazım’ın şiirleri gelmeye devam ediyordu. Yön dergisinde yayımlanıyorlardı. Hatırlıyorum şöyle başlayan bir dize vardı:

“Anlamaya çalışıyorum inancı yitirmenin pahasını…”

Bir baktım, Nazım yine kendini yenilemiş ve ben onu aşamamışım. Sonraları şiirim de daha çok çaba göstermeye başladım. Değişik şiirler yazmak istedim.

Şevki Akşit’i sevmeseydim TKP çevresinde olmazdım. Sözde ben de TKP’liymişim… Gerçi bunu hiçbir zaman kabul etmedim. Şevki, gerçek bir devrimciydi. Şiiri de bilirdi.

Demir Özlü, benden daha gençtir. Kendisi bir öykücü ve romancıdır. Aynı zamanda Türkiye’nin önde gelen entelektüellerindendir. Demir, beni farkında olmadan etkiledi. Ayrıca özel yaşamıma katkısı büyüktür. Eşim Tülin’le Mavi Yolculuk’ta tanışmıştık. Demir, bizi evlendirdi diyebilirim.

Şiir yazdınız, hapislerde yattınız… Bu zor bir hayattı. Ama yine de şiirinize devam ettiniz, ediyorsunuz…

Evet ama başka türlü yapamazdım ki… Üstüne üstüne gitmem gerekiyordu. Sürekli yargılandım ve hemen her yargılanışımın ardından yeni bir kitap yayımladım ve şiirimi sürdürdüm. Başka türlü davranmış olsaydım silinirdim. Üstelik silmeye de hazırdılar. Bu gün varsam, şiirimi sürdürdüğüm için, yazdıklarım az çok değerlendirildiği için varım. Ama hiçbir zaman popüler olmama izin vermediler.

Popüler olanlar daha çok ikinci Yeni anlayışını kabul eden şairlerdi; onların şiirleri hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Ben ikinci Yeni anlayışına katılmadım. Ama sanırım benim de anlaşılmaz olmam da etkim var. Şiirlerde yapılan duygu sömürüsüne hep karşı oldum. Kitaplarımın adı da genç devrimcilerin birdenbire anlayacakları isimler değildir; “Seslerin Ayak Sesleri”, “Ay Ayakta Değildi” ya da “Ay Kar Toplamaz ki” gibi… Denizler’in idamı için de şiir yazdım… “Ölüm Yoktu” da geçer. Ama ben hiç belirtmiyorum şiirde… Kızıldere’de öldürülenler için de şiir yazdım… Bu üzücü olaylar dünyanın birçok yerinde yaşanıyor. Ben de bir şair olarak bu olaylardan duygulandım, etkilendim ve yazdım. Ama şiirime “Kızıldere” adını verdiğimde bu bana duygu sömürüsü gibi geliyor. Bu şiirin adı “Orada ve Her Yerde”dir.

Gerçek şiir okuru işte daha önce de söylediğim gibi şiirden anlayan insanlardır, birikimi olan insanlardır. Sıradan okur bunu, anlayamaz… Özüne varamaz… Ben de iyi bir okurum; okuma alışkanlığım çocukluğumdan başladı ve devam ediyor. Yetenek diye bir şey vardır. Yalnız bilgi ile şiir yazılmıyor. Bunun ben biraz da kalıtım olduğuna inanıyorum. Benim annem sanatçı yapıdaydı. Bir defa eli çok açık bir insandı, annem Mükerrem Hanım… İmgelemi ve hayal gücü çok güçlüydü. Aynı zamanda beş, altı insanın kahve falına bakar ve hepsine farklı şeyler söylerdi. Çok güzel masal anlatırdı. Bakın şöyle bir anım var; yoksul olduğumuzu söylemiştim. Yine mevsimlerden bir kıştı. Soğuk, Tipi… Bizim de kömürümüz bitmiş, mangalda kıvılcım kalmamış ama iki kardeş elimizi mangala uzatıyoruz. Bu sırada güneş açtı. Hani kar toplar güneş ya… Birden kapının önünden geçen hallaçın sesini duyduk: “Pamuk attıran, pamuk attıran…” diye bağırıyor. Annem baktı ve şöyle dedi adama; “Sen de aç ben de aç, gel sevişelim hallaç…” Annem okur yazardı. Doğrusu değişik bir insandı. Aşkı için yaşamını değiştirmişti.

Sanırım zamanına göre oldukça ileri görüşlü bir kadınmış Mükerrem Hanım. Röportajın başından beri merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum; Nazım’la tanışmış mıydınız?

Hayır ben Nazım’a dargındım.

Neden?

Nazım hapishaneden çıktığında insanlar onu görmeye gidiyorlardı. Ama ben gitmedim. Piraye’yi bırakıp, Münever Hanım’la birlikte olmasını çok yadırgadım. Hala düşünürüm; Piraye Hanım insan olarak Nazım’dan daha nitelikli birisidir. Nazım’ın Piraye’ye davranışı yüzünden kendisine dargındım. Bana “Neden gitmiyorsun?” dediler. Ben de “Bir gün herhangi bir yerde rastlaşırız” dedim. Şimdi adını hatırlamıyorum ama Nazım, bir Sovyet yazarına Piraye’yi bıraktığı için pişman olduğunu söylemişti.

Nazım ve Piraye bir efsaneydi; Piraye tam 13 sene bekledi Nazım’ı… Oysa hapishaneye giren birçok insan eşinden ayrılıyor. Zaten şöyle bir şey vardır; uzun yıllar hapis cezası alanlar eşlerine ayrılmayı teklif ederler. Ve pek çok kimse de ayrılmıştır. Ayrılırken üzülmüşlerdir falan ama sonuçta yaşam devam ediyor. Örneğin Rıfat Ilgaz, oğlunun, Aydın’ın annesi ile birbirlerini çok sevdikleri halde ayrıldılar. Çünkü Aydın Ilgaz’ın annesi de öğretmendi ve Rıfat’la evli kalmaya devam etseydi öğretmenlikten atılacaktı. Ayrıldılar ama dost, arkadaş kaldılar. Piraye Hanım ise, Nazım’dan ayrılmadı. Üstelik çalışan bir kadın da değildi. Çok sıkıntı çektiler. Nazım bu sıkıntılardan şiirinde de bahseder. Bu nedenle benim Nazım’a küsmem romantik bir his değil, gerçekçi bir tavırdır.

(Şebnem Atılgan, E, Temmuz 2001)

Arif Damar İle

Oldukça uzun bir süredir, bu konuşmayı yapmak istiyordum. Senin ve benim dışımızdaki engellerden ötürü gecikti. Ama bunu sen de geciktirdin, bu konuşmayı gereksiz gördüğünü söyledin. Oysa her şair gibi senin de şiirlerinden ayrı söyleyeceklerin olmalıydı. İlk sorum şu: Ara ara sessizliğe çekiliyorsun. Ardından, sürekli bir arayış ürünü olduğu ilk bakışta sezilen yenilikler görülüyor şiirinde. Şairin etkinliğinden ne anlıyorsunuz?

Bu susuşun çeşitli nedenleri var. En önemlisi de şu: Şairlik bir meslektir. Şiir, her yerde, her an onu düşünmek ve ona kafa yormakla yazılır. Her biri ötekinden farksız şiirler yazmak olmamalı işimiz. Tekdüze bir şiir, şiir olmaktan çıkmış bir yazı toplamıdır. Bu olumsuzluğa düşmemek, sürekli olarak söyleyiş ve içerikte yeni olanı bulmayı gerektirir. şiiri durmadan kovalamak zorundayız. Oysa ben, şimdiye kadar zamanının tümü şiire bağlanmış bir adam olamadım. En başta geçim derdi, bir kitabevi işletmekte oluşum buna engeldi. Başka engeller de çıktı. Bundan ötürü, benim, şiirim üzerinde yoğunlaşabilmem, bu işi meslek tutanlara göre daha uzun bir zaman istiyor ve senin deyişinle zaman zaman sessizliğe çekilmemi gerektiriyordu. Şairin etkinliğini de bu bağlamda ele almalı. Şair, ilkin şiir kurmak zorundadır. Onun tek işi bu. Şu ya da bu ölçüde işlevsel oluşu bir sonraki iştir. Ayrıca bugünkü şiirimin işlevsel yönü oldukça geri plandadır.

Evet, öyle görünüyor. Ayrıca dergilerde daha sık şiir yayımlıyorsunuz. Şiirinize yeni bir tat getirmeye çalışıyorsunuz.

Şairlik, bu! Böyle şair olunur, böyle şair kalınır. En son şiirinde bile daha önce yakaladığın söyleyiş güzelliklerine sığınmamalısın. Daha yeni ve güzel olanı aramalısın.

Gerçekçi bir şairin karşısına şu soruyu çıkarıyorlar o zaman: Gerçekçi şair yenilikçi eğilimler taşıyabilir mi? Başka deyişle, gerçekliği her durumda en yetkin biçimlerle yansıtmada ve yeni olanı bulmada gerçekçiliğin olanakları yeterli mi?

Gerçekçiliğin olanakları her zaman yeterliydi, yeterlidir. Yeniyi bulma çabası mutlaka biçimciliğe varmaz. Biz, yeni biçimleri, yeni içeriğin bir öğesi olarak, hayatın akışının gereği olarak arar ve gerçekleştiririz. Sen gelmeden, daha önceki söyleşilerimizi göz önünde tutarak kimi notlar almıştım, böyle bir soru yöneltmeni bekliyordum yani. İşte şurda şöyle diyor Brecht: “Gerçekçilik belirli bir biçim değildir. (…) belirli -tarihi, geçici- biçimlere sıkı sıkıya sarılırsak, biçimciliğe karşı yürüttüğümüz kavga umutsuz bir biçimciliğe dönüşebilir çarçabuk.” Brecht’in bu söylediklerine katılıyorum. Daha önceden çözümlenmiş sorunlar üzerinde uzun uzadıya konuşarak okuru yormanın bir anlamı olmasa gerek.

İyi de, yeni biçimler aramanın nerde biçimcilikle sonuçlanacağı konusu önemli.

Anlaşılır olma ölçütünü elden bırakmamalıyız. Ama bu ölçüte katı
biçimde bağlılık, gerçekliğe ve ona uygun olan biçime ters düşebilir de. Aklıma Neruda’nın şiiri geldi. Sana da okuyayım:

Yinelemek istiyorlar
Yunanistan’daki büyük başarılarını; ağırlayıp
Yunanlı hovardalarını kokteyllerde
dağlara çıkmış halka kurşun yağdırıyorlar.
onlara göre:
durdurmalıyız samothrake Zaferi’nin yeni uçuşunu
insanları asmalıyız öldürmeliyiz”

Şimdi burada adı geçen yer Semadirek diye bildiğimiz ada. İyi ama hangi zaferden söz açılıyor? Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü’nde bilgi yok. Sözü geçen zafer, bugün emperyalizme karşı kazanılmış, nazizme karşı

kazanılmış bir zafere eşdeğerde belli ki. Samothrake Nikes’i biraz biliyoruz. Sanırım bu heykel, bu savaşla ilgili; dünyanın en seçkin başyapıtları arasında. Savaşı öğrenemedim.

Ama mesaj anlaşılıyor.

İyi ama kimler anlıyor ve ne kadar anlıyor? İşimiz zor. Şair olarak, okur olarak, evrensel kültürü özümsemek gerekiyor. Başka nasıl evrensel olunur? Neruda bunun farkında…

Oraya gelmeden, bir konuyu azcık deşelim, diyorum. Yenilikçi tavırlarla gerçekçiliğin çelişmesine dair eski bir soru bu: Yenilikçi anlayış, sanat bilincini en geniş yığınlara götürmede olmasa bile, insan gerçekliğinin karmaşık yapısını sezdirme ve gündeme getirmede, hiç değilse sanatçılar ve aydınlar açısından uyarıcı olabilecek saptamalar, öneriler de mi getirmiyor?

Şunu somutlaştırsana bir. Hangi akım, hangi anlayış, hangi çizgi üzerinde konuşuyoruz? Öyle ya!

Şöyle diyelim: 1940 Kuşağı adı verilen şairler kuşağı, Garip ve İkinci Yeni şiiriyle sürekli karşıtlık içinde oldular. Son aylarda bu tartışma yeni ve sıcak bir aşamaya ulaştı. Bu iki şiir tavrının getirdiği ve götürdüğü ne?

Bir kere şu çok açık: şiirin tekniği yönünden, sadeleşmesi ve şairanelikten kurtulması yönünden Garip şiiri ileri bir adımdır, önemli bir adımdır. İkinci Yeni şiiri ise, yeni biçim olanakları arayışı ve getirişiyle önem kazandı. Uzak çağrışımlarla anlatma tekniğini, imgede zenginliği geliştirdi. Özellikle Cemal Süreya ve Turgut Uyar’ın çabaları, İkinci Yeni içinde ayrı ve önlerde bir yer tutar. Şimdi açık konuşmalı, bugün ve gelecek önünde açık olmalı: 1940 Kuşağı gerçekçileri, eski gerçekçiler, Türk şiirinin sonraki gelişmesinde çok önemli katkılar getiremediler. Öncü ve sürükleyici olamadılar. Gerçi bugün İkinci Yeniciler de tıkandı, eski etkinliği yitirdiler. Ama 1940 Kuşağı’nın önde gelen şairlerinin de eski ve yeni ürünleri ortada. Şiire yalnızca yüklendiği işlev açısından bakılmamalı. Biz öyle bakıyorduk. İşlevi sona erince şiirin de etki gücü azalıyor.

Bakın burda çok önemli bir noktaya geldik: Sen, eski gerçekçi kuşağın kendini aşamamasını işleviyle açıklıyorsun. Ama bu konuda yaygın olarak değerlendirme başka: Garip ve özellikle ikinci Yeni şairlerinin okur beğenisini çarpıtması; gerçekçi kuşağın okurdan yalıtılması ve koparılması yönündeki siyasal baskıyı bütünleyen etkenlerdir. Zühtü Bayar da senin üzerine incelemesinde bunu vurguluyordu papirüs’te…

Bak kardeşim, beni başkalarının yargılarıyla karşı karşıya getirmeye çalışma. Ne dediğim açık.

Galiba iyi soramadım. Asıl şuydu söylemek istediğim..

Anladım, peki, söyleyeyim: Öyle bir değerlendirme kısmen doğrudur. Ancak şairlik salt politik etkinlik değildir. Bizim için o yıllarda politik etkinliğin tartışılmaz üstünlüğü vardı. Yanlış bakıyorduk. Gerçek şu: Bir şiir, ilkin şiir olarak kendini kanıtlamak zorundadır. Biz bunu yapamadık, az ya da çok yapmışsak bile sürdüremedik, süreklilik sağlayamadık. Bu konuyu şöyle bağlayalım: Güçlü bir şiiri, hiç bir başka şiir okurdan yalıtamaz, etkisizleştiremez. Örnekler var…

Brecht’in bir önermesi var: Gerçekçilik, her ortamda içeriğine uygun biçimi bulur, gerilemez.

Tastamam öyle.

Sözün burasında, Nazım’ın son dönem şiirleri üstünde de durmamızda yarar var. Son şiirleri onun geleneksel çizgiden kopuşunu mu simgeliyor? Yoksa gerçekçiliğe yeni olanaklar taşıma çabası mı? Evrenselliğe biraz daha yaklaşma isteği mi?

Ben, son söylediklerinin doğru olduğu kanısındayım. çünkü Samansarısı, Havana Röportajı ve ötekilerde gelenekselden kopma değildir söz konusu olan. Onu hem içermek, hem de aşmaktır. Kaldı ki, evrensel olmak, yalnızca kendini ve ülkesinin şiir geleneğini aşmakla sağlanamaz. Yeni olmakla, evrensel düzeyde yeni ve gerekli olmakla sağlanır. Nazım’ın varmak istediği budur. Nitekim o yere varmıştır. Önce, açık söyleyeyim, yakın zamanlara kadar, dış dünyadaki değerlendirmelerde politik nedenlerin payı var, diye düşünüyordum. Çünkü şiire bakışımda, kuşağımın şiire bakışında bir eksiklik, bir terslik vardı. Bunu aştığımı sanıyorum. Önceleri Memet Fuat söylüyordu, sonra Suchkov’da da okudum: Memleketimden insan Manzaraları’ndaki düzyazı nazım, şiirindeki yeni tekniğinden ötürü adı Brecht, Eluard ve Neruda ile birlikte anılıyor. Kagan ise, onu Brecht ve Gorki ile birlikte anarak, aşk şiirlerinin derinlikli oluşunu, dünyayı tümüyle kavrayışını vurguluyor. Buna başka değerlendirmeler de eklenebilir. Şunu demek istiyorum: Evrensel olmak, geleneği içermek ve aşmakla olanaklı. Bir şairin amacı bu olmalı. BU amaçla yaşamıyor ve bu amaçla yazmıyorsa, ortalama bir şair kalmayı seçiyor demektir. Hiç bir gerçek şairin buna katlanabileceğini, ülkesinde ve kendi döneminde okunuyor olmakla yetinerek şiir uğraşını sürdürebileceğini sanmıyorum.

Sanırım daha önce de üstünde kafa yorduğun bir soru: Son yıllarda şiirin güncel olana daha sık uğraması ve yaygınlaşma çabası, etkinliğini ve özgürlüğünü yitirişi olarak yorumlandı. Siyasetin şiire mülteca olduğu gibi bir sonuca varıldı nerdeyse. Tersini düşünenler de var bu arada, edebiyatı siyasete mülteca yapmak isteyenler. Ama ikincisi zaten tutmayacağı için ilki üzerinde konuşalım. Şiirimizin kırk yıldır geçirmekte olduğu yenilenmelerin yakından tanığı oldunuz. Şiirimizin bugünü ve geleceği için ne diyorsunuz?

Son zamanlarda işlevsel şiir yazmıyorum. Can Yücel yazıyor, güzel de yazıyor. Şiirimizin siyaseti önde tutma dönemini aştığı kanısındayım. Günümüz toplumcu gerçekçi şiirinin genç isimleri, hem içerik, hem biçim yönünden Türk şiirinin en güzel örneklerini veriyorlar. Bugünkü şiirimiz içinde etkin bir yerleri var. Ali Cengizkan, Yaşar Miraç, Hüseyin Haydar, Adnan Özer, Akif Kurtuluş gibi en gençleri bile umut verici şairlerdir. Kimin ne dediğinden ve ne yapmak istediğinden önce ürünler önemli. Var olan ürünler de şiirimizin geleceğinin aydınlık olduğunu bugünden gösteriyor.

Az önce, sözünü kesmek istemediğimden sormadım, şimdi sormak istiyorum: Kimi değerlendirmelerde sen 1940 Kuşağının dışındaymış gibi ele alınıyorsun, ya da bu kuşak içinde oldukça ayrı bir yere konuyorsun. Şimdi İlhan Berk’in yazısı elimin altında:

“Arif Damar’ı, şiirini düşününce bazı insanların ozan olarak yaratıldığına daha bir inanıyorum. Bu ayrıcalık, önce onun bu dünyada uğradığı nice acıya, yokluğa, haksızlığa karşın, ozanlığını sürdürmesi, sonra da bu dünyada tuttuğu her işte şiirin onun elini bırakmamasıdır, diyorum. Öte yandan, o bu ayrıcalığa hiç yaslanmamıştır. Kendini şiirin bir ağır işçisi olarak görmüştür. Yaşamını düşününce, hiçbir tanım onu bu denli iyi anlatamaz sanırım. Böylece yalnız ona sarılarak kendini varetmiştir. Bu yolla sanki Lautreamont, Eluard, daha niceleri gibi, o da şiirin herkes tarafından yazılacağına inanmıştır. Değil mi ki şiir insanın bir özüdür en ‘sürekli su’yu, öyleyse onu bulacak, kazacak, çıkaracaktır.” (…) “Öte yandan toplumcu içerikteki yeri bence asıl, tekdüzeliğe hem içerik, hem biçim bakımından karşı çıkmasındadır herşeyden önce. Dünyayı ve insanları bütün yönleriyle görmeye çalışır. Bu yüzden yaşamın dörtyol ağızlarındadır şiiri, otağını oralara kurar. “

Başkaları da yazdılar bu konuda. Sözgelimi Fethi Naci, Cemal süreya, Memet Fuat, Oktay Akbal’ın yazıları var, toplumcu şiir içindeki yerinin ayrılığına değinen.

Doğru bu dediklerin. Ama, Memet Fuat’ı, saymazsak İlhan Berk dışındakiler, her nedense, sonraları, o yazıları hiç yazmamış gibi davrandılar. En başından, kitaplarına koymadılar. Anlamlı elbette bu. Özellikle Cemal Süreya’nınki büsbütün şaşırtıcı. Yurt Ansiklopedisi’nin İstanbul bölümüne, pek çok şairden şiir ve dizeler alırken, benim şu dörtlüğümü atladı:

Bulut gelir pare pare
Ada’da Moda’da ak
Haliç üstünde kara
Topkapı’da karışır kayıplara
(İstanbul Bulutu)

Doğrusu ben de şaşırdım şimdi. Oysa Cemal süreya’nın öyle şiirleri var ki, bir gerçekçi şair, altına imza koymak ister. Böyleyken, sizden tedirginlik duymasını anlamak güç.

Nedenini bilmiyorum, yeri gelmişken söylüyorum, bilinsin diye. Aslında Cemal Süreya’yı şair ve insan olarak severim ben. O düşüncene de katılıyorum: Her ne kadar Apollinaire gibi şaşırtmasını seven bir şairse de, şiirleri titizlikle incelendiğinde görülecektir ki, sınıfsal duyarlıktan yoksun değildir. Göçebe’deki kimi şiirleri, Önce Öp Sonra Doğur Beni’deki pek çok şiiri böyle bir duyarlığın ürünüdür. En değerli toplumcu gerçekçi şairlerin adını altına yazabileceği şiirlerdir. Cemal Süreya’yı yirmi beş yıldır yakından tanırım, arkadaşız. Yoksul halk çocuğudur. Anılarındaki acılar, diyebilirim ki, benimkinden çok daha acıdır. Hayat karşısındaki tavrının, dikkatle bakıldığında, bir burjuva sanatçınınki olmadığı görülecektir. Kendini saklıyor. Ne yazık ki, yıllar önce bir dergide de yazdığım gibi, poetikasını yürütürken, şiirinin duyarlığı ile bağdaşmayacak şairlere yakın durmaktan kaçınmıyor. Ama ilerde, niçin toplumcu şairler arasında sayılmadığına okurlar şaşıracaktır. Gerçekten de toplumcu politik tavrı yok, eylemi olmadı, ama şiir tavrı toplumcudur ve bu tavrını saklamaya elverişli bir durumdadır. Aramızda genel toplumsal sorunlardan günlük dertlerimize, sevinç ve acılarımıza kadar paylaşabildiğimiz pek çok şeyin olması boşuna değildir.

Acılarından alçakgönüllüce söz ediyorsun ama hayat karşısındaki tavır alışından çektiklerinin payı küçümsenemez.

Bak bu doğru. Kurtuluş Savaşlarının yanında olmamın çok somut bir nedeni var, Çanakkale Savaşı sırasında emperyalistler Gelibolu’da askere tayın gitmesin diye un fabrikasını bombaladıklarında, hemen bitişiğindeki arsada anama ait ev de yıkılır. Uzunca İbrahim Mahallesi’ndeki o 35 arşınlık arsa hala boş durur. Evet, acılarım o yıllara dayanır…

Sen, daha ilk şiirlerinde konularını titizlikle işleyen bir şair olarak göze çarptın. Biraz o yıllardan söz etsene.

-İlk şiirlerimde özgün bir sesim olup olmadığını bilemem. O şiirlerim “Dost” adlı kitapta topladım. Ant’ta ve Aziz Nesin’in “Cumartesi” adlı magazin edebiyat dergisinde ilanı da çıktı. Ama yayınlanamadı, baskılar nedeniyle. O kitabımdaki bir şiirimden birkaç dize okuyayım sana:

“Sabah karanlığında çıkıp evinden
elinin emeği, kafasının ışığıyla
demiri, ağacı, hayatı işleyenler.
Dostum, böyle iştahla beklendiğinden
bu dünya yeni baştan kurulmak ister.”

Senin şiirin sık sık kabuk değiştirmeler yaşadı. Ama kim ne derse desin, içerik olarak halkçı ve gerçekçi kaldı, içerik değişimi bu bağlamda gerçekleşti. Senin titiz işçiliğinin ve içten duyarlığının hünerli bütünleşmesinin sürekli tanığı oldu. Son şiirlerinde yine arayış ve denemeler içindesin. Kimilerinde başarılı da oluyorsun…

Daha önce de söyledim. Şairlik budur. Son şiirlerimde estetik değeri önde tutabiliyorsam, yeni ve kendimi aşan bir şeyler söyleyebiliyorsam, bunun bir nedeni yeniyi yakalama tutkusu elbet, ama bir nedeni de şiir için daha elverişli bir ortamda yaşıyor olmam. Şu dosyaya bak mesela, içinde yüzlerce karalama var… Sadece iki şiir için.

Çalışma koşullarınız kötü sayılmaz. Sokağınız gürültüsüz, pencere önünde apak çiçekleriyle kocaman akasya ağacı, karşı bahçede defne.. Odaların her birinde bir daktilo, hepsi birbirinden güzel cins cins deniz kabukları.. Şu kuşu kim yaptı sahi? Deminden beri gözüme ilişip duruyor, soyut bir heykel gibi…

Doğanın yapıtı o, Bozcaada’da buldum onu. Deniz getirdi. Ağaç parçası, yıllar süren aşınma sonunda böyle bir kuş heykelciği olmuş işte.

Bir söyleşimiz sırasında “şiir aşksız yazılmaz” demiştiniz. Hep öylemi düşünüyorsunuz?

Benim için kesinlikle öyle.. Ama görebildiğim kadar Nazım için de öyle. Piraye Nazım’ın aşkı, Münevver “şekeri”dir. Bu, şiirlerine de yansır.

Çalışmalarınız ve yakında çıkacak yapıtlarınız hakkında okura bilgi verir misiniz?

Bir süre Bozcaada’da çalışacağım. Rahat bir yer. Doğduğum yere özlemimi de gideriyorum orada. Baskısı yapılmakta olan üç kitabım var: “Ay Ayakta Değildi”, “Şiirimizde Niyazi Akıncıoğlu” ve Adam Yayınları’nda çıkacak olan “Seçmeler…”

(Seyyit Nezir, Gösteri, Eylül 1983)