Yazılar

Enver Gökçe – Ah Len Ah

Üşürülmüş
Yılan
Dilli
Bir
Hançerdi
Kardeşim
Yüreğime
Göğsüme
Kollarıma
Bir
Dönüm
Mülk
Kan
Değerdi
Bizim
Buralarda
Kebanda
Ezirganda
Al
Sizin
Olsun
Helal.
Benden

Sırtımda
Alacalı
Mintan
Boynumda
Yazma
Afilli
Kasketim
Düşmüş
Yere
Ayağımda
Kara
Kabar
Ayağımda
Soğuk
Kuyu
Lastiği
Boynu
Buruk
Kalmışım
Böyle
Ah
Len
Ah.

Enver Gökçe Üzerine

“İnsan nasıl yaşarsa öyle düşünür. Sanatçı bizi nasıl düşündürmüşse öyle yaşamıştır. Ve bizleri de o türlü bir yaşayışa ve düşünceye çağırmaktadır. İnsan yaşayışının mahiyeti ve ortak özelliği budur.” Enver Gökçe’nin Yeryüzü dergisinde yayımlanan ‘Sanat ve Sanatçı Üstüne’ başlıklı yazısındaki bu bölüm, şairleri, özellikle Enver Gökçe’yi çözümlemek için önemli bir ipucu. Şairin şiirleri nasıl yaşadığının, bize neler düşündürmek istediğinin bir yansımasıysa, Enver Gökçe’nin Bütün Şiirleri’nde görüntü ne? Bu sorunun ikili bir yanıtı var bence. Bir yanda “Gülden ağır söylenemiyecek” bir sevgili, bir yanda “kan gider, kan revan” bir yaşamak. “Bir yanda ölüm / Hayırlıydı / Yaşamaktan / Bir yanda / İçi sevdalarla / Dolu / Yemyeşil / Bir daldı” hayat.

Enver Gökçe (1920 – 1981), biz 60 Kuşağı’nın, söylencesiyle tanıdığı kişilerdendir. 1962’de Pablo Neruda’dan çevirdiği şiirler kitaplaştığında, bu şiirlerin çeviricisinin usta bir şair olduğu seziliyordu. Bu şairin şiirlerini okumak istediğimizde, bu şiirlerin çoğunun hapishane günlerinde yitip gittiğini öğrenmiştik. Gündeme gelişi, kitaplarının yayımlanışı 70’li yılları buldu: ‘Dost Dost İlle Kavga’ (1972), ‘Panzerler Üstümüze Kalkar’ (1977). Bu yıl Evrensel Basım Yayın, sanat üstüne yazılarını, yarım kalan şiirlerini, bu kitaplarla birlikte Bütün Şiirleri başlığıyla yayımladı. Kitapta yer alan Yusuf ile Balaban Destanı, günümüzde yeniden okunduğunda değişik bir görünüm kazanmakta :

“Ve döne döne ateş / Döne döne madde /…/ Döğüşe döğüşe madde / Değişe tokuşa madde / Öyle bir vakte erdi ki devran / Döne döne esir / Döne döne gaz / Döne döne atom / Döne döne madde / Döğüşe çekişe madde / Ve zaman değişe değişe / Yosun titreşe, yeşilleşe / Işık dura değişe”.

Gazlar dönmekte, bir bulutsu oluşmakta. Bir gezegen mi yoksa bir samanyolu mu? Şairin neredeyse gürültü ve ışıltıyla yansıttığı bu oluşuma nereden geldik? Bir kıyamet görüntüsünden : “Gökler yarıla dürüle / Dağlar savrula devrile / KZırıla döküle yıldız / Sular evrile çevrile”.

Enver Gökçe doğanın zincirlerinden boşandığı bir değişim anını anlatmaktadır. Bir yanda var olan bir dünya yıkılmakta, öte yanda ışıldayarak yeni ber dünya doğmaktadır.

Bu kıyamet görüntüsü, bir başka görüntüyle noktalanır : “Öyle bir vakte erdi ki devran / Ha dedi kırdı zincirini /

İçerdeki adam / Demir bağrışa bağrışa / Zindan çağrışa çağrışa”.

Zindanda, zincirlerini kıran destan kahramanı Yusuf’tur. Yusuf, zincirlerini kırışını, dört kitaptan daha büyük olduğuna inandığı şu görüşle açıklar: “Demek su kimin / Toprak kiminse / Motor, elektrik ve ışık kiminse / Demek sultan odur. Demek insan bölük bölük / Yaşıyorsan ölüyorsun demek / Nasıl yaşıyorsan öyle düşünüyorsun demek / Demek insan / En yüce mertebede hayvandır / Yeni anladım / Alet kullanan ve yapan”. Yusuf, “Bir yanda / Kurtuluş savaşları / Bir yanda esaret / Bir yanda termonükleer çağ / Bir yanda balistik şirret”in yaşandığı bu dünyanın gizini, bu uyanışla anlayacaktır. Sorunları da “Evvel madde, ahir fikir”le çözecektir.

Enver Gökçe’nin, bir düşünceyi bu kadar akıcı bir dille ve sinema benzeri görüntüyle yansıtmasının altında şiirinin köklerinden birinin doğup yaşadığı bölge türküleri oluşunun da payı var kuşkusuz. Evrensel Basım Yayın’ın Bütün Şiirleri ile birlikte bastığı ‘Eğin Türküleri’, onun bir gençlik çalışması. Bu çalışma halkbilim açısından olduğu kadar şiirsel açıdan da önemli. Doğduğu coğrafyanın türkülerini, bu türkülerin doğuş nedenlerini inceleyişi onun yeni türküler yazmasına olanak sağlamıştır. Gap suları altında kalan topraklar için yeni ağıtlar : “Munzurum / Pus / İçinde / Savrulur / Karla / Rüzgarla / Aşağıda / Domates / Biber / Fideleri / Çalışır / Derin / Kuyularda / … / Ve / Keban / Dedikleri / Bir / Küçük / Şehir / Yediğim / Ağu da / İçtiğim / Zehir / Oy kurban / Ölem / Ben / Ölem / Kuytularda”(Keban Dedikleri) “Hepten / Suya / Verdik / Çünkü / Suyu / Yoktu / Toprağı / Gazı / Tuzu / Işığı / Yoktu / Bu / Köyleri / Suya / Verdik / Eli/ Ayağı/ Tekerleği / Kağnısı/ Yoktu/ Ve / Atı / Arabası / Yoktu /Bir / Kaç / Kıl / Keçi / Bir / Torba / Çökelik/ Ve / Tulum / Peynirine / Hasrettiler” (Ve De “Gavur İçinde Yesirdiler”) Enver Gökçe, yine bir çelişkinin altını çizer. Bir yanda suya verilmiş ışıksız köyler, bir yanda suya verilen köylerin oluşturduğu barajlarda “türbinler döndükçe” hançer hançer ışıklar… Belki bu çelişkiyi çözmek içindir “Tortop edip Fırat’ı” göğe savurmak,

“Kanlı görkemli Munzur’u” sapından tutup yere çalmak istemesi. Çünkü, her şey insan için olmalıdır. “Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm / Biz olmasak üzüm göz, kömür göz ela göz / Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak / Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday, / Ayın on beşi, / Biz olmasak Taşova’nın tütünü, Kütahyanın çinisi / Yani bizsiz / Anne dizi, kardeş dizi yar dizi / Güzel değildir”.

Enver Gökçe’nin şiiri, bugün de çelişkilerin altını çiziyor. Termonükleer çağ da, balistik şiddet de sürüyor çünkü. Ama Enver Gökçe, çelişkilerin gizlerini fısıldıyor kulağımıza, yılgınlığa düşmeyelim diye: “Ne bizden geri, deniz aşırı şarkılar, / Ne tadılır ne bölünür nimetler bizsiz / İnan kardeşim inan / Ne yalan bu dünya / Ne insan fani”…

(Sennur Sezer)

Enver Gökçe

Enver Gökçe 1920 yılında doğar, çocuk yaşlarında yağmurlu bir günde köyden ayrılır, yaya olarak önce Arapkir’e oradan Hekimhan , kangal yoluyla Sivas’a oradan da Ankara’ya gelir. Orda ilk okulu okur. İlk okuldan sonra Ankara Cebeci orta okuluna devam eder. Liseyi ünlü Gazi Lisesinde bitirir. 1939 yılında öğrenimini tamamlar. Liseden sonra Üniversiteye girer. Dil Tarih Coğrafya fakültesinin Türkoloji bölümünü seçer. Kendi anlatımı ile ta ilk okul sıralarında okumaya araştırmaya ilgisi vardır. Orta ve lise sıralarında öğretmenlerinin teşviki ile okuma ve yazma arzusu kamçılanır. Edebiyat derslerine gelen, Fevziye Abdullah ve İsak Rafet girerler. Yine kendi anlatımı ile bu öğretmenlerin kendisini edebiyata yönlendirdiğini söyler. Üniversite yıllarında geçimini sağlamak için çalışmaya da başlar. Ülkü dergisi adlı ünlü Halkevi dergisinde çalışmaya başlar. Görevi düzeltmenlik ve dergi çıkarma tekniği üzerinedir. Dergiye Ahmet Kutsi Tecer ve Bedrettin Tuncel yön vermektedirler. Dergide o dönemin ünlü simaları da bulunmaktadır. Dergiye gelip sohbet edenler arasında Nurallah Ataç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer vardır. Bu dönemde ilk olarak bir dergide şiiri çıkar ‘Köylerim’ adlı bu şiiri Ahmet Kutsi Tecer görür ve beğenmez. Ama Enver Gökçe şiire olan sevdasından vazgeçmez. Ülkü dergisi çevresinden arkadaşlar edinir. Bunlardan Sefer Aytekin yaşamında önemli bir yer edinir. Devrimci duruşu yaşamında önemli bir rol oynar. Arif damar,(Arif Barikat) Mehmet Kemal, Ceyhun Atıf Kansu (ilk oklu Ceyhun Atıf ile birlikte okur)ç Okul yıllarında öğretmen öğrenci ilişkisi devrimci öğretmenlerle çok iyidir. Bunlar: Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve karısı Mediha Berkes gibi ünlü aydın simalardır. Bu dönemlerde dergide çalışan işçilerle de sıcak ilişkiler kurar. Bunlardan biri Hasandır. Mürettip hasan adlı şiiri bu işçi arkadaşı üzerine yazar. Hasan ile 1951 büyük tevkifatta da karşılaşır. Yani Enver Gökçe yaşamın içindedir her zaman. İşçilerledir, aydınlarladır halk ozanları ile buluşur. Bu dönemde Aşık Ali İzzet, Aşık Veysel, Habib Karaaslan gibi dönemin ünlü ozan ve şairleri ile tanışır. O günleri şöyle anlatır:

‘O gün iki şey vardı ortada benim için. Bir yanda GARİP hasta sanat anlayışı; diğer yanda dinamik halk edebiyatının yüzü. Bunlar karşı karşıya getirilince ben elbetteki kendi sınıfımdan gelme halk ozanlarından taraftım.’

Enver Gökçe sınıfsal bir tavır alır. Duruşu ezilen emekçi yoksul köylü ve işçi sınıfından yana bir tavırdır. Bu duruşunu bütün yaşamı boyunca sürdürür. Yıllar geçtikçe devrimci kişiliği daha da güçlenir. Kavgaya soyunmuş bir militan pratiği çizer onun yaşamı. Bu dönemde, Nurullah ataç, Orhan Veli çevresine karşı toplumcu şiiri toplumcu yazını savunurlar Ant dergisini bu dönemde çıkarırlar. O dönemde garip akımı yaygındır, içerik olarak sınıftan kopu, toplumsallıktan uzak, kaderci, yakınmacı yozlaşmış bir tutum sergilerler. Yine Kendisinin anlatımı ile:

‘ 1945 yılında yani Garipçilerin edebiyatımıza egemen oldukları bir çağda dergi yayınlamaya ihtiyaç duymuştuk. Bu dönem henüz toplumcu akımı güçlendirmeye çalıştığımız bir devreye rastlar. Orhan Veli ve arkadaşları o zaman devrimci şiirleri yok sayan yozlaştıran bir çalışma içindeydi. Ve bu sebeple biz Ant çevresinde küçük bir toplulukta olsak devrimci sanat sorumluluğunu üstlenmiştik.’

Enver Gökçe dergi çevresi ile kalmaz. O dönemde II. Paylaşım savaşı sonrası devlet tarafından palazlandırılan faşist güçlere karşı anti-faşist bir dernek kurarlar. İlk dava da bu dernekten dolayı başlar. Bu dava Türkiye Gençler Derneği davası diye anılır. Bu dava sonucu birkaç dernek üyesi arkadaşları ile birlikte tutuklanır. Suçları ‘komünizm’ propagandası yapmaktır. Yaşamının büyük kısmı ceza evlerinde geçer. Ceza evi süreci bu davayla başlamış olur. Ceza evi süreci şairliğini daha da kamçılar bu dönemde ortaya çıkan duyu yüklü, umut dolu dostluğu kardeşliği ve dayanışmayı sevgi yumağı içinde sunar.

GÖRÜŞ GÜNÜ
Bugün görüş günümüz
Dost kardeş bir arada
Telden tele
Mendil salla el salla
Merhaba!

İzin olsun hapishane içinde
Seni
Senden sormalara doyamam
Yarım döner cıgaramın ateşi
Gitme dayanamam

Şiirlerinde yaşamının kendisini buluruz. Kavgaları, dövüşleri, faşist saldırı ve azgınlıklar ile grevleri, yoksul köylülerin acıları sevinçleri sıkılı yumruk olur çıkar karşımıza şiirlerinde. ‘Balaban’ olur, ‘Kirtimkirt’ olur halı tezgahında göz nuru gibi aydınlatır karanlığı. Bobinlerde entertiplerde selam olur, ‘gözden gezden arpacıktan’ çıkan mermi gibi vurur şiirleri egemenleri. ‘Dost dost ille kavga’ diye haykırır kavgalara soyunur yüreği. Evet Enver gökçe çağımızın en militan şairidir. Döneminde her kavgada her yürüyüşte vardır. Sıkılı yumruk olur iner alanlara. Kızıl karanfildir rengi bayrak olur iner alanlara. Üniversitede öğrenci olur, kampuslarda sloganları çınlar. Kabına sığmaz insan tipi çizer. Ne okumaya doyar, ne dinlemeye; ne yazmaya doyar, ne de devrimci çalışmaya. Her şeye susamış gibidir. Okudukça okumak, yazdıkça yazmak ister. Sloganlarda haykırır, devrimci kavgalarda bilenir. Bu dönem Enver Gökçe’nin yoğrulduğu piştiği bir dönemdir de. Teorinin önünde koşar sanki pratik. Bir yandan dönemin en önemli gençlik önderleri ile öğrenci platformlarındadır, diğer yandan dönemin devrimci aydınların sohbetleri ile yüklenir. Bir yandan iş yaşamı ve işçilerle sıcak ilişkiler kurar, bir yandan sürekli takip ve tutuklanmalar, ceza evleri ile hayat okulunun içinde yoğrulur. Şiirleri bunun için buram buram emek kokar, alın teri kokar, buram buram yoksul köylü kokar. Mahpusta geçen yıllarında, dostluğu kardeşliği örer.

FAKÜLTENİN ÖNÜ
Fakültenin yanı demirden köprü
Fakültenin önü bir sıra kavaktı
Biz bir garip yiğit kişiydik
Bütün hürriyetler bizden uzaktı

Faşistler camlara yürüdüler
Kürsüleri kırdılar höykürdüler
‘Tanrı dağı kadar Türktü bunlar
Hıra Dağı kadar müslüman’
Ve de kanlı bıçaklı düşman

Gökler ışıyordu yer yer
Ortalık ala şafaktı

Bu şiirde olduğu gibi; şiirleri sanki o dönemi günü gününe anlatıyordu. ‘Turan Emeksiz’ şiiri de ‘Görüş günü’ de ‘ Dost’ şiirlerindeki akıcılık, şiirlerindeki sadelik bir pınarın oluklarından akan dup duru su gibidir. İçtikçe içesi gelir insanın. Şiirleri slogan slogan bayraklaşıp, aynı anda duygu seli olup akabilen, sevinci acıyı ilmik ilmik estetik bir kurguyla ören, imgeleri şiirine pekmez tadında yediren kaç şair vardır. Ölümünün 25. yılında büyük ozan halk adamı Enver Gökçe’yi anmak, onun şiirleri ile ‘Dost dost ille kavga!’ diyerek alanlarda haykırmak geliyor içimden. Bir taraftan ‘ Kürt oğluyum yiğitlik kadim’ der yoksul köylünün umudu olu çıkar dağlara. Bir tarafta Zonguldak olur iner yüzlerce metre yerin altına ‘Kömür göz olur’…

Bu ara fakülte bitmiştir. Bu sıralar demokrat parti memleket için umut olur. Türkiye halkı bu politika cambazlarının arkasından gider. DP 1950 de iktidar olur. Halkın beklentileri çok çabuk yerini hüsrana umutsuzluğa bırakır. Bu dönemde ilk resmi görevine başlar. Yurtlar Müdürlüğünde bir işe talip olur. !950 yılında İstanbul da yurtlar müdürlüğüne atanır. Çeşitli yurtlarda görev yapar. Menderes iktidarı yavaş yavaş gerçek yüzünü gösterir. 1951’e gelindiğinde büyük bir Tevkifat başlatılır. Ülke çapında tutuklamalar başlar. Ne kadar ilerici, devrimci ve demokrat aydın, yazar, şair varsa tutuklanır. Bu tutuklular içinde Enver Gökçe’de vardır. Komünist avı başlar sürek avı kıvamında ülkeyi sarar. Tarihe 1951 Tevkifatı olarak geçer. Kendi deyimi ile:

‘ aşağı yukarı tevkifat için bütün hazırlıklar bitmiş olacak ki, büyük darbe indi. TKP Tevkifatı denilen meşhur 951 Tevkifatı başlamış oldu. Bu tevkifatta alışılmamış bir çok yıldırma yöntemleri uygulandı.
Gene tabutluklar, falakalar ve her türlü insanlık dışı işlemler yapıldı ve sonuçta yüz altmış sekiz insan askeri mahkemede yargılandı. Gereği şekilde hepsi de ceza aldı.’

Enver Gökçe yedi yıl ceza alır. İstanbul harbiye, Yıldız, Güvercinlik gibi 1. Şube de tutuklu kalır. 1 yıl yarı aç susuz ağır işkence koşullarında yaşar. Sonra Adana cezaevine cezasını çekmek için gönderilir. Burada kendisinden başka devrimci döneme damga vuran Zeki Baştımar, Mihri Belli ve Şevki Akşit’de Adana cezaevinde yatmaktadırlar. Mahpushanede şiirle uğraşısı daha da yoğunlaşır. ‘Yusuf ile Balabanı’ Burada yazmaya başlar. Otuz şiirden oluşan bu destanı bitirir dışarı çıkartır. Ama şiirin bazı bölümleri kaybolur. Şiirin saklanmasında gereken itinanın gösterilmediğini sitemkar şekilde söyler. O zamanlar edebiyatla uğraşan Hilmi Akın, Arif Ünal (Ahmet Arif) ve Ruhi Su, Ulvi Uraz, Şükran Kurdakul, Kemal Bekir gibi ünlü sanat adamları ile kalmaktadır. Yedi yılı tamamlar çıkar, Cezasının üçte biri kadar da sürgünü vardır. Sürgünü Çorum sungurlu, Ankara’da geçer

Sürgün biter tekrar İstanbul sokaklarını arşınlar. O sıralar Süleyman Ege ile birlikte Adnan Menderes’e karşı yapılan gösterileri izlerler. 27 Mayıs’ın ayak sesleri yaklaşmaktadır. Tam da bu günlerde turan emeksiz öldürülür. Enver Gökçe Turan Emeksiz adlı şiirini kaleme alır.

TURAN EMEKSİZ
Bir yürüyüş eylediler sabahtan
Ilgıt ılgıt kan gider loy loy!
Dayan dizlerim dayan!
Ağla gözlerim ağla!
Namlu puşt olmuş, at ayağı puşt
Yine düşman elindeydi vatan

Bir oğul çıktı Malatya’dan:
Anası Yılmaz çağırırdı
Haram süt emmemişti anadan.
Ve Beyazıt derler bir büyük alan

Düşman sarmıştı sağı solu
Düşman çok cephane yoktu
Yetişmemişti daha Cemal Paşa kolu
Amandı el aman!

Tank paletleriydi alanda dönen
Kusan namlularda, kalleş ölümcül
Ve vuran ve kıran ve haykıran
Malatyalı şöyle baktı bir
Ana baba günüydü herhal
Her yönde toz duman!

Vay anam vay!
Bu belalı başınan
Kime ne diyem
Nerelere gidem
Ya derdime derman
Ya katlime ferman!

Başı daralınca yılmazın
Baktı atacak taşı yoktu
Baktı eli durmuş, ayağı durmuştu
Vurulmuştu
Çıkardı yüreğini kan içinde
Çarptı kötünün kafasına
Hay bu nasıl devran?

28
Nisandı
Yavri
Hey!
Ham
Meyveyi
Kopardılar
Dalından.
(Mayıs 1960)

Şiirleri aynı zamanda halk ezgilerinden damıtılmış, ülkenin her köşesinden ılgıt ılgıt halk kokan güzelliktedir.

Bu dönemde yine bir gün evinden alınarak sürgüne gönderilir. Bir süre sonra 27 Mayıs 1960 ta asker yönetime el kor. O dönemin temel özelliklerinden biri, ilk defa demokratik bir anayasanın yapılması, temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvenceye alınması olur. Enver Gökçe serbest kalır sürgünden döner.. Enver Gökçe sürgün yaşamı sonrası işsiz kalır. Çeşitli yerlerde çalışır. Devrimci geçmişi nedeniyle bir sür sonra işten çıkarılır. Bu aralar sağlığı bozulur.Gökçe yalnız şiirle uğraşmaz çeviri de yapar aynı zamanda. Pablo Neruda’yı çevirmek için işe girişir. Neruda’yı tanıdıkça onun ne kadar büyük bir ozan olduğunu görür. Çeşitli kaplıcalardan şifa arar. Tekrar İstanbul’a döner, Ant dergisi ile ilişkisi olur, Meydan Larus’ta çalışır. İşi bulan Yaşar Kemal’dir iyi dostlukları vardır. Fakat burada da uzun sürmez sakıncalılığı burada da peşini bırakmaz işten kovulur. Çeşitli çocuk kitapları çevirir. Ekonomik sıkıntılar nedeni ile köyüne gitmeye karar verir. Köye gider.. Kışları köyde geirir, yazları gezer. Çeviri ve şiir çalışmaları sürer.

SANATA BAKIŞI
‘Ben sınıf edebiyatı yapıyorum.
Türk halkının hayatın her döneminde aktif olan, güzel olanbüyük olan bu halkın sanatını yapmaya çalışıyorum.
Bence sanat her şeyden önce bu sınıfın yaşam kavgasındaki gücünü kudretini ortaya koymasındadır.
… İyi başarılı bir eseri meydana getirebilmek için önce sosyal bir içerik, sonra da estetik bir kılıf zorunludur.
… Sosyal içeriği ve estetik yönü kuvvetli eserler ancak başarılı olur. Ben büyük sanatçılarda bu içeriği ve estetik yanın kuvvetli olduğunu görmüşümdür. Örneğin, Nazım’da ve Neruda’da bu sosyal ve estetik yönler bir bütün olarak ortaya konmuştur…
Yani dünyamızı insanca yaşanacak bir hale getirmek için şiiri ve sanatı sosyo politik bir mücadelenin tamamlayıcı araçları olarak görüyorum….’

Bu gün tam da burada, ‘sanat sanat için mi; yoksa sanat toplum için mi?” sorusu akla geliyor. Enver gökçe sanatın tarafsız olamayacağını söyleyerek sanatın toplumsal yanı olmadan bir anlamı olamayacağını yukarda ki dizelerde dile getiriyor. Yaşamı bir yandan egemen güçlere karşı, ezenin karşısında ezilenin yanında saf tutarken. Diğer yandan sanat içinde yer alan ayrık otlarına yoz sanata karşı da mücadele vermeyi görev biliyor. İçinde yaşadığımız dönem de bu bakış açısının altını kalınca çizmeden sanatın toplumsal görevlerini yerine getirme olanağımız yoktur. Toplumsal içeriği boşaltılmış, dizelerde süsleme aracı gibi kullanan sosyetik pırlantalar türü imgeler yığınının şiir olmadığını da ortaya koyuyor. Günümüzde Boyalı medyada klipleri yayınlanan, arabesk, ‘anam avradım olsun’ naraları, ağlamaktan gözleri kızarmış şiir soytarıları ve hayalli, sadolu soslu lümpenlikler burjuva ambalajlarda sunulurken, bankalar şirketler kültür savunuculuğu altında komünist şairlerin, yazarların içini boşaltırken; bunlara kayıtsız kalarak, hatta liberal sınıf düşmanlarını site ve dergilerinde palazlandırıp parlatarak sanatı toplum için yapmanın olanağı olamaz. Sanatta taraf olmak zorundayız. Tarafımız emekten ve ezilenden yana olmak zorunda. Şiirlerimiz didaktik yanı da olan estetik yanı ile bütünleşerek topluma mesajlar veren bir yapıda olmalı. Sosyal yanı es geçilip, imge kaygısı ile ve acı ve üzüntü bildirmenin dışında mücadele ve direnci göstermeyen edilgen garip türü akımlara karşı Enver Gökçe, Nazım ve nerudaların yolundan gitmeye dünden çok bu gün gereksinimimiz var. Ortada şair adına dolaşan ve şiir diye yazılan, halktan kopuk, halkın anlaması ve çözmesi için bilmece buldurmaca yollarını şiir diye sunumun yanlışlığını en güzel Enver gökçe ortaya koymuştur. Orhan Veli’nin şiirlerindeki sınıfa kayıtsız yoz yanı deşifre etmiştir. ‘Cımbızlı, kadehli’ şiirler gırla gider. Ya ‘sol ele’ acınır, ya bacaklar arasındaki kuşa sulanır. Daha çok bir berduş havasında dolanan ölümü bekleyen çileci şiir anlayışının bir başka biçimi bu gün revaçta..

CIMBIZLI ŞİİR
Ne atom bombası,
Ne Londra konferanssı;
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!
(Varlık 1947)

TAHATUR
Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
‘İki elin kanda olsa gel’ diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?
(temmuz 1940/Küllük)

Yine Orhan veli’nin şiirleri halkın anlayacağı dilden devrimci duruştan uzak olsa da dilde sadelik ve duruluk var. Halkın her kesimince anlaşılır. Ya günümüzde. Bir şiiri anlamak için önce imgeler bulmacasını çözmek gerekecek. Toplum, sınıf kaygısından çok bu kesimde imge kaygısı ağırlık kazanmış. Enver Gökçe ve Nazımların tersine toplumsal yan es geçilerek; sadece estetik yan öne çıkarılıp, kulağa hoş gelen gıdıklayan türden imgelerle uyumlu sanat şiirleri savunuluyor. Halkın bunları anlaması için literatürden geniş kapsamlı bir sözlüğe ihtiyacı var. Son dönemlerde günümüz şairlerinin en popüleri kat ede ede o kadar yol kat etmiş ki gelinen aşamada müslümcü olmuş, bu zatin şiirlerini çözmek için ise, halkın yanlarında, Arapça, Farsça, İbranice , Kürtçe sözlüklerden birer düzine taşıması lazım. Bu da yetmez ise jiletçi cinsten bir albüm ve yanında hayranı şair. Gelinen nokta içler acısı. Sol cenahta dahi bu türler revaçta ise vay halimize. Enver gökçe’yi böyle bir zamanda anmak daha anlamlı. Yeniden toplumsal şiiri canlı tutmak, yeniden sınıftan yana sanatçıları, militan devrimci sanatçıları gün yüzüne çıkartmak gibi görevi de olmalı kültür sanat çevrelerinin.

Bu nedenle bir daha hatırlatıyorum, Enver Gökçe’nin ölümünün üzerinden çeyrek asır geçti. Enver Gökçe’yi bu gün ölümünün 25. yılında anmak düne göre daha anlamlı daha da önemli. Türkiye tarihinde önemli dönüm noktalarında önemli kişilikler ortaya çıkmıştır. Osmanlı’nın çöküş döneminde nasıl Namık Kemaller Tevfik Fikretler ortaya çıkmış ve kokuşmuş hanedanlığı yeren şiirler yazmışsa, sürgünlerden ölüm fermanlarından nasibini almış; ama kavgalarından taviz vermeyen militan şairlerse; onların bayrağını başka bir boyutta alıp taşıyan Nazımlar, Hasan Hüseyinler ve ENVER GÖKÇE gibi tarihe not düşen militan sanatçılar çıktı ortaya. Bu gün, yani çeyrek asır sonra Enver Gökçe’yi anmak daha anlamlı dedim; çünkü devrimci duruşu, militan bakışı ortaya koymayan, toplumdan soyutlanmış, arabesk, lümpen ve pembe dizili şair bozuntularının ortalığı doldurduğu bir dönem de Enver Gökçe gibi ezilenlerin yanında kavgaya soyunan şairleri anmak elbette daha da anlamlı olacak.

Bitirirken yine devrimci şair kavga adamı Enver Gökçe’nin ‘DOST’ başlıklı şiirini sunarak noktalıyorum.

DOST
Ben berceste mısraı buldum
Hey ömrümce söylerim
Gözden, gezden, arpacıktan olsun
Hey ömrümce söylerim!

Bizsiz Ilgaz’ın çam ormanları güzel değildir,
Hayda günlerim hayda!
Sırtını düşmana verdikçe
Murat dağları güzel değildir
Dost dost ille kavga!

Biz olmaysak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak, üzüm göz kömür göz, ela göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova’nın tütünü, Kütahya’nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi
Güzel değildir.

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim,
Gel aslanım Mamak’tan
Erzincan’dan Kemah’tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan!

Adana’nın pamuğu dokumada;
Diyarbakır, Afyon, Kütahya fabrikada
Ümit işkencede mahzun
Emek işkencede mahzun
Tenim, ayaklarım üryan
Emek işkencede mahzun
Ve Divrik’in demiri arabada

Söyle türküler yadigarı kardeş
Söyle ağrılar yadigarı kardeş!
Neden alınterleri
Nimetler, halklar haram oldu sana
Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim,
Gel aslanım Mamak’tan
Erzincan’dan Kemah’tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan!
Sana selam olsun
Hürriyetlerin meçhul olduğu dünya
Canım Türkiye,
Memleketimiz!
Çalışan halkları ile ümmi
Çalışan halkları ile garip,
Irgadı, esnafı, madencisi, iptidai aletleri
Kadınları, erkekleri, hapishaneleri;
Başı boş suları, dumanlı vadileri, yoz topraklarıyla,
İşsizleri, realist şairleri, mücahitler,,
Sokak şarkısı, kefen helvası,
Akşam haberleri satanlarıyla memleketim;

Sana selam olsun
Sürgünler, mahkumlar, hastalar!
Alacağın olsun
Seni İstanbul seni
Seni Bursa, Çankırı, Malatya,
Sizlere selam olsun üniversiteler!
Öğretmenleri alınmış kürsüler
Öğretmenler!
Hürriyeti yazan eller, dizen eller!
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler, bobinler!
Bu gülünç aşağılık,
Namusuz şeyler dışında,

Sana selam olsun
Zincirin, zulmün kar etmediği,
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül!

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim,
Gel aslanım Mamak’tan
Erzincan’dan Kemah’tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan!
(Gün, 15.7.1946)

1981 yılında yaşlılar evinde gözden ırak vefalı dostların azlığında yaşama veda etti. Ölümünün 25. yılında devrimci ozanımızı saygıyla anıyorum. Militan duruşu, kavgaya soyunan yüreği ile yolumuzu aydınlatacak.

(Ramazan Öncel)

Enver Gökçe – Memleketimin Şarkıları

Ben, bizden olan bütün insanların dostu
Adı, haritalarda bile bulunmayan
Bir köyündenim Anadolu’nun.
Güzel şeylere hasrettir memleketim,
Güzel şeylere hasret bu dünya

Yıllardır, kanda ve ateşte mısralarım
Yanan şehirlerin,
Ağır tankların tekerlekleri arasında.
Biliyorum,
Yaylım ateşlere girilmiştir gönlümüzce
Pasifik kıyılarından Volga’ya kadar.
Benim arzumanım kaldı
Hürriyet boylarında tank oynatanlarda.
Bütün kıtalarda
Tulu arzda, islam içinde, küffar içinde
Mülhit, mümin ve vatanseverim.

Fakir, cefacı topraklarım içinde
Mendil tutanım, diz vuranım, baş çekenim
Zeybekte, halayda, tamzarada…
Ben küçük Yusuf’um Çit köyünde
Çapak çapak ela gözlerim
Kıl keçim kısır, annemin memesi yara.
Benim saçlarım belik belik,
Bıyıklarım burma burma
Gözlerim kara kıyma renginde, ama
Erzincan oynamış ağlamışım
Irgatlık etmişim el kapısında.
Dolu vurmuş bahçelerimi,
Çekirge inmiş tarlarıma.
Ben bir yolcuyum hemşeri
Manisa bağlarından geçtim
Aydın incir tarlalarından.
Çığlıklar getirdim
Üzümleriyle beraber çürür gibi düşen
İnsanlarımdan.
Sıcak tuzsuz gevreklerinizi yemişim
Alaca karanlıkta… Buca’lı işçilerim.
Unutur muyum seni
Derdini, ekmeğini bölüştüğüm
Türküleriyle bizi ağlatan memleketlim.
Karadeniz’in Rumelikarı tütünü,
Bende türküler oldu ağlamaklı,
Bende türküler oldu dizim dizim.
Doldurdum sineme, ciğerlerime,
Doldurdum derdi mihneti
Pamuk tozunu, kömür tozunu
Memleketimin şarkıları kadar acı çektim.

Ben Ahmet Çavuş’um
“Attığım kurşunlar gitmezdi boşuna
“Şimdi kuzgunlar iner taze leşime”.
“İki kere kesemden everdiğim”
Dost dediğim kıydı bana.
Ben Kürtoğluyum derim ki “Yiğitlik kadim”
Ben Nazif’im “Urfa’ya karşı vurdular beni”
Ağlasın Urfa.
Ben şairim
Halkların emrinde, kolunda, safında.
Satırlarım vardır kahraman,
Satırlarım vardır cılız, cesur ve sıtmalı.
Ahdim var:
Terli atlet fanilalı göğüslerden
Püfür püfür geçeceğim.
Bir de aşıkım, kanlıbıçaklı
Yar için serden geçeceğim.
İnan ki ciğerparem, inan ki sevgilim
Bu hususta:
“Üçten, beşten, senden geride kalan değilim”

Enver Gökçe – Görüş Günü

Bugün görüş günümüz
Dost kardeş bir arada
Telden tele
Mendil salla el salla
Merhaba!

İzin olsun hapisane içinde
Seni
Senden sormalara doyamam
Yarım döner cıgaranın ateşi
Gitme dayanamam

Enver Gökçe – Fakültenin Önü

Fakültenin yanı demirden köprü
Fakültenin önü bir sıra kavaktı
Biz bir garip yiğit kişiydik
Bütün hürriyetler bizden uzaktı

Faşistler camlara yürüdüler
Kürsüleri kırdılar, höykürdüler
Tığ teber şahı merdan
“Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar
Hıra Dağı kadar müslüman.”
Ve de kanlı bıçaklı düşman


Gökler ışıyordu yer yer
Ortalık ala şafaktı.

Enver Gökçe – Dost

Ben berceste mısraı buldum
Hey ömrümce söylerim
Gözden, gezden, arpacıktan olsun
Hey ömrümce söylerim!

Bizsiz Ilgaz’ın çam ormanları güzel değildir.
Hayda günlerim hayda
Sırtını düşmana verdikçe
Murat dagları güzel değildir,
Dost dost ille kavga!

Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova’nın tütünü, Kütahya’nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi
Güzel değildir.

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim,
Gel aslanım Mamak’tan
Erzincan’dan Kemah’tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan!

Adana’nın pamuğu dokumada;
Diyarbakır, Afyon, Kütahya fabrikada
Ümit işkencede mahzun
Tenim, ayaklarım uryan
Ekmek işkencede mahzun
Ve Divrik’in demiri arabada
İşçi-köylü ve işçi birarada

Söyle türküler yadigarı kardeş
Söyle ağrılar yadigarı kardeş
Neden alınterleri
Nimetler, haklar haram oldu sana
Gel gunlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim
Gel aslanım Mamak’tan
Erzincan’dan, Kemah’tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan
Sana selam olsun
Hürriyetlerin meçhul olduğu dünya
Canım Türkiye,
Memleketimiz!
Calısşn halklarıyla ümmi
Calışan halklarıyla garip,
Irgadı, esnafı, madencisi, iptidai aletleri
Kadınları, erkekleri, hapishaneleri;
Başı boş suları, dumanlı vadileri, yoz topraklarıyla,
İşşizleri, realist şairleri, mücahitleri,
Sokak şarkısı, keten helvası,
Akşam Haberleri satanlarıyla memleketim

Sana selam olsun
Sürgünler, mahkumlar, hastalar
Alacağın olsun
Seni İstanbul seni
Seni Bursa, Çankırı, Malatya,
Sizlere selam olsun üniversiteler!
Öğretmenleri alınmış kürsüler,
Öğretmenler
Sizlere selam olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler, bobinler
Bu gülünç, aşağılık,
Namussuz şeyler dışında,

Sana selam olsun
Zincirin zulmün kar etmediği,
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül!

Gel günlerim gel de dol!
Gel Aydınlım, İzmirlim,
Gel aslanım Mamak’tan
Erzincan’dan, Kemah’tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan

Enver Gökçe – Gidiyorlar

Gidiyorlar!
Atları, terkileri,
Göğüslerinde gümüş köstekleri yoktur.
Gidiyorlar!
Baş açık, yalın ayak, ardı arkasına
Ümitten gayri ekmekleri yoktur
Sen
Vermişsin de sırtını meşeye
Koca ihtiyar!
Yolların, yolcuların
Akşamla değişen şeylerin haricindesin.
Hatıralarınla yaşıyorsun :
İşte yine
Getirdiler bohçasını önüne
İşliği, çakmağı, tabakası,
Çorabı, çakısı, ayakkabısı
Ve Zonguldak treni,
Zonguldak madeni, kömür havzası,
Çakmağı, işliği, ayakkabısı.
Ötede insanlar gidiyorlar.
İşte yine getirdiler bohçasını önüne :
Sarsan bir cigara daha
Vursalar orta telden Emrah’ı
Yüreğin tutar mı söylemeğe
Başa gelen halleri?
Bir buçuk ay gezdin dağları
Avutmadı gönlünü
Toprak kokusu, keklik kokusu, çiğdem, çiçekler.
Keklikler konardı
Bir o taşa bir bu taşa
Ha deyip de çekemediğim tetiği.

Kınasını oynatamadığın
Düğününde oynayamadığın
Körpe kuzu düştü yadına,
İndin bahçeye :
Dayadın sırtını duta.
Domatesler kızarmıştı,
Yılı değildi bal armudunun,
Adam boyunu geçmemişti tınaz
Sonra malum…

Şimdi toprağa bakamıyorsun.
Çifte salsan kara öküzü
Gözlerine bakamıyorsun.
Bütün gözler onun gözleri
Bütün çalışanların emeği,
Onun emeği,
Sonra malum…

Zonguldak treni
Kömür dağları, kömür madeni

İnsanlar gidiyorlar
Gurbete,
Şehire,
Kara,
Sen bir efkar gelmiş de ağlıyorsun.

Enver Gökçe – Kardeşlik Acıları

Yıllar var ki sizleri düşünüyorum :
Yanan şehirlerim,
Düşmana ekmek veren tarlalarım
Teknelerim, ocaklarım, öğretmenlerim!
Ve sizleri :
Caddeler, tarlalar, fakülteler,
Nehir boyları, şehirler, ordular
Aşklarım, hünerlerim, sefaletlerim!

Ellerime ateş düştü
Yüreğime, gövdeme, kollarıma.
Biliyorum ey demokrasi!
Bütün şairlerin ölür
Barikatların susar
Ve yanar da limanların, iskelelerin
Zafer gülleri sensiz açmaz
Böyle bir macerada.

Kardeş, kardeş!
Alkış tutan ellerini kesmedim,
Tanklarımla tarhlarını ezmedim.
Ben kendi halimle müthiş kişi
Ben sevici sert ve delişmen…
Ve hürlük kardeşlik çırasını
Kendi hissemce götüren insan.
Biliyorum bu dünyada
Gökyüzü ve denizyüzü
Cümle çiçek ve cümle yemişler vardır
Biliyorum bu dünyada
Yalnız ve “yalnız insanlar
Yani kardeşler vardır.”

Beni şehir şehir beni,
Beni köy kent beni
Beni usul, beni yolca götür
Kardeşlik treni!
Ağır yaralılar taşıyorum
İncinmesin kollarım, ayaklarım, ellerim
Işıltılı gündüzlere gitmeliyim
Acılar, darağaçları, kelepçe demirleri!
Bayram şenliklerine,
Demokrasi şenliklerine gitmeliyim
Uğruna şiir yazılan, döğüşülen, ölünen insanlar!
Yeter değil bana
Zaferlerin,
Yıllardır gece hücumlarına
Sokak savaşlarına katlandığım.

Enver Gökçe – İlk Adım

Bir mermi de benden aslanım,
Bir mermi de benden.
Bir mermi de benden zafer topları
Mukaddes namlular!
Daha gelmesin mi bahar,
Daha gülmesin mi ağlayanlar?
Yıllardır kan içinde, sargı içinde
Unuttunuz mu
Sevmesini şakalaşmasını?
Çekik gözlüler,
Kıvırcık saçlılar, ablak yüzlüler!
Küller mi saz beniz etti sizi
Yabani güller, dost bakışlar, otlu çiçekler!
Ve sizler :
Adana, Aras pamuğu kadar
Sevdiğim yüzler!
Yayla türkülerim kadar
Memleketlilerim kadar
Sevdiğim yüzler!

Altıya mı değdi yaşlarınız
Otuz dokuz doğumlu çocuklar?
Ömrünüz, gözleriniz, uykularınız
Sığınaklarda geçti harp boyunca.
Oylum oylum ateşleri gördünüz mü,
Cepheden dönenleri sordunuz mu?
Tanır mısınız
Ay nedir, gün nedir, elma nedir?
Güneşi gözlere doldurmak güzelken
Hey küçük kardeşler hey
Görün ne hale koydular dünyamızı.

Şimdi zafer topları gürlüyor
Avrupa’da.
Ve deniz ötesi kıtalardan
Şarkılar…
Şimdi kazaska oynuyor Avrupa.
Şimdi silah yerine bayrak tutanlar…
Hiçbirini tanımadığımız,
Oyunlarını bilmediğimiz
Mişiganlılar, Oksfortlular, Ukranyalılar

Şimdi, göz aydın etme zamanıdır.
Yeni bir dünya doğuyor.
Şorul şorul giden kan pahası.
Müjdeler, müjdeler olsun
Yeni bir dünya doğuyor
Zincir seslerinden
Verem basillerinden uzakta…

Büyük ölülerini bağrına basıp
Yaralı insanlarımız
Kahramanlarımız konuşuyor :
“Benim olsun, senin olsun, bizim olsun,
Hani kardeşlerimiz vardı ya
Bu dünyada.
-Kız kardeşlerimiz, annelerimiz, şairlerimiz-
Dumdum kurşunuyla vursalar da
Her zaman böyle döğüşeceğiz :
Gırtlak gırtlağa, diş dişe, tank tanka
Demokrasi için,
Eşitlik ve hürlük uğruna”
Bir mermi de benden aslanım
Bir mermi de benden
Bir mermi de benden
Zafer topları, mübarek namlular!

Enver Gökçe – Vatandaş

Ne, bizden geri, deniz aşırı şarkılar,
Ne tadılır ne bölünür nimetler bizsiz.
İnan kardeşim inan
Ne yalan bu dünya,
Ne insan fani…
Acılar görmüşüz, geceler görmüşüz,
ölmeyi görmüşüz.
Aydınlıklar görmüşüz, kahramanlar,
dostlar görmüşüz.
Görmüyor musun, görmüyor musun?
Ellerimiz ellerimizde… gidiyoruz.

Sizlerden söz açıyorum
Teklifsiz, pervasız, işkilsiz.
Ateşe vurulu batıl ve eski kitaplar
Sizden öte…
Neler varsa
Mesut insanlık için bühtan edici
Sizden öte…

Ve bir yanda yıkılmış zulmün kalası
Bir yanda salınır devasa gövden.
Bir yanda sevmediklerin,
Bir yanda demir pencere, bir yanda tarih
Bir yanda sen.
Yani bir yanda
Yüzyıllar boyunca saflarında
Yangınlar çıkardıklarımız.
Bir yanda – hayal etmesi zor –
Ferah ve cömert dünyamız
Ve mürettip, hasatçı, öğrenci, öğretmen

Kınadık, yüz çevirdik, düşman kesildik
Şol aşkı bilmezlenenlere.
Dünyalar durdukça mesuduz
Bu dünya üzerinde.
Yaşamak aşkına, yıldızlar aşkına
Demir ve ekmek aşkına mesuduz…
Hey dağlara taşlara kar eden türküm
Aşikar etsen de kendini
Şöyle bir sular gibi salsak, boy versek
Uzun ömrümüzü, yiğit ömrümüzü, taze ömrümüzü,
Sefil ömrümüzü, deli ömrümüzü, gelin ömrümüzü…
Güneşte güneşlesek
Dal kırsak, toplasak, ateşlesek
Broy broy desek dağlarda
Gül gülistan içinde görseler bizi.

İster öv, ister yer, ister sev beni
Güneşin taşlarda mavileştiği
Nehir boylarınca söylenir
Sevinç şarkılarım yoksa da
Şimdi, bütün kederli ezgileri
Ümide kurban ediyorum.
Satırlarımla olsa da çok mu, bir de ben seni
Bizden olan bütün dünya şairleri gibi
Yadediyorum.

Sen ne hakim, ne evliya, ne kul, köle, ne şövalyesin
Sen yirminci yüzyıl insanı!
Dost dediğim, yaren dediğim, kardeş dediğim
Ekmeğim benim,
Gülüm, bağım, bostanım benim :
VATANDAŞ.

Enver Gökçe – Türkiyem

Senin emekçin olaydım
şen olası türküsü
dost kokusu, dost selamı Türkiye

Enver Gökçe – Gözüm Başım Üstüme

Şu
Dünyada
Ayrılık
Var
Ölüm
Var
İlle de
Zulüm
Var
Gözüm
Başım
Üstüne
Hangi
Kitap
Yazıyor
Kardaş
Ben
Calışam
Eller
Ala…

Enver Gökçe – Cevahir Yürekliler

Zulüm
Bayraklarına
Küffetiğimiz
Çağdı
Fırat
Akardı
Munzur
İnlerdi
Ciğerparem
Ve
Cevahir
Yürekliler
Daha
Sağdı
Ve
Malatya
Dağlarında
Keban
Deresinde
Yaban
Keçileriyle
Seğirttim
Kurda
Kuşa
Yem
Oldum

Ben
Halkın
Ulusuydum
Yani
Doğdum
Yeniden
Şimdi
Mor
Işıklı
Ağulu
Bir
Kenger
Dikeni
Oldum
Ve
Yılan
Kemiği
Boğazlara…
Döner
Ha
Dönerim

Şimdi
Alıcılar
Gibi
Düşmanın
İman
Tahtasına…

Enver Gökçe – Onlar Yoksul Eti Yerler

Bak
Şu
Dağlara
Alı
Al
Moru
Mor
Saf
Saf
Omuz
Omuza
Dünya
Elvan
Elvandır.

Bu
Dirlik
Düzenlik
Kavgasında
Yunus
Kollar
Daldırma
Gül
Ve
Yürek
Kocamandır.
He
Vallah
Kocamandır.
Kalabalık
Yücedir
Kalabalık
Vatandır
Ah
Len
Ah
Onlar
Yoksul
Eti
Yerler
Ve
İçtikleri
Kandır.

Enver Gökçe – Panzerler Üstümüze Kalkar

Panzerler
Üstümüze
Kalkar
Armut
Çiçeğindeyiz
Meğer
Sokakta
Düşenler
Var
Ve
Okulda
Gösteride
İşkencede
Ve
Mağarada
Kışda
Karda
Kıyamette
Silahlı
Silahsız
Ve
Yalnız…

Enver Gökçe – Dayan Ha Yıkılma

Acı
Bir
Rüzgardır
Eser
Dağlardan
Ovalardan
Kapkara
Kanını
Kurutur
Yoksulların
Sonra
Kıtlık
Pahalılık
Ve
Faşizm
Dayan
Ha
Yıkılma…

Ülkemiz
Yoksul
Ülkemiz
Fakir
Ve
İşçiler
Öğrenciler
Düşer
Yanyana
Düşer ya
Vatanın
Bir
Yanı da
Ölür.
Ve Şahin Aydın
Kerim Yaman
Böyle
Düşüyorsa
Bir
Bir
İnsan
Daha
Özgür
Olsun
Diyedir.

Enver Gökçe – And Olsun Şart Olsun

Ben
Böyle
Taşların
Çukurların
İçinde
Kalmışsam
Yalnızsam
Hor
Görülmüşsem
Arkasızsam
Ve
Böyleyse
Bahtı
Siyahım
Yemin
Kasem
Olsun
Ve
And
Olsun
Şart
Olsun
Yerde
Kalmaz
Ahım.

Enver Gökçe – Köylülerime

Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar.
Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor.
Sizlerle beraber herk ettik toprağı,
Beraber yattık hapiste, beraber teskere aldık
Ve maniler yaktık hasret için;
Gülemediysek de boş verdik beraber…
Halay mı çekmedik kol kola,
Horon mu tepmedik diz dize,
Çepken mi vermedik rüzgara?
Koyun koyuna yattık toprak duvarlarda
Sıtmayla, sığırla, davarlarla…
Daha da yatarız dostlarım daha da…
Gün gelirse eger
Halay çeker, türkü söyler gibi yanyana
Mavzer mavzere verip de
Düşmana kurşun da atarız.
Sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana…

Enver Gökçe – Bir Milli Kurtuluş Türküsü

Zalım!
Hemi de kötü dinli gavur,
Nasıl da bağdaş kurmuş toprağıma
Gülümü harmanımı savurur!
Kara gözlerini
Sevdiğim oğlan,
Bize oldu olan
Topla Antep’i, Çukurova’yı
İzmir’i, Urfa’yı, Konya’yı,
Haydi ha!
Ne durursun Munzur!

Engini de deli gönül engini
Kutluyalım şol kurtuluş cengini
Hayını,
Kompradoru, pezevengini,
Vur
Kara yeğenim vur!