Yazılar

Fakir Baykurt İle

Sizin adınız Köy Enstitüleri ile birlikte anılıyor. Köy Enstitülerinin yazarlığınız üstündeki etkilerini anlatır mısınız?

Biz, Enstitülerde okuma olanağı bulan köy çocukları Hakkı Tonguç’a baba dedik. Yirmi bir enstitüye yirmi bin köy çocuğu topladı. Çadırlarda başladık eğitime. Kitaplık da bir çadırda. Önemle bir daha belirtiyorum, ben Anadolu’da bir köyün taşlı, dikenli yıllarından yürüyüp gelmiş bir yazarım. Oturup okuyayım, yazılarımı, kitaplarımı yazayım, insanları dinlemeyi sürdüreyim, dönüp gelip gene yazayım isterim. Yazılarımı halkın güzel sözleriyle, açık seçik yazmayı severim. Yazarlığımdan hoşnut muyum? Şiirle başladım işe. Yazdıklarım çevremi şaşırtıyordu. Köye dışardan hangi önemli kişi gelse, çağırtıp “Oku bakalım!” diyorlardı. Onbaşılara, kaymakamlara okudum durdum. Özellikle kadınlar maşallah çekiyor. Başka türlü yazı bilmiyorum. Hiç kitap okumamıştım. Doğumum yeni abece’nin kabulünden bir yıl sonra olduğu halde, aradan on yılı aşkın süre geçmiş, evimize basılı bir tek yaprak girmemiş… Biliyorum şah bir şair, hem de büyük bir yazar olmadım. Ama kurbağa öküz kadar olacağım diye şişine şişine çatlamış. Benim neme gerek şişinmek. Ben kendimi büyük değil de, iyi bir yazar olduğum için beğenirim. Böbürlenmeyelim, zaman bizi de ayıklar. Telaşa ne gerek var?

 

Yazarlığa ilk başladığınız yıllardan biraz daha söz eder misiniz? Neler okuyup neler yazdınız?

Şiirin dışında yazı türü olduğunu öğrenmem ve bunları ciddiye almam Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin kitaplarını okumamdan sonradır. Öyküler yazmaya da başladım hemen. Köylerin çektiğini anlatmak için şiir de, öykü de gerekliydi. Köy öğretmenliği yıllarımda postayla kitap, dergi getirterek okumayı sürdürdüm. Dünya klasiklerinin çoğunu o dönemde okudum. En sevdiğim yazarlar Cervantes, Gorki. Istrati oldu. Evliya Çelebi’yi, Silahtar Mehmet Ağa’yı okuyup sevdim. Erskine Caldwell, Hemingway, Gogol ile Çehov’u da çok sevdim. Sait Faik’e, Halikarnas Balıkçısı’na, Samim Kocagöz’e hayran oldum… Kavacık’ta çalışırken şiirin yanı sıra köy notları ve öyküler yazmaya başladım. Daha sonra romana geçtim. İlk kitabım Çilli 1955 sonunda çıktı. 1958’de “Cumhuriyet” gazetesinin açtığı Yunus Nadi roman yarışmasında Yılanların Öcü romanımla birincilik aldım. Daha sonra Onuncu Köy’ü, Irazca’nın Dirliği’ni, Ejendilik Savaşı’nı, Karın Ağrısı’nı yayımladım. Şavşat’ta bulunduğum sıralarda yazdığım yazıları Eftar Tepesi adlı kitabımda topladım. Kimi romanlarımla öykülerim yabancı dillere çevrildi, Türkçenin konuşulduğu ülkelerde Türkçe olarak basıldı.

Yazarlığınızın ilk dönemlerinde size destek olan, etkilendiğiniz, ilişki kurduğunuz yazarlar var mıydı?

Gönen’den ilk öykülerimi yolladığım “Seçilmiş Hikayeler Dergisi” sahibi Salim Şengil, bunları İlhan Tarus’a okutup onun hem Gönen’e, hem Kavacık’a mektup yazmasını sağladı. Tarus’un mektubu, sonra buna eklenen dostluğu kimi biçimsel zorlukları birden atlatmama yardım etti. Fahir Onger ile birlikte “Edebiyat Dünyası” dergisini çıkaran Sabahattin Hüsnü’yü anmalıyım. Bu arada Vedat Günyol’un, Peride Celal’in, Yaşar Kemal’in desteğini unutamam. Yaşar Kemal kıl kadar kıskançlık duymadan, en zorda kaldığım yıllarda, adeta bir “moral hocası” gibi, cömert desteğini sürdürdü, sürdürür. Samim Kocagöz, çalıştığım köye mektup yazıp bir isteğim olup olmadığını sordu. Sonra gönderdiğim öyküleri büyük incelikle eleştirdi. İlk kitabım Çilli’nin Yeditepe Yayınları arasında basılmasına yardımcı oldu. 1955 sonunda basıldı. İleriye doğru bakar yutkunurdum : “Yaşamım boyu on kitabım çıkar mı?..”

Bu arada kitaplarınıza dönük değerlendirmeler nasıl oldu? Eleştirmenlerle ilişkileriniz…

Bizde dikkatli, objektif eleştiri zayıftır. Yetenekli eleştirmenler, giderek dergi çıkaran, yayınevi yöneten kişiler oldu. Alan her seferinde çok değişken genç adlara kaldı. Bugün de öyle. Ancak tek başına yetenek insanı başarıya ulaştırmaz. Özellikle genç eleştirmenlerin yararı kadar, okurlara zararı da var. Genç adam kesip atıyor. Hoşgörüsü sınırlı. Esnek olamıyor. Ayaküstü değerlendirmelerden kaçınamıyor. Bir eleştirmen, kanıtlarını açıklamadan konuşmasa iyi olur. Yapıt gibi eleştiri de emek ürünü olmalı. Basılmış kitaplarım yeniden basılma olanağına kavuştuğu zaman, o kitapları yeniden işleyerek iki kez elden geçirdiğim olur. Bugün on baskı yapmış kitabım, abartmıyorum, en az yirmi kez yazılmış demektir. Kimi arkadaşlar, herhalde yeteneklerinin üstün olmasından ötürü, kağıdı makineye takar, çalatuş yazıp bitirip basıma verirler. Böyle bir yöntemi uygulamaya kalktığımı düşününce tüylerim ürperir. İki yıl önce Batı Berlin’de Alman yazarlarıyla bir masanın çevresinde çay içmeye toplandık. Aramızda bir de Sovyet şairi vardı. Bu yöntemimi anlattım. Alman arkadaşlar, “Deli misin; böyle yapacağına otur yeni kitap yaz, vaktine yazık değil mi?” dediler. Anlamayana anlatmak zordur; anlatamadım. Türkiye’de anlatma zorluğu da çekiyorum.

Sizin seçilmiş bir yazar tavrınız var. Bu tutumunuzu on yıllar boyu aynı kararlılıkla sürdürdünüz…

Okurlarımla yazınsal söyleşiler yaparken önüme değişik düşüncede kimseler çıkıyor : “Siz bir amaç uğruna yazıyorsunuz öyle mi? Yani sanat kaygısıyla yazmıyorsunuz?!” Kimi zaman ‘180 derece yanlış anlaşılıyor: Bana öyle gelir ki, yurdumuzda sanat kaygısı benimkinden yüksek yazar yoktur. Elbet “sanat için sanat” değil, ama benim çabalarım aynı zamanda sanat içindir. Sanatı ben bir amaca doğrultmuşum, onu halkımın yükselmesi amacına bağlamışım. Gene yanlış anlaşılıyor: “Öyleyse sen toplum için yazıyorsun, birey için yazmıyorsun, birey seni ilgilendirmiyor?” Şu bendeki özgüvene bakınız: Birey kaygısı benimki kadar yüksek yazar da yoktur…

Sizinle karşı karşıya gelince, “köy edebiyatı” konusunu açmamak olanaksız. Ne tartışmalar yapıldı üstüne. Köy edebiyatından ne anladığınızı bir kez daha anlatır mısınız?

Kentsoylu yazarlar köyden, kendi deyişleriyle “aşağı tabaka”dan gelen yazarlara hep böyle tepeden bakmış geçmişte. Bugün de öyle bakıyor efendi. Belki biraz ilerleme var, artık kabaca konu sınırlamacılığından sanat değeri aramaya doğru bir yöneliş içinde, “Köyü yazmayı bıraksalar, biraz da roman yazsalar!” diyecek kadar çelebilik gösteriyorlar. Kendi yazdıklarının reklamını da gazete başlıklarının sağında solunda “Nihayet bir şehir romanı!” diye yaptırıyorlar… Kaç kişiyiz köyü, köylüyü yazan? Bıkkınlık verecek derecede olduğumuzu sanmıyorum. Sesimizin alabildiğine gür çıkıp öbür sesleri bastırdığı kanısında hiç değilim… Konuları sadece köy kent diye sınırlamak edebiyatımızı ne kadar çoraklaştırır! Oysa her konuda yazmalı… Köyü bildiğim kadar kenti, fabrikayı, ocağı bilmiyorum. Bilmek istediğim zaman aşılmaz zorluklarla karşılaşıyorum. Kimse bir yazara, “Bildiğin konuları bırak, bilmesen, de şu konuları yaz!” diyemez herhalde. Sonuçta herkesin seçme hakkı, özgürlüğü olmalı… Haklı eleştiri şudur : Bütün bunları yazabilirsiniz, ama bunları yazmak bir yazarı kurtarır mı? Yazdığınız romansa roman, öyküyse öykü olmalı… Kötü ile iyiyi, değersizle değerliyi okuyucudan sonra en yetkili belirleyici herhalde zamandır. Zaman keser biçer. Kimse bir öyküyü öykü yapan, konudan ve içerikten başka nitelikleri pat diye kolaylıkla sayamaz, ama biz yazarlar, biraz kafa yorup bunu yapmaya, belirlemeye çalışmalıyız. Çeşitli konularda çok yazılması, bizi daha nitelikli yapıtlara kavuşturur; belki en başta söylemeliydim, az’dan nitelik çıkmaz.

Bu arada dilden de söz edebiliriz sanırım. Dile, halk diline, yeni Türkçeye bakışınızı öğrenebilir miyiz?

Halkla ilgilenirken, halkçı bir sanat yaratmak gerekirken önemli sorunlardan biri dil sorunu. Her edebiyat bir dilden doğmuştur. Bu, üstünde ileri geri söz edilmeyecek, tartışılmayacak bir gerçektir. Farsça olmasa İran edebiyatı diye bir şey tasarlanabilir mi? Yunanca olmasa Yunan edebiyatı vardır denemez. Türk edebiyatı, Türk diliyle, halk çoğunluğunun konuştuğu dil ile yaratılır.. O nedenle Türk Dil Kurumu’nun bir ara yaptığı Halk Ağzından Derlemeler’i severek sürdürmek ve bunlar üzerinde bilginlerin çalışmasını sağlamak gerekir. Romanlar, öyküler, şiirler halkın böylesine geliştirilmiş diliyle yazılacaktır; halkın okuryazarlığı ilerledikçe bunlar daha çok okunacaktır. Sözün bağlantısı şu olacak : Halkçı sanatçının halk dilini bütün incelikleriyle, derinlikleriyle bilmesi gerekir. En güzel Türkçeyi halktan beslenen sanatçılar kullanır.

Öykü anlayışınızdan da söz edelim. Siz edebiyat türleri arasında öyküye nasıl bir yer veriyorsunuz?

Genellikle bir olay anlatma türüdür öykü. Olaydan başka, söz gelimi durum anlatmaz mı? Anlatır. Bir bakıma kişiler de birer olaydır doğada, evrende. Olay sözcüğünü biraz geniş alalım. Başka bir soru : Olayı yalnızca öykü türü anlatır, başka türler anlatmaz mı? Romanda, oyunda, mektupta, gezide, tarihte olay anlatılmaz mı? Şöyle söylenirse yanlış olmaz : Bütün türler olay anlatır. Şiir olay anlatmaz genellikle, ama ara sıra o da yapar bunu. Bir öyküde olduğundan çok olay anlatır kimi türler. Öyleyse öykü nasıl bir “olay anlatma” türü? Öykü bağımsız bir olay anlatma türüdür. Öteki türlerde olay öyküdeki gibi bağımsız değil, bağımlıdır. Öteki türlerde olay, türün içeriğini oluşturan öbür “gereç”lere bağlı olarak anlatılır. Öyküde ana gereç “olay”dır. Kendi öykü anlayışıma gelince. Roman birkaç oturuşta okunur, öykü bir oturuşta. Bence böyle olmalıdır.

Bir oturuşta bitmeyen öykünün yaratacağı etki parçalanır. Romanda bunun sakıncası yok gibidir; ilk oturuşta okunan sayfaların etkisi dağılmışsa, ikinci oturuşta birkaç sayfa açılınca gene toplanır. Öykünün bu olanağı yok gibidir…

Öykü, uzun öykü, roman arasındaki ayrımlardan da söz eder misiniz?

Görülüyor ki kesin sınır bulmak kolay değil. Türler arasında epey iç içelik var. Uzunluğu, kısalığı, büyüklüğü, küçüklüğü tartışma konusu oluyor. Öteki türlerle, örneğin romanla çok kıyaslanıyor. “Roman başlı başına bir yaşam, öykü bir kesit” diyenler çıkıyor. Öykü “gecekondu”, roman “apartman” diyenler çıkıyor. Evet genellikle öykünün kısa, romanın uzun, öykünün küçük, romanın büyük yapıtlar olduğu doğru. Bunun karşıtını düşünenler de var : “Kısa roman, uzun öykü olamaz mı?” Evet olabilir, ama bu biraz zorlama olur. Olsa da tanımı bozmaz. Kısa roman, uzun öykü çok az rastlanan çalışmalardır. Tanım azlara, ayrıcalıklara bakılarak oluşmaz, genele, tümele bakılarak oluşur. Uzun, çok uzun öykülerden yana değil, kısa öykülerden yanayım ben. Bir oturuşta yazılan, bir oturuşta okunan öykülerden. Bir olayı, durumu, kişiyi, nesneyi derli toplu, çarpıcı, güzel bir anlatımla verivermeli öykü! Kimileri bir an’ın, bir dar zamanın olayını vermekten yanadır. Pek o kadar değil. Kesit anlatabileceği gibi geniş açılımları, bütünleri de anlatabilir. Uzun sürelerin, geniş dönemlerin olayını da anlatabilir. Ama dil iyice damıtık, anlatım yalın, söz dolana dolana değil, doğrudan doğruya; tıpkı bir gülle gibi, ok gibi olmalı, hem de tam 12’nin üstüne varmalıdır. Öncelerden çok yazılmış, sakızı çıkmış konuların değil, elden geldiğince yazılmamış, anlatılmamış, taze konuları, yeni bir bakışla, yeni bir anlatımla vermelidir öykü.

Öykücülüğümüzü de kısaca değerlendirebilir misiniz?

Nedir Türk öyküsünü öteki ulusların öyküsünden ayıran? Bugün çeviri yoluyla da olsa, bir dolu yabancı öyküyü okuma olanağımız var. Çok zaman bir Hint öyküsü, bir Yunan öyküsü, Güney Amerika’nın herhangi bir ülkesinden gelen bir öykü, bizim Türk öyküsünden çok ayrı, çok başka değil. Galiba geri bırakılmış ulusların öyküleri birbirine benziyor. Kapitalist ya da sosyalist ülkelerin öyküleri de kendilerine göre. Dede Korkut’tan beri bizim öykü, ağır aksak da olsa, olgunlaşarak sürüp gelmiştir. Aşkı, ayrılığı, yalnızlığı işlemeye çalıştığı dar dönemler yok değil. Ama genellikle insanın insanla ilişkisi, daha doğrusu toplumsal ilişkiler üstünde durmuştur. Dede Korkut beyli dünya insanlarının çadır, konak, kır yaşayışını, inançlarını, törelerini işliyor. Sarayların, yalıların havasını veren öykücülerimiz olmuş. Giderekten yönetici-kadroların, kasabanın, köyün, orta halli yoksul insanına doğru iner bu çizgi… Anlayışı sınırlı kimi eleştirmenlerce toplumcu kaygılardan uzak sanılan Sait Faik de böyledir. En güzel öyküleri çalışan insanı anlatan öyküleridir.

Uzun yıllardır yurtdışında yaşıyor oluşunuzun yazarlığınız üstündeki etkilerinden söz eder misiniz?

Bereket versin son derece tokgözlü, alçakgönüllü bir insanım. Bu olumsuzluğa dayanmakta fazla zorluk çekmiyorum. Elbet bunca yıldır Batıda, Avrupa’da yaşıyor olmanın olumlulukları var, onlar da yardımcı oluyor. Nedir bu olumluluklar? Halkına, onun gerçeklerine uzaklardan bakmanın olumlulukları olur mu? Giderek olumluya dönüşen olumsuzluklardır bunlar. Yani insanı yakan, eriten acılar; bunlar beni biraz daha pişirip olgunlaştırmıştır. Bu acılar Duisburg’da yazdığım her satıra, dizeye karışmış, romanlarımın, öykülerimin içeriğine sinmiştir; yakın okurlarım duyumsayabiliyor. Bu süre içinde okurların, eleştirmenlerin tepkisi, hani o “feet back” denilen yankı azalmıştır. Sanırım en önemli olumsuzluk budur. Elli yaşımdan sonra çıkıp geldiğim halde, bu yankı eksilmesi beni bir derece soldurmuştur. Zaman içinde değişerek, gelişerek akan koşulların Türkiye’ye ve onun aydınına, yazarına dayattığı işte budur : İçerde isen cezaevinde çürür, dışarda isen solar, kurursun. Damarlarında tıkanmalar olur, cansuyu, özsuyu akmaz. Ya da güneşine perde çekilmiştir, ışık, ışın gelmez; bunu duyumsayabiliyorum.

Siz Sait Faik Hikaye Armağanı’nı da aldınız. Bu ödül ve ödüller üstüne düşünceleriniz nelerdir?

Ödüllerin ün, şan gibi çekici yanları artık beni ilgilendirmiyor. Gene de ödüllerden yanayım. Ödüllere karşı olma modasına katılmıyorum. Ancak diliyor ve düşünüyorum ki, Türk yazarlarının, okurlarının ilgi ve saygı duyacağı ödüller her zaman olsun. Devlet yapmıyor bunu. Sanat alanına yeni girmiş gençleri yüreklendirmek, olgun yaşa gelmiş olanları desteklemek görevini yok sayıyor o. İster genç, ister yaşlı, ödüller sanatçılara çalışma isteği ve gücü verir. Hele yarışmalı olanları. Sait Faik Öykü Ödülü yarışması bunların başında gelir. Bu ödül yarışmasına katılmamın nedeni buydu. Eleştirmenler katında fazla önemim olmadığını biliyorum, ama yazarlar ve okurlar katında hiç değilse bir fiske önemim vardır. Ayrıca Sait Faik’i seviyorum. Bir ara onun yazış biçimine özendim. Bu yüzden onun adına konulmuş ödülü almak istedim. İlk kitabım Çilli ile de adaylar arasında idim. İçimde derin bir özlemdi bu. Onun Türkçesi bana Türkçenin büyüklüğünü, dünya çapında bir dil olduğunu sezdirir her zaman. Sait Faik, ben doğduğumda ününü kurmuştu, verimle yazıyordu. Ben çırakken o ustaydı. Sabahattin Ali’de içerik biçim kaynaşması, Sait Faik’te insana ve öyküye yaklaşım beni etkiler. İkisinin de üstümde öğretici etkisi olmuştur.

(Semih Gümüş, Adam Öykü, Kasım-Aralık 1999)

Fakir Baykurt Üzerine

‘Değerimi bilen bilsin, bilmeyen ardımdan gülsün…’

‘Dikenlerin arasından çıkıp gelen bir yazarım ben,
Yüzyıllarca karanlıklarda bırakılmış köylerin
birinden Akçaköy’denim. Ailem yoksuldu.
Kır bayır kırk iki dönüm toprağımız vardı… Annem
babam okuma yazma bilmiyordu. Köyümüze geçten
geç tek açılan ilkokul yalnız üç sınıftı. Evimizde
tek bir kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü,
açtığı Köy Enstitüsü’nde eğitti. Öğretmen yaptı
Elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına
kattı. şimdi düşünüyorum yoksulluktan geliyorum’

Yolculuğa başladığında, çocukluktan delikanlılığa adım attığı yıllardı Fakir Baykurt’un. Batı Toroslar’dan, Göller yöresi memleketi Burdur’dan ayrıldığında kocaman hayalleri yoktu henüz. Geride bıraktıkları yakınları, konu-komşusu ve kendi kadar düş kurabiliyordu. Yoksulluğu, açlığı kadardı düşleri. Bir de elinden tutup farklı bilmediği bir geleceğe yolculuk yaptığı genç bir ‘arkadaş’ın sıcaklığı, içtenliği düştü aklına. İlk o zaman tanıştı yollarla. Uzun bir yolculuktu. Dağları, tarlaları, masmavi göğü seyre daldırdı rehberi ona. Çok ama çok uzak bir diyar, diye düşündü ilkin. Bir çay geçerdi ortasından. İki yanları sazlık-söğütlük. Çok pirinç ekerlerdi burada da. Sivrisinek Burdur’daki kadar çoktu Gönen’de.

İlk böyle başladı hayatla tanışıklığı. Anadolu’nun dört bir yanından gelen akranları, insanlarıyla daha o yaşlarda sevmeye, anlamaya başladı ülkesini. Gönen Köy Enstitüsü onu Fakir Baykurt yapan önemli bir ‘okul’du. Kişiliğini orada kazandı. Sahip olduğu kültür ve değerleri, en önemlisi de bağımsızlığı, onuru anladı, bildi. Gözü gibi koruyup yüceltmesini öğrendi. O günden sonra da hiç vazgeçmedi bunlardan. Sürgünler, hapisler pahasına.

Eskiyle kıyaslandığında halkların kültür ve değerlerine sahip çıkan pek çok genç buralarda yetişti. Kendi içinde eksiklikleri olmasına rağmen, üretken, soran, araştıran bir neslin önü açıldı Köy Enstitüleri’nde. Kuruluş amacı, bir bütün olarak programlarının devlet tarafından belirleniyor olması, bu gerçeği değiştirmedi.

Fakat enstitülerin ömrü uzun sürmedi. Menderes iktidarı döneminde bu enstitülerin kapısına kilit vuruldu.

Köy Enstitüleri’nin kapatılması konusunda, ‘ABD kapitalistleri, karlarının sürüp gitmesi için en anti-komünist fırtınalarını estiriyordu’ diyen Baykurt, kendi öğrencilik döneminden şöyle bahsedecekti:

‘Ben bunlardan birinin, Isparta’daki Gönen’in öğrencisiydim. Pek çok kitap bilgisini yaparak, üreterek öğrendim. 10 kilometre uzaktan içme suyu getirerek fizik, matematik. Suyolunu kazıyorduk iniş-yokuş. Künkler döşenince su çıkar mıydı? ‘Birleşik Kaplar’ yasası vardı, çıktı. Çevre köylerden eski Selçuklu künkleri bulup inceledik. Yosun tutmasın diye içlerini sırlamışlardı. Biz de ziftle kapladık. Ayrıca ben altı ay fotoğraf atölyesini, altı ay elektrik motorunu çalıştırdım, iki yıl da genel kitaplığı yönettim. Yazarlığımın altında bu iki yılın etkisini her zaman duyarım. Toprağı bir metre kazıp altüst ederek krizma yaptık, bağ diktik. Bir yandan da en yeni çevirileri okuyorduk.’

Anadolu’nun en ücra köşelerinde öğretmenlik yapmaya başladı. Öğretmenliği boyunca ülkesinin insanlarını, köylerini, köylülerini daha çok sevdi. Köy Enstitüleri’nde öğrendiklerini gittiği köylerde hayata geçirmeye çalıştı. Onlarla tarlaya gitti çift sürmeye. Elektriksiz-susuz köylerde elektrik-su getirmek için düştü yollara. Doğumlarda-ölümlerinde yanı başlarında oldu. Çocuklar kir-pas içinde, açlık-yoksulluk içinde büyürken hep gelecek güzel günleri anlattı ve yaşattı onlara. Kan davalarına tanık oldu. Barıştırdı kimini. Kimi hasım belledi bu yüzden onu. Hatta ‘komünist’ diye yuhalayanlar, kovmak isteyenlerle karşılaştı. Bulaşıcı hastalıklar yayıldı köylerde. Aşı getirtti, küçükten büyüğe aşıladı herkesi. Çaresizliklerine çare olmaya çalıştı. Kırk yıllık kelli felli politikacılar kandırmasın, kanmasınlar istedi. Doğruları anlattı onlara…

‘ELBET TARİHİN DEDİĞİ OLACAK’…

Halkın öğretmeni olmaya karar verdiği yıllar, aynı zamanda Menderes iktidarının hak ve özgürlükler mücadelesi karşısında baskılarının da arttığı yıllardı. Fakir Baykurt’un kurucuları arasında olduğu Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) de bu baskılardan fazlasıyla nasibini aldı. TÖS’e üye öğretmenler sürgünlerle, meslekten atmalarla ve hapis cezalarıyla yıldırılmaya, dağıtılmaya çalışıldı.

Bu dönemde ‘öğretmen kıyımı’ deyimi yerleşti öğretmenler arasında. ‘Dün yolları kesilenler bugün başları kesilmekte, kafalarına göğüslerine kurşun sıkılmaktadır. Öldürülenlerin sayısı günbegün artmaktadır.’diyordu Baykurt.

Fakir Baykurt yola çıktığında söylediklerinde ısrar etmeye devam etti. Herkes için bilimsel bir eğitimden yana oldu. Öyle bir eğitim programı olmalıydı ki sadece gençler değil, işçi-memur, köylü halkın bütün kesimlerini kapsayabilmeliydi bu program. Bu nedenle gerek sendikal faaliyetlerini, gerekse halkla ilişkilerini koparmadı. Yaşam savaşmaktı onun için. Ve her kesim vardı bu savaşın içinde. ‘Öğrenciler, öğretmenler bilcümle ilerici aydınlar, köy ve şehir emekçileri bu savaşıma alın terlerini, göz nurlarını katmaktadırlar.’

Köylerde yaşanan onca sıkıntıya çözüm bulmaya girişti. Kapatıldığından bu yana hep özlem duyduğu Köy Enstitüleri gibi eğitim kurumlarını kısa vadede bir alternatif olarak görmeye başladı. Ona göre köylülerimiz gündüz tarlada çalıştıktan sonra akşam eve geldiğinde gazetesini, kitabını okuyabilmeliydi.
Köy Enstitüleri’yle bu sağlanabilirdi. Okul, postane, doktor, eczane her şey bulunmalıydı köylerde. Bakımlı bahçeleri, bol ürün veren tarlaları, hayvanları olabilmeliydi köylerin. Ve tabii ki eğitimle köylülerimizi yaratmak, hayal olarak görülmemeliydi. Bütün bunları Köy Enstitüleri benzeri kurumlarla sağlamak mümkün olabilirdi. Böyle düşündüğü içindir ki, düzenle bağlarını tam olarak koparamadı Baykurt. Düzen içinde iyileştirmeler, reformlar, mücadelesinin temelini oluşturdu. Her şeye rağmen karamsarlığa düşmedi. Karamsarlığa düşenlere, içindeki alevi büyütmekten korkanlara gençleri örnek gösterdi. Her iyilik ve güzelliğin öğretmenlerle başlayıp, öğretmenlerle bitmediğini anlatmaya çalıştı. ‘Öğretmen yanıp karanlığı aydınlatacak’sa da karanlığı aydınlatacak ‘Tam Bağımsız Türkiye’ tutkusunu büyüten gençler de vardı bu ülkede;

‘Gençler artık ‘Çamlıca’ tepesinin çok berilerinden Antalya’nın Serik’inden, Antep’in, Urfa’nın, Ardahan’ın, Arhavi’nin köylerinden çıkıp gelmektedirler. Köy Enstitüsü kanallarını tıkadılarsa da, halk gücü başka delikler bularak, özsuyunu yer üstündeki toplumsal savaşım alanına doğru pompalamaktadır. Hatta bu yüzden tarihsel gecikme hüzün verici değil, toplum hazırlıklarını pekiştirdiği için güven verici olmaktadır.’

Umutsuzluğa düşmedi. Bu dönem bir tekerlekti. Hep ileriye doğru evrilen. O da geleceğe, aydınlık bir Türkiye’ye döndü yüzünü. ‘Halkımız güçlüdür. Tarih içinde yenilen biz olmayacağız, onlar olacaktır’. Kapitalizmin dizginsiz sömürüsüne duyduğu öfke kadar, bağımsızlığa olan inancı da güçlüydü. Halkları yozlaşmaktan, kurtaracak olan tek şey değerleri, kültür ve geleneklerine daha fazla sarılmaktı. Bunun için alaycı bir şekilde ele aldığı ‘Amerikan Sargısı’ kitabında çelişkileri göz önüne serdi. Yalın ve güçlü kalemiyle işledi kahramanlarını. Kahramanları içimizdendi. Gördükleri, yaşadıkları, hissettikleriyle hepimizden kişilikler yarattı. Okumuş, eli kalem tutmuş, uşak ruhlu karakterleri yaratırken de bu topraklardan esinlendi. Cahil ama bilge kişilikleri yaratırken de bu topraklar güç verdi ona.

Bir namus yoluna ölenlerdeniz’

‘Amerika geliyor’ çığlıklarının atıldığı Menderes iktidarı döneminde bu beklenti kadar nasıl yansıdı? Geldi de ne değişti? ‘Amerikan sargısı’ yaraları saran bir ilaç mıydı gerçekten? Yoksa iyice belini bükmek miydi köylünün? Kimi umutlandı… Ürünümüz daha bol olacak bu yıl dedi. Olmadı… Ertesi yıl… Bir sonraki yıl… Ama aldanmanın acısını duydu sonra içinde. Arabanın tozu dumanı içinde köyü aşındıran politikacılar, önceden hiç uğramazken, artık köyden çıkmayacak kadar yüzsüzleşen kaymakamlar…

Traktör geldi de ne oldu? Köyün en zengini daha fazla para kazanmaya başlamadı mı? Elektrik getirdi de Menderes; köylüler iki kat fazla sömürülmedi mi?

Bütün bu soruların karşılığını, öğretmenlik yaptığı yıllarda ‘Amerikan Sargısı’ kitabıyla verdi Baykurt. Amerikan emperyalizminin ikiyüzlülüğünü, deneyimleriyle gören köylülerin yaşantılarıyla verdi. Köylülerin ulaştıkları sonuçları bütün inanmışlığıyla işledi bu kitabında. Namussuzluktu Amerikalılara güvenmek. Namus örgüsü etrafında, güvenmemek gerektiğini işledi.

Fakir Baykurt, çok çetin koşullar altında yaşayan Anadolu insanlarının arasından çıkmış, geniş bir yaşam birikimine dayanarak düşünen bir yazardır. Bu nedenle köy gerçeğini, köy insanını, köydeki değişimi ustalıkla anlatabilmiştir.

Bir yandan yazıyor, duygularını aktarıyor, diğer yandan da halkın sorunlarıyla uğraşıyordu Baykurt. Edebiyatın gücünü biliyordu ve ona bir işlev yüklüyordu. Ona göre edebiyat sadece dil, estetik değil aynı zamanda ‘söz’dü de. Doğruya, iyiye, güzele ulaşmak için söylenmiş sözler. Fakir Baykurt da söylediklerinin peşine düşüyordu.

Tüm bunlar onu iktidarın hedefi yapmaya yetti de arttı. Bu nedenle 12 Mart cuntasında kapatılan TÖS davasında, 1 No’lu sanık olarak yargılandı. Askeri savcı, TÖS’ün gizli bir örgüt haline dönüştüğünü, komünizm propagandası yaptığını iddia edip, cezalandırılmalarını istiyordu.

TÖS Genel Başkanı sıfatıyla, davada bir numaralı sanık olan Baykurt, askeri savcının iddialarını tek tek yanıtladı. Diğer yandan da kapatılma olasılığına karşı, hapishaneden yaptıkları yönlendirme ile TÖB-DER’in kurulmasını sağladı.

Mamak Askeri Hapishanesi’nde yatarken, sekiz yıl ağır hapis cezası aldı. Arada çıkarılan af tartışmalarına karşı, onurlu bir aydının göstermesi gereken tavrı aldı; ‘Aftan yararlanmayacağız.’ dedi. Bu yıllarını anlatan Baykurt ‘Eğer affı kabul etseydik, yasadan yararlanmak isteseydik, arkadaşlarla birlikte hemen içerden çıkacaktık. Ama o zaman sıkıyönetim savcısının iddianamesindeki öğretmenlere yönelik suçlamasını kabul etmiş olacaktık.’ diyordu. Hapisten çıktıktan sonra bir yandan yazarlığa devam eden Baykurt, diğer yandan da ülkede yaşanan toplumsal gelişmelere duyarsız kalmıyor, devlet katliamlarını lanetliyordu. O dönem her gün devrimcileri, halkı, aydınları hedef alan kontra cinayetler ve tehditler yüzünden Almanya’ya yerleşti. 12 Eylül askeri cuntasıyla birlikte uzun yıllar Türkiye’ye adımını atamadı. Baykurt, Almanya’da da Türkiye’den uzak kalmadı. Almanya’daki Türkiyeliler’in sorunlarını işlemeye başladı kitaplarında. Almanya’da Türkçe öğretmenliği yapan Baykurt, orada yapılan etkinliklere de katılıyor bir ölçüde. Türkiye’ye olan özlemini bu şekilde gideriyordu. Bunun yanı sıra Türkiye’de yayınlanan dergilere de, kaleme aldığı yazıları gönderiyordu.

İlk romanı, Artvin’de ortaokul öğretmenliği yaptığı sırada yayımlandı. Herkesin defalarca televizyonlarda izleyip, kitaplarda okuduğu ‘Yılanların Öcü’. Yine bir köyü canlandırdığı bu kitabında, insanların korkularını da işleyen yazar; öç duygusunu bütün kuşatmışlığıyla verdi. Ardından ‘Tırpan’, ‘Can Parası’, ‘Kara Ahmet Destanı’… ‘Yılanların Öcü’ kitabıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Bu ilk ödülüydü. Bundan sonraki eserleriyle birlikte, kırkı aşkın ödül alacaktı Fakirt Baykurt.

Romanlarında, öykülerinde halkın acılarını, dertlerini anlattı. Artvin’den, Burdur’dan, Yeşilova’dan, Gönen’den, Karadeniz’den, Türk köylüsünü, Kürt işçisini, ırgatı, ağayı, üniversiteliyi, öğretmeniyle Türkiye halklarının sıkıntılarını duydu yüreğinde. Aynı yoğunlukla yazdı. Kısa, vurgulu cümleler ve ifadeler kullandı. Küçüğünden büyüğüne yazdıklarını, küçüğünden büyüğüne okuttu.

O halkın öğretmeni olduğu kadar, halkın sanatçısıydı aynı zamanda. Halk gibi düşünmeyenlere, halkın acılarını hissetmeyenlere duyduğu öfkeyi her zaman dile getirdi. Eserlerinin değersizliğini, yaşamlarının değersizliğini hatırlattı bu tür ‘aydınlara’.

‘Dışarıda kalıyoruz dışarıda. Hatta yukarıda… Yurdumuzda aydın kişinin tutumu, halka, köylüye hep dışardan, yukardan bakmak. Yemeğinden yememek, yatağında yatmamak. Hatta tiksinmek, hor görmek, küçümsemek. Halk ayrı, aydınlar ayrı iki kutup, ara yerde de insanın gücüne giden kocaman bir uçurum.’

Eleştirilerinde acımasız oldu. Bir tarafta, bir karış toprak için bütün değerlerinden, insanlıklarından vazgeçenler; diğer tarafta Irazca vardı. Irazca namusun, Irazca -birlik olunduğunda- her şeye göğüs gerilebileceğinin simgesi. Sonunda Bayram göçüp gitse de köyden, Irazca tek başına, aman dilemeyenlerin gururu olarak milyonların gönlünde yer etti.

Fakir Baykurt ‘ruhsuz’lara, ‘Irazca’nın Dirliği’ gibi daha pek çok eserleriyle ait oldukları yeri göstermeye devam etti. ‘Bir dönemeçte başını çevirip gerilere baktı. Üç damlar mahallesi, derenin oylumunda çöküp duruyordu. Ceviz ağaçlarında bir tane yaprak kalmamıştı. Çınarlar çıplaktı’ diye anlattığı Onuncu Köy kitabında en yiğidini de, en yorgununu da, apak umutlarıyla hep güleç genç kızlarıyla yine bu toprakların, bu memleketin insanlarını aldı kaleme. Topal Pehlivan’ı, Ziynet’i, Gök Sultan’ı ve daha nicelerini… İçtikleri kadehlerde ‘memleket kurtaranlara’ ibret olması için yazdı.

‘DEĞERİMİ BİLEN BİLSİN BİLMEYEN ARDIMDAN GÜLSÜN’

Fakir Baykurt yetmiş yaşında, yurdundan uzakta öldüğünde ardında birçok eser bıraktı. Eserleri hayatın, toprağın, insanların anlatımlarıydı. Sadece öz yaşam öğeleri kullandı kitaplarında. Diline yaşamdan gelmenin bütün canlılığı, inandırıcılığı, tazeliği hakimdi. Kendisinin de önem verdiği tek şey buydu. Dil onun için, yazarın düşüncesinin dünyayı yorumlama ve değerlendirme anlayışının aynasıydı.

‘Köylünün düşünü kavramamış bir edebiyatçının sadece köylü ağzı kullanması bir hiçtir. Bırakalım şiveyi, dilin kendisi bile düşünceyi taşımanın bir aracı değil midir? Asıl olan şiveden önceki düşünce, düşünceden önceki yaşamdır. Konu böyle ele alınırsa edebiyatta yerel dilin yerinde ve uygun oranda kullanılması yararlıdır.’

Dili ustalıkla kullandı. Konuşma dilinin kısa, vurucu anlatım gücünden bol bol yararlandı.

‘Bugünkü okur sadece anlatılanı dinlemekle yetinmez. Olayı aynı zamanda gözüyle adım adım izlemek, olaya katılmak ister.’ Bu noktanın ne kadar önemli olduğunu çağının aydın ve sanatçılarına örnek alınacak eserleriyle kavratmaya çalıştı. Olayları sadece anlatmakla yetinmeyen Baykurt, konunun an an izlenmesini sağlayarak, okurları da kattı kitaplarına. Türkçeyi kullanmasının yanı sıra, öz Türkçe’nin geliştirilip yaygınlaştırılmasına çaba gösterdi. Yer yer olayları açıkladı, nedenlerini ortaya koydu; değişik meslek, kültür, sınıf ve katmandan kişileri konuşturdu eserlerinde. Başarısı halka yaslanması, halkı aydınlatmasıydı.

‘Değerimi bilen bilsin, bilmeyen ardımdan gülsün.’ demişti yıllar önce ve bildiğinde ısrar ederek.

Fakir Baykurt sadece eserlerini değil, günümüz koşullarıyla düşünüldüğünde, halkın sanatçısı olabilmenin erdemini bıraktı ardında. Herkesin gönül rahatlığıyla namuslu aydın diyebileceği bir yaşam bıraktı. Halkın aydını, halkın öğretmeni, halkın sanatçısı Fakir Baykurt, Anadolu topraklarında yaşamaya devam ediyor.

Türkiye halklarının acılarında, dertlerinde, sıkıntılarında, özlemlerinde yaşamaya devam ediyor.

”Varmak’ güzel bir söz ama o kadar kolay değil. Tarih içinde yorucu, öldürücü bir maratondur varmak. Çok insan davranır varmak için, ama azı varır. Halkın ve öğretmenlerin çektiği bence o varıştı, varışlarda değerini bulacak.’

Varmak istediğin yoldasın. Yine gözün kitabın satırları üzerinde gidip geliyor, aynı şeyleri kovalıyor aklın. Dağlar görünüyor pencerenden. Dağların başı…

Başlıca yapıtları: (Öykü) Çilli, Efendilik Savaşı, Karın Ağrısı, Cüce Muhammet, Anadolu Garajı, Onbinlerce Kağnı, Can Parası, İçerdeki Oğul, Sınırdaki Ölü, Gece Vardiyası, Barış Çöreği, Duisburg Treni; (Roman)Yılanların Öcü, Irazcanın Dirliği, Onuncu Köy, Amerikan Sargısı, Kaplumbağalar, Tırpan, Köygöçüren, Keklik, Kara Ahmet Destanı, Yayla, Yüksek Fırtınalar, Koca Ren, Yarım Ekmek; (Toplum- Eğitim Yazıları) Efkar Tepesi, şamaroğlanları; (Halk Kitabı) Kerem ile Aslı; (şiir) Bir uzun; (Çocuk Kitabı) Topal Arkadaş, Yandım Ali, Sakarca, Sarı Köpek.

(Erhan Canoba)

Fakir Baykurt İle

Romanın toplum üzerindeki etkilerinden söz ederken; “zaman zaman uyarıcı, itici; eğitici ve hatta yüceltici” olması gerektiğini vurguluyorsunuz. Romancılığımızın bu boyutuna bakınca, bir dönem, oldukça etkin olduğunu görüyoruz. Okurunuzla, bugünle dün arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu süreçte farklı okur kitlesini yakaladığınızı söyleyebilir miyiz?

Özetlediğiniz anlayışım temel olarak değişmedi. Belki biraz daha netleşti. Uyarıcı, eğitici, ileri itici ve yüceltici, yani insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarıcı bir kaygı ile yazmayı sürdürüyorum. Bir zamanlar Türkiye 30 milyonken romanlarım onar bin basılırdı. Öykü kitaplarım da böyleydi. Remzi Kitabevi’yle sözleşmeleri kendim yazardım. Bugün 65 milyonuz, basım sayısı bine düştü. Çok çok iki bin. Burda okur yitiren ben değilim, Türkiye yitirdi. Türkiye okuma özürlü topluma dönüştürüldü. Bu özür doğuştan değil, kalıtsal değil, uygulanan ekonomi politikaya koşut kültür politikasının sonucu. Okurun adresi yitti diyorlar. Yitmedi. Toplumu özgür okumaya alıştıracak yeni çabalar gerekiyor. Bir toplumda kitap okunmazsa bilgi yayılmaz. Bilgi olmayınca düşünce olmaz, toplum inancaya kayar. O da tek tip inancadır. Yaşanan düzenin adı demokrasi olsa bile, ortama demagoglar egemen olur.

1960’lı yıllarda demokratik öğretmen hareketinde etkin yer aldınız, bu hangi gereklilikten doğdu?

1961 Anayasası, kamu personelinin sendika kurabileceği ilkesini getirmişti. Toplumun bir kazanımıydı bu. Öğretmenler sendika yasasını bekledi 1964’te yasa çıktı. Öğretmen temsilcileri evime doldu. Beni kurucular arasına alıp genel başkan seçtiler. Meslekdaşlarımın seçimine ses çıkarmadım; yazı masamı bırakıp göreve koştum. Halkın ve çocukların daha iyi eğitimi için elbirliğiyle çalıştık. Bu arada yazınsal görevlerimi de, zamanı iyi kullanarak yerine getirdim.

Yaşamınızın uzunca bir dönemini öğretmenlik kapsadı. Denilebilir ki; yazarlığınız da bununla doğdu, gelişti ve olgunlaştı. Öncelikle sizin (dolayısıyla Köy Enstitüsü çıkışlı kuşağınızın) toplumun uyanış döneminde böylesi bir ikili görevi üstlenmenizin etki ve ivmesi üzerinde duralım diyorum.

Yurdumuzun koşullarını başka ülkelerin koşullarıyla kıyaslamak yerinde olabilir, ama karıştırmak yanlıştır. Türkiye’de yazarların sadece öğretmenliğe, eğitime değil, pek çok etkinliğe girmesi gerekiyor. Köy Enstitüleri’nde bize verilen eğitim bu yöndeydi. Dünya klasiklerini, yerli yabancı büyük yazarları, bilimsel yapıtları okuyorduk. Buna koşullandırıldık demiyorum, ama okuduklarımızı özümleyerek giriştiğimiz her işte toplumsal yarara yöneldik. Öte yandan, bugünkü gibi o gün de yazarların kalemiyle geçinmesi olurlu değil. Bir ara gelirim yükseldi. Ama yarınım güvenli değildi. Geçinebilmek için bir öğretmenlikten gelen azla, hiç değilse zorunlu giderleri kapatabilirdim. Bu anlayışım hep sürdü. Ailemin geçimini yazarlığa yüklersem kendi seçimim olmayan yazıları da yazarım diye çekindim.

Dilerseniz, buradan Köy Enstitüleri’ne geçelim. İlköğreniminizi köyünüz Akçaköy’de yaptınız. 1943’te Isparta’daki Gören Köy Enstitüsü’ne girişiniz nasıl oldu? O ilk an, duygularınız…

Köy Enstitüsü benim için olağanüstü bir fırsat oldu. İlkokulu bitirdikten sonra gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum. Enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu. İlkokulu bitirir bitirmez koşup Isparta-Gönen Köy Enstitüsü’ne kaydımı yaptırdım. Ertesi gün derse, işe başladık. Haftada 44 saat çalışıyoruz. 22’si kültür dersi, 11’i tarım, 11’i el sanatı. Her gün üç kez etüd saatimiz var. İkisi derslerle ilgili, biri özgür okuma için. Şiir yazdığım bilindi, beni kitaplıkta görevlendirdiler. Ayrıca yapılarda çalışıyor, gül derimine katılıyorum. Her hafta toplu eğlenti, eleştiri saati var. Köylerin okul yapımına, ya da yeni kurulan enstitülere yardıma gidiyor, verilen işi bitirdikten sonra yurt gezisine çıkıyoruz. Gül derimi şafak sökerken başlar. Bir tatlı çalışmadır bu. Kimi günler boş kalınca gül arıklarına uzanır kitabımı okur, şiirimi yazardım. Ağabeyler kucaklar koklardı, gül kokardım. Bu hoş duygular içimde hala sürer.

1948’de Enstitü’yü bitirip öğretmen oluyorsunuz. 5 yıl sürecek çileli bir dönem. Neler yazıyordunuz bu dönem?

Şiirler, köy notları, öyküler yazıyordum. Yaz tatillerimiz uzundu. İlk yıl, hem Ankara, hem İstanbul gezisi yaptım. Dergi yönetimevlerini dolaştım, şair ve yazarlarla tanıştım. Avni ve Turhan Dökmeci’den, İlhan Tarus’tan, Salim Şengil’den ilgi gördüm. Hakkı Tonguç’u ziyaret ettim. İstanbul’da Vedat Günyol’un, birkaç gün de Edebiyat Dünyası dergisini çıkaran Sabahattin Hüsnü’nün konuğu oldum. Bu geziler çok yararlı oldu. Her tatilde bir büyük şehre gitmeye karar verdim. Köy öğretmenliğinden ayrılmayı aklımdan geçirmiyordum. Ama devlet enstitüleri özellikle de ilköğretim seferberliğini boşlamıştı. Dün iyi olanlar kötüleniyordu. İlçedekiler kız öğrencilerin devamı konusundaki çırpınışımızı desteklemiyordu. Yetiştiğimiz gibi çalışmamıza izin verilmiyordu.

Tek parti döneminin baskı ortamında öğretmenliğin yanı sıra, yazarlığa adım atıyorsunuz. Koğuşturmalar ardı ardına geliyor… Hedeflenen yazı eyleminiz miydi; yoksa Köy Enstitüsü çıkışlı olmanız mı?

Tek parti döneminde Nazım Hikmet yarı ömrünü cezaevinde geçirdi. Sabahattin Ali öldürtüldü. Aynı çorabın bizim başımıza da örüleceğini az çok seziyordum. Nitekim arkadaşımız Makal ilk kitabından ötürü tutuklandı. Başaran’ın, Apaydın’ın çekmediği kalmadı. Bu deneyimlerden yararlanarak çok dikkatliydim. Gene de bela insanı gelir bulur. Karakol onbaşısıyla, öğrencimiz olması gereken kız kardeşi yüzünden takıştım. Köyde komünistlik propagandası yaptığımı ihbarladı. Zaten Gönen de mimliydim. Savcılık dosyamı getirtti. Biz 1948’de bitirinceye kadar enstitülerin yönetimi değişmişti. Yanına yüzbaşıyı alarak savcı gelip evi aradı. O yıllarda komünist olma da, ne olursan ol. Kore savaşına katılmamızı eleştiren henüz yayımlanmamış bir öyküyü, birçok yazımı alıp gittiler. Nazım Hikmet’in kitaplarını göze çarpmayacak bir yere koymuştum. Sordular yok mu diye; yasak dedim. Gene de yargılandım o yazılardan. Sanattır diye savundum. Bilirkişiye yolladılar. Beş yıl sonra Gazi Eğitim’e gidince de peşimden geldi bu dosyalar. Orda bir Enstitüler gününde yaptığım konuşmadan ötürü de soruşturma açıldı.

“1953’e kadar her şeye katlandım, biraz kurtulabilirim diyerek” Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne giriyorsunuz… 1955’te yeniden öğretmenlik başlıyor; Hafik’te Türkçe öğretmenisiniz. İlk kitap Çilli yayımlanıyor. Aralık 1955… Şiirden düzyazıya geçiş. Burada, dilerseniz, biraz öykü üzerinde duralım. Sizi öykü yazmaya yönelten neydi? Neyi amaçlıyordunuz? Kimlerden el almıştınız bu süreçte?

Yazarlığa adım attığımı söylüyorsunuz, adım atmakta iş yok, yapıt vermek gerekir. İlk İstanbul gezimde Vedat Bey’le Abidin Dino’lara gittik, Güzin Hanım taşını attı: “Böyle Küçük yazılarla ne zamana kadar oyalanacaksınız? Romanlarınızı ne zaman okuyacağız?” Aynı gezide Antigone’u seyrettikten sonra Vedat Bey’in arkadaşlarından tiyatro yazmamız konusunda telkin aldım. Kendimi fazla dağıtma yanlısı değildim. Okumayı sürdürüyor, köylülerle konuşuyor, halkın dilini ve sorunlarını küçük kağıtlara not ederek öğreniyordum. Roman yazacağımı biliyordum. Öyküyü romanın bir basamağı gibi düşünmedim. Büyük bir yazar olan Sabahattin Ali’yi, Sait Faik’i, Çehov’u, Hemingway’i okuduktan sonra öyküyü ciddiye aldım. Belirtmem gerek, o yıllarda Varlık, Yeditepe, Dost Yayınları da bizi beslemiştir. Özellikle antolojilerde dönüp dönüp okunacak öyküler buluyordum. Prosper Merimee’den Mateo Falcone’u her yıl birkaç kez okuyordum. Klasikleri dönüp dönüp okuyordum. Klasikler derken sadece öyküleri, okuyanları düşünmüyorum. Örneğin Samsatlı Lukianos’un konuşmaları, Caldwell’i de severek okudum. Yabancılar değil sadece, Evliya Çelebi’nin gezi kitaplarını, Silahtar Mehmet Ağa Tarihi’ni de sık sık okuyordum.

Roman uzun soluklu çalışma olduğu için hazırlanmayı sürdürüyordum. Bu arada ilk kitabımı çıkardım. Onun basılışı bir dayanışma sonucudur. Samim Kocagöz Yeditepe’nin programına aldırdı. Adı Pıtrak olacaktı. Hüsamettin Bey Çilli yaptı. Çok üzüldüm, sinirlendim. Yaşar Kemal, “Hüsam iyi kitapçıdır, onu kırma!” diyerek yatıştırdı.

Bu dönem öykülerinizde tanıklık yanınız ağır basıyor. Öyküdeki ana kaynağınız neydi? Neleri anlatmak yansıtmak için bu türe de ağırlık verdiniz?

Çalıştığım ve dolaştığım köylerde eli kalem tutan tek insandım. Gazi’yi bitirdikten sonra Sivas’a verildim, Hafik’te çalıştım. Hafta tatillerinde öğrencilerimle köylere gidiyordum. Ana babalarıyla, halkla konuşuyordum. İnsanları tanıdıkça sorunlarını, sıkıntılarını öğrendikçe, “Bunları özellikle ağzı var, dili yok kadınları ben yazmazsam kim yazar?” diye düşünürdüm. Yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yaşamları toza karışıp gidecek. Buna Vicdanım razı olmuyordu. Oturup öykü biçiminde yazar, iyileştirmek için durmadan düzeltir, işlerdim. Öğrendiğim sözleri, sorunları sayfalara serperdim. Düzyazı türleri içinde öykü, benim yazarlığıma disiplin getirdi. Onun bir oturuşta yazılmak, bir oturuşta okunmak gibi özelliği vardır.

Sanayi devriminden sonra “short story’nin gelişmesine bu özellik yol verdi. Kolay görünür, değildir. Bir oturuşta yazarsın da, bir ele alışta okutamazsın. İşçiler bu kısa öyküleri evden işe giderken trende okuyup bitiriyordu. Çehova da gazetede daracık bir yer verdiler. Diyeceklerini oraya sığdıracaktı. Ben sonradan cezaevi koşullarında da kısa öykü yazdım. Disiplin almışsan yazabilirsin. O disiplin nedeniyle romana hazırlanışım da uzun sürdü. İlk yazdıklarımdan ikisini yayımlamadan bıraktım. Sonra da oldu, böyle birini bırakmam. Zaman zaman yazara korkunun da yararı vardır. Sanatsal nitelik korkusunun.

Yılanların Öcü ile romana adım atıyorsunuz köy gerçeğine yaklaşımınız, sorunları yansıtma biçeminiz yazınımızda kabul gördü. Yunus Nadi Roman Yarışması’nda birincilikle ödüllendirildi; Ardına koğuşturma geçirdiniz. Önce, dilerseniz, romanın oluşma, yazılma koşulları üzerinde duralım!. Sonra koğuşturma…

Yılanların Öcü’nü Sivas’a gitmeden kurmaya başladım Sivas’ın Hafik’in köylerini dolaşırken durmadan geliştiriyordum. Not alıyordum… İki yıl sonra asker oldum. Altı aylık okul dönemi vardı.. Ceplerim notları almaz oldu. Oturup yazmaktan başka çözüm kalmadı. Bir bayram iznine gitmedim. Başladım yazmaya. Ama sekiz günde bitmedi elbet. Sıkı sınavlardan geçiriliyoruz. Konya assubay okuluna öğretmen olarak gittim. Orda bitirdim. Temize çekiyordum. Yunus Nadi yarışmasının açıldığını okudum. Bir ön elemeden sonra dört romancı Büyük kurul önüne çıktık. Dokuz kişilik bu kurulda Halide Edip Hanım’dan Orhan Kemal’e kadar kimler yok. Yedisinin oyu ile birinci seçildim. Bana oy vermeyenlerden Haldun Taner romanım için en övücü sözleri söyledi. Behçet Necatigil de Almanca’ya çevrilmesini salık verdi. İkinci olan Yusuf Atılgan da bir köy çocuğuydu, ama anlayışlarımız benzeşmiyordu. Cumhuriyet’te buluştuğumuz zaman birbirimizi çok iyi karşıladık. Ben Aylak Adam çalışmasını üstün emek ürünü bir roman olarak sevdim.

Evet koğuşturma açıldı. Daha gazetede romanın günbölük yayımı başlamadan Cevat Fehmi Bey romanı tutmuş, Burhan Felek’in yanına oturmuş, şuralarını buralarını çıkar diyor. Tanımıyor beni. Alıp götürdüm otele, daha güçlendirdim çıkar dediği yerleri. Gazetenin sahibi Viyana’daymış; dönüp gelene kadar İstanbul’dan ayrılmadım. Askerlik yaptığım okul kumandanlığından iznimi uzattılar. Nadir Bey’e konuyu açtım. Halide Hanım’ın önerisiyle 1000 liradan 5000’e çıkarılan ödülü de almamıştım; “Efendim, eğer şurası burası derseniz, romanı alır giderim!” dedim. “Öyle şey olmaz, nasıl yazdıysanız öyle çıkacak! dedi Nadir Bey. Çıktı da; ama gazete için, benim için koğuşturma açıldı. Savundum romanımı: “Böyle şu parça bu parça denirse, o zaman kutsal kitaplar da suçlanabilir. Sanat yapıtları parça değil bütündür, o bütün ile romancının ne söylediğine bakılır!” dedim. Bu düşünce Pitigrilli’nin Afrodit savunmasından kapmıştım. Koğuşturmaya yer olmadığı Kararı verdi savcı.

“Yediğim cezalar hep yazarlığım ve sendikacılığımla ilgilidir.” diyorsunuz. Yazarın, sanatçının yapıtlarıyla çağının tanığı olmanın ötesindeki işlevi hep tartışılır… Sanırım sendikal harekete girmeseydiniz de, yazar olarak muhalif kimliğinizden dolayı, yine bunlar olacaktı. Yazarın bu sorumluluğu, birçok şeyi üstlenme, nereden geliyor sizce?

Sadece sendikacı olup yazar olmasam da baskı görürdüm, çünkü sendikalar eğer sarı, ya da sarışın değilse, her zaman sakınca sayılır. Yalnızca yazar olmanın da insana getirdiği sıkıntı vardır. Hem sendikacı, hem yazar olunca sıkıntı ikiye katlanır. Ben ikisini birlikte yaşadım. Doğrudan doğruya yazdığım yazılardan, kitaplardan ötürü de tedirgin edildim, ama ceza giymedim, giydirmediler. Sendikacılıktan gösterip yazarlıktan vurdular.Kaç kez gece yarısı uykudan sökülüp götürüldüm. Dünyadan habersiz, eksik eğitimli kimselerce sorguya çekildim.

Doğrusu nedir bunun? Eğer bir toplumun yazarları olmazsa, eğer bir toplumun kusurları sanatçıları tarafından eleştirilmezse, o toplum sağlığını yitirir. Eleştiri sağlık mıdır? Evet. Bunu da en iyi sanatçılar yapar. Eleştiriyi yasakladığınız, sanatı, düşünceyi baskı altına aldığınız zaman devlette erdem kalmaz. Eleştirisizlik, devlete belanın kapısını açar. Çetelerin, mafyaların devlet içinde devlet olması bunun sonucudur. Bu görevi basın yapmıyor mu? Basın başka. Gazete yazılarının satır aralarında bir şeyler vardır, ama yazınsal metinlerin satır araları tıka basa doludur. Halkın kendisinin bile deyimleyemediği, derindeki muhalefetini sanat dile getirir. Böyle demekle sanatçıyı çok mu abartıyorum, kendimizi dev aynasında mı görüyorum? Hiç öyle değil.

Bizim dışımızdaki ülkelere gittiğimde yazarlara nasıl davranıldığını dikkatle inceledim. Kolayından yazar olunmaz ki? Yazar olmayanı toplum iplemez. Ama toplum birine yapıtlarından ötürü güvenmeye, saygı duymaya başladı mı yöneticiler de aynı saygıyı duyabilmelidir, sağlık burdadır. Almanya’da bundan önceki Cumhurbaşkanı Weizacker, seçildiği gün Köln’e gelip Heinrich Böll’ü ziyaret etti. Ölümünde ailesi cenazeye katılım istemediği halde, birkaç aile yakınıyla birlikte sanatçının tabutu ardından gene aynı cumhurbaşkanı yürüdü. Gerçi her toplum gibi Alman toplumu da çelişiktir. Ben kendimiz için konuşuyorum. Bu söylediğim benim sadece kendimiz için iyi dileğimdir. Kimse saygı duymasa da biz görevimizi yaparız.

“…bizim kuşak öyle bir kuşak ki sadece bugünden değil, hem geçmişten hem gelecekten sorumlu” diyorsunuz. Kuşağınız ülkemizdeki aydınlanma hareketinin bir parçasını oluşturuyor. Bu kuşağın çıkış serüveni sizin yaşamınızın da önemli bir sürecini kapsıyor: kuşağınızın oluşumunda etkin olan neydi?

-Başka türlü olamazdı. Ben ailemde okuyan ilk ve tek çocuk. Köyümüzün yüksek öğrenim gören ilk insanıyım. Köy Enstitüsünde öyle bir eğitim aldık ki, Türkiye bizi bekliyor. Yazı yazan insanı en az bin kişi okur. Eğer seni yüz bin kişi okuduysa, başka türlü olmak istesen de olamazsın. O nedenle sadece günden değil, gelecekten sorumlusun. Bu yetmez, geçmişten sorumlusun. Dışarda yaşayanlar iyi bilir; Osmanlı yönetiminin yaptığı yanlışların yanıtı bile bizden istenmiştir. “Arkadaş, onlar Osmanlıydı, biz değiliz!” diyemezsin. Vereceksin yanıtını. Bugün de içerde eğitimden, sağlıktan keserek baraj yapanların yönetimi eleştiriliyor. Neden böyle olduğunun yanıtını veriyoruz. “Onlar böyle yanlış kalkınma politikası uygularken siz ne yaptınız?” diye sorar Batılı. Sormasa da böyledir. Bizi egemen ideolojiyle ezmeye çalıştılar. Bir ölçüde başardılar da. Ama her yumrukta ayağa kalktık, toparlanmaya çalıştık. Yurt içinde yazma, hatta yaşama olanağı kalmayınca yurtdışında yaşayıp yazmayı bu nedenle seçtik ve katlandık. Sizin baştan beri yönelttiğiniz sorulara bakıyorum, siz bir eleştirmen olarak benim yazdıklarımı izlediniz, kitabım için yazı yazarak dayanışma gösterdiniz. Bilmeyen, yurtdışında yaşamayı kolay, hatta ayrıcalık sanır. Zordur, yıldan uzun geceler bitmez. Kimi zaman uyku da insanı bırakır gider. Ama bu yurdun tarihten gelen koşullarını kırıp aydınlığa, esenliğe çıkmasına yarım santim katkın olacaksa bunların hepsine katlanırsın. Ben kendimi tarih karşısında şimdi Marmaris’te resim yapan darbeciden daha sorumlu görmüşümdür. Demirel’den, Erbakan’dan daha sorumluyum. Bu aynı zamanda benim kuşağımın niteliğidir.

Doğru, yanlış tartışıladursun “köy edebiyatı” / “kent edebiyatı” ayrımına karşı çıkarsınız. Burada önemli olanın “sanatçının tavrı ve tutumu” olduğunu vurgularsınız. Bu çizgiden baktığımızda; romanlarıyla değişimin ve sürüklenişin tanıklığını getiren Baykurt, sığdırılan kalıbın ötesinde bir dünya var ediyor. Bugün, dışarıdan, buna nasıl bakıyorsunuz?

Bir halkın yazınında yazarlarla birlikte eleştirmenler, yazın tarihçileri, yazınbilimcileri de vardır. Kimi zaman görevler karışır. Onlara sorulacak sorular bana sorulursa yanıtlamaktan sakınırım. Robinson Cruose’yi okuduğumda onu ada romanı bölümüne yazmadım. Yazınsal yapıtı coğrafyasına göre etiketleme yazınbilimcilere uygun gelebilir, bana gelmiyor. Söylenenlere kulak vermez olur muyum? Kim ne derse desin, benim de kendimi inceleyen, eleştiren bir yanım var; görevim eleştirinin eleştirisini yapmak değil, yapıt vermektir. Yapıt verdikten sonra sosyal, siyasal sorumluluğun altına elimi koymaktır. Yapıtlarımı savurmaya da kalkmam. Bunu niçin yapayım? Eğer onları yanlış bölmelere yerleştiriyorlarsa doğrultmaya niçin çalışayım? Birgün doğrusunu yapacaklar mutlaka çıkacaktır.

Önceleri şiirler, köy notları yazdınız. “Yazarak gözlem eğitimi ediniyordum.” diyorsunuz. Yazmak için sizce başat koşul nedir?

Böyle bir sözü, yazmaya hazırlandığım dönemde söyledim. Amacım sadece gözlem eğitimi değildi, aynı zamanda kalemimi yazmaya alıştırıyordum. Yazı sanatının inceliklerini kavramaya çalışıyordum. Şiire çok güvendim. Şiirle başladım, onu boşlamadım. Yayımlamayı kestim uzun süre. Yazdıklarımı dosyaladım, yitirdiklerimi arayıp bulmaya çalıştım. 1989’da Duisburg’da benim için bir kutlama gecesi yapılmak istendiğinde ilk şiir kitabımı çıkardım. Yakında ikincisini çıkaracağım. Dilin en çetin alanıdır şiir. Ordan kazandığımı romanlarımda kullandım. Dilimi şiirle eğittim. Çıktığım her yolculukta yanıma hala şiir kitabı alırım. Bende yazmak için koşul, yeterince hazırlanıştır önce. Evik çabuk yazmayı sevmem. O nedenle bir gazetede görev almayı istemedim. Bir yazdığımı on kez, yirmi kez yazmazsam o yazdığım yazı olmaz sanırım. Yazmak cehennemdir diyenlere arada bir katılırım. Yazmanın ikinci koşulu zamandır. Yazar zamanın değerini herkesten iyi bilecek. Günün bütün saatinde yazardır. Dünyaya yazma açısından bakmaya alışmak, bunu otodidakt eğitimini kazanmak gerekir. Ben bu konularda kendimi ezer derecede eğittim.

Bugün neler yazıyorsunuz?

Yaşım ilerledi, merdiveni yetmişe dayadım, döküntülerimi topluyorum. Bu soru için ayrıca teşekkür ederim. Üç yıldır yazları yurdu geziyorum, çıkarmayı düşündüğüm gezi kitabının başında bir Türkiye bölümü bulunsun istiyorum. Evimi taşıyacağım. Yazarlığın döküntüsü çok oluyor. Yirmi yılda bir ev de burda doldu. Bunları ayıklayıp, kutulayıp yurda taşıyacağım. Boş oturmadığımı bilmenizi dilerim.

Biraz da yazı/çalışma ortamınızdan söz etmenizi istiyorum?

Her koşulda yazmanın yolunu bulurum. Yolculuklarda bile. Sekiz saatlik bir tren yolculuğuna çıkmış isem, bunun beş saatini yazmaya veririm. İnsan kendini buna göre eğitirse yapabilir. Bir tek zorlandığım yer aile ortamıdır. Telefonun yanı. Gelenin gidenin sürüp gittiği zamanlarda işim zorlaşır. Sıkıntılı iştir yazmak. Aile ortamında insanı kaytarmaya itecek bahane çoktur. O nedenle özellikle roman yazacağım zaman başımı alır bir yerlere giderim. Müsvetteyi, bitirir dönerim. Ondan sonra işçiliktir, bunu yaparken koşul aramam.

Bunca yıl yazarak, üreterek yaşamak sizde geleceğe dönük neler bıraktı?

Kırk bir yıl öğretmenlik yaparak o işten ayrıldım. Gerçekten 47 yıl olacaktı; arada kesintiler var, ders verme yetkimin alındığı yıllar. Yazarlığın emekliliği yok. İçimde asıl önemli yapıtlarımı bundan sonra vereceğim gibi bir duygu var. Hem de köylülerime kıyasla biraz daha uzun yaşayacağımı umuyorum. Yeni romanlar yazarak okurlarımı, kendimi sevindirebileceğime güveniyorum. Bir isteğim de, Türkiye’nin çok uzak köylerine yollanmak. Hiç ummadığım yerlerde okurlarım çıkıyor, onlarla kucaklaşıyoruz. Konuk etmek istiyorlar. Yaylalara çağrılıyorum. Söz verdim. Bu sözlerimi yerine getireceğim. Hepsini gelecekte yapacağım işler arasında görüyorum. Bekleyen romanlarımı da yazarım; az mı? Halkımız “kanaat iyidir” der; miskinlik anlamında değil, tokgözlülük anlamında ben de kanaati iyi bulurum.

Geldiğiniz yazarlık çizginizin size aykırı gelen yada olmasaydı keşke, dediğiniz yanı oldu mu?

Sanki tuzaklı bir soru soruyorsunuz, çaktırmadan, yineleyerek… Gıdası kemik yutmak olan bir kuş öyküsünü pek severim. Yutmadan sınarmış. Arkadaşları “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda, “Yutacağım ama acaba çıkacak mı, ona bakıyorum” dermiş. Ben bir iş yapmadan, bir yazıyı yazmadan düşünürüm; yapıp bitirdikten sonra ah vah etmem. “Keşke şunu yapmasaydım, bunu yapmasaydım!” Çoktur böyle diyeceğin iş; ama ne yaran olur? Yapmışım bir kez?

Buradaki okurunuzla yeniden buluşma, tanışma nasıl bir duygu?

Ben onlarla her zaman beraberim. Birbirimizden kopmadık. Çoğunun mektubunu, kartını aldım. Yanıma kadar gelip gönlümü alan da oldu. Yurttan kaya parçası, yufka ekmeği, kitap, dergi gönderen oldu. Trakya’dan bal gönderdiler. Ahududu likörü sevdiğimi duymuşlar, Karadeniz’den şurubunu gönderdiler. Genç şairlerin, öykücülerin kitaplarını aldım durdum. Çoğu yakınım olan okurlarla, dostlarımla yeniden buluşma olanağına kavuşmak benim başlıca mutluluğum olur. Öğretmen sendikacılığı yıllarımda yurdu, köylerine kadar birkaç kez dolaştığım için çevrem geniştir, aranır sorulurum. Benim son yıllarım tatlı olacaktır.

(Feridun Andaç, Cumhuriyet Kitap, 27 Mart 1997)

Fakir Baykurt İle

Yazın eğitimi ta başından beri yanlış yolda bizde. Yetişme çağındakileri yazından soğutucu, okuma isteklerini kırıcı bir izlencemiz var. Belki de, 1933’te Üniversite reformu yapılırken Türkoloji bölümüne dokunulmamasından kaynaklanıyor bu. Genelde yazın dersleri, Yazın tarihi biçiminde uygulanıyor. Türkoloji Bölümü’nden yetişigelen öğretmenler, “Divan yazını” dönemine, “aruz”a takılıp takılıyor. Uygulama izlencelerinde, bir türlü “Cumhuriyet Dönemi Yazının” gelemiyorlar…

Zaten kendileri de, -nedense- gelişen yazınımızı izlemiyorlar. Bilgileri, beğenileri günümüzden çok gerilerde kalmış. Böyle olunca, Ceyhun Atuf Kansu’nun vurguladığı gerçek ortaya çıkıyor: “Bugünkü yazın eğitimi, gerici yetiştirmeye yönelik bir eğitimdir.” Geçmiş özlemi yaratan metinlerle yapılan çalışmalar, Kansu’nun vurguladığı sonucu vermektedir. Köy Enstitülerinde Lise Müfredatı uygulanıyordu ama her gün bir “serbest okuma saati” vardı. O saatlerde öğrenciler, Türk ve dünya yazınının sevdikleri yapıtlarını okuyabilirlerdi. Onların özelliklerini, güzelliklerini anlama tartışmaları, öğrencilerin beğenilerini, düşün düzeylerini geliştiriyordu. Ardından geçmiş dönemlerin metinleri okunduğunda, onları gerçek yerlerine koymak kolaylaşıyordu.

Serbest okuma saatleri, öğrencilerin ufuklarını genişletmekle kalmıyor, öğretmenleri de, kendilerini yenilemeye zorluyordu. Bakanlık klasiklerinin “Yıllanmış köylü çarığına döndüğü kurumlarda” yazın öğretmenliği kolay değildi. Ancak böyle bir eğitimde, yaratıcılıklar serpilip gelişebilirdi. Ancak böyle bir okuma ortamından, Makal’lar, Fakir’ler, Talip’ler, Akçam’lar çıkabilirdi…

Bir öğretim yılı Antalya- Aksu Köy Enstitüsü’nde yıllardan sonra da Kartal, Göztepe ortaokullarında, daha sonra da 50. Yıl Tahran Lisesi’nde Türkçe- Yazın öğretmenliğimi sürdürebildim. Çok uzaklarda kalmıştı Enstitüler… Mustafa Kemal döneminin eğitim anlayışı… Büyük bir yozlaşmaydı yaşanan. Yönetmelikler, izlenceler değişmişti. Ama ne değişirse değişsin, önemli olan “öğretmen”di, öğretmenin kişiliğiydi… Kişilikli bir öğretmen, her dönemde bilimin verileri doğrultusunda çalışabilirdi. Otuz iki. yıllık öğretmenlik süremde hep Köy Enstitülerinde çalışıyormuş gibi çalıştım ben de… Yazın derslerini Enstitülerdeki yazın derslerine dönüştürdüm. Yönetimlerin de, öğrencilerin de sevdikleri bir uygulama oldu bu… Yazın dünyası, sanat dünyası; izleyen kümelerin çabalarıyla dersliğimizdeydi. Geçmiş dönemlerin ürünlerini de değerlendiriyorduk ama, Türkiye’deki dünyadaki düşün, sanat gelişmeleri de dersliğimizde capcanlıydı. “Haftanın Düşün ve Sanat Raporu” ile izliyorduk etkinlikleri.

Bilinçli, canlı röportajlarla tutuyorduk gelişen yazının nabzını. Yaşayan yazarlar, düşünceleri, görüşleriyle dersliğimizde soluk alıp veriyordu.

Fakir Baykurt da bir arkadaşımızın emeğiyle dersliğimizdeydi. Tıpkı Köy Enstitülerindeki serbest okumadaki gibi:

Kısaca yaşamöyküsünü anlatır mısınız?

1929’da Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de doğdum. İlkokulu köyümde okudum. Isparta Gönen Köy Enstitüsü’nü, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirdim. İlkokul, ortaokul, lise öğretmenliği, ilköğretim müfettişliği yaptım. Öğretmen örgütlerinin yönetiminde çalıştım, Sanat çalışmalarıma şiirle başladım, Köy notları, öyküler, romanlar, yurt sorunları üstüne makaleler yazdım, Basılmış 20 kadar kitabım var. 1971’den beri öğretmenliği bıraktım, Yazarlık yapıyorum.

Siz daha çok, Anadolu “köy” gerçeklerini gerçekçi bir dille anlatan yazarlardansınız. Niçin bu alanı seçtiniz, nedenlerini anlatır mısınız?

Genellikle köy gerçeklerini ele alışımın iki nedeni var: Birincisi köyde doğup büyümüş, uzun yıllar köyde çalışmış olmam. Bu yüzden bilincim ve bilinçaltım, köy yaşayışının izleriyle dolu. Sanat bir yerde dışa vurma olduğu için, ben de köy yaşamından gelen izlenimleri dışa vuruyorum.. Ayrıca inanıyorum ki, bir sanatçı en iyi bildiği, yaşayarak katıldığı konular üstünde çalışırsa, daha verimli olur. Tam bilmediği konular üzerine ürün vermeye yönelmek, sanatçının yapıtlarını sığlaştırır, inandırıcılığını zayıflatır.

Köy gerçeklerini ele alışımın ikinci nedeni, düşünseldir: Kanımca köy yaşamı uzun yıllar yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş, aydınlardan ve devletten gereken ilgiyi görmemiştir; Oysaki köy, Türkiye’nin büyük çoğunluğudur. Bunca göçe ve kentlere nüfus akışına karşın, hala genel nüfus içindeki kırsal kesim oranı %60’ın üstündedir.

Böyle bir çoğunluğun adeta çağdışı ve yoksul bir yaşama sürdürmesi Türkiye’nin uygar insanlık alemindeki yerini gerilere atmaktadır. Durumun bir an önce değişmesi için sanatçılar önemli saydıkları sorunlar üzerinde dururlar, aydınların ve yöneticilerin dikkatlerini çekerler. Köyden gelen, köy gerçeklerine eğilen öbür sanatçı arkadaşlarımla birlikte benim yaptığım budur.. Eklemeye gerek yok, bunu yaparken sanatın estetik gereklerini tüm tamlığıyla göz önünde bulundurmak zorunluluğu vardır. Yapıtlarımız sanat değeri taşımazsa, topluma yararlı olamazlar.

Yapıtlarınızı yazarken ya da yazdıktan sonra karşılaştığınız güçlükler nelerdir?

Öğretmen ve müfettiş olarak çalışırken, yapıtlarımı hazırlayabilmek için gerekli zamanı bulmakta sıkıntı çekerdim. Yeterince ünlenmemişken yayıncı bulma zorluklarıyla karşılaşırdım. Şimdi bunlardan kurtuldum. Sanatın yaratma ve yarattığı işleme yanlardan gelen sıkıntılar süreklidir, onlar da son yıllarda artarak sürüyor.

Yapıtlarınızdaki o dil tutumunuzu açıklar mısınız?

Dil devriminden yanayım, ama daha çok halk kaynaklarından beslenen ve halkın anlamakta zorluk çekmeyeceği bir dil anlayışını benimsiyorum.

Düşün ve sanat alanında iki ana düşün yaygındır. Bunlardan biri sanat sanat içindir; öbürüde sanat halk içindir. Siz bunlardan hangisine katılıyorsunuz? İkincisinden yanaysanız, halka neyi vermeyi amaçlıyorsunuz?

Günümüzde “sanat sanat içindir” ya da “sanat halk içindir” gibi kesinlemeler çok eskimiş, çağ gerisinde kalmıştır. Elbet sanat da pek çok başka insanı çabası gibi insan için, halk içindir, ama her türlü estetik yüceliğe ulaşmak koşuluyla. “Sanat sanat içindir” diyenler, sanatın estetik yücelik taşıması yanına işaret etmek istemişlerse, büsbütün haksız sayılmazlar. Yukarıda da değindim, estetik tamlığa ulaşmamış yapıtlarımız, yeterince halka yararlı olamazlar. En olgun sanat yapıtlarıyla, insan için, halk için demek gerek.

Günümüz yazını üstünde görüşleriniz?

Günümüz yazını her türlü gelişmeye koşut olarak, halkın nabzını yoklaya yoklaya ilerleyen bir yazındır. Özellikle çalışan halkın toplumsal ve ruhsal durumlarını ele almada gösterdiği başarı, henüz yeterli değilse de, büyük gelişmelerin habercisi gibidir. Eskiden sanatçılar bugünküler kadar toplumsal sorumluluk duymamışlar. Bugün yazının bütün türlerinde halkın davasına canla başla arka çıkan sanatçılar görüyoruz.

Sizce daha da gelişmek için hangi yönlerde çalışmalar yapılmalı?

Yazınımızın daha da gelişmesi için sanatçılar, çalışan halkın, işçinin, köylünün yaşamına daha çok karışmalı, katılmalı; bu katılımdan elde edecekleri zengin izlenimleriyle yeni yapıtlar oluşturmalıdırlar. Bilindiği gibi köy yaşamının verilmesinde son yıllarda bir oranda başarılı olunmuştur, ama işçi yaşamı henüz yeteri kadar tamlıkla ele alınmamıştır. Genç sanatçıların bu yöne doğrulmaları çok iyi olacaktır. Bir de, toplumsal sorunları işleyen sanatçıların estetik titizliklerini arttırmaları gerekir. Bu noktada açık veren sanatçılar halkın davasına yararlı olamadıkları gibi, yazınımıza da yararlı olamazlar.

Yazın ürünlerinizi üretmenin belli bir zamanı, o zamanı yeğlemenizin nedenleri var mı?

Genellikle gündüzleri, iş saatlerinde yazıyorum ben. Öğretmenlik, müfettişlik yaptığım yıllarda tatillerini kullanırdım. Şimdi, bütün vaktimi okumaya, yazmaya ayırabiliyorum. Günün çalışma saatlerinde yazmak bana iyi geliyor. Çalışan öteki insanlarla birlikte bir iş içinde olduğumu bilmekten kıvanç duya duya yazıyorum.

Aldığınız ödüller?

Yılanların Öcü romanımla Yunus Nadi Ödülü’nü aldım. Tırpan’a hem TRT, hem de TDK Roman Ödülü verildi. Sınırdaki Ölü kitabıma giren üç öykü, TRT Öykü Başarı Ödülü, Can Parası da Sait Faik Öykü Ödülünü aldı.

Geçen ay 5 kitabınızın okul kitaplıklarında bulundurulması yasaklanmıştı, bu konudaki düşünceleriniz?

Milli Eğitim Bakanlığı’nın buyruğu ile ilkokul sınıf kitaplıklarından ayıklanan kitaplar arasında benimkilerin de yer alması, beni şaşırtmadı. Kitap yasaklama yetkisi yasalara, yargıçlara verilmiştir. Yargıçların yasaklamadığı kitapları yasaklamak, doğru değildir. İllede kitaplarım okul kitaplıklarında yer alsın demiyorum. Hele ders kitaplarına girmeyi asla istemem. Ama bize sorulmadan kitaplıklara giren kitapların, nesnel ve hukuksal olmayan ölçütlerle çıkarılmaları yanlıştır. En iyisi her çeşit kitabın okunmasını serbest bırakmak, seçmeyi de okura bırakmaktır. Özgürlükçü, demokratik düzenlerde kitaba yasak konulmamalıdır.

Yazar olarak varmak istediğiniz yer?

Yazar olarak varmak istediğim yere yaklaştığımı duyumsuyorum (sanıyorum). Yapıtlarım basılıyor, okunuyor. Şimdi bunu bir olanak olarak değerlendirmek istiyorum. Halkın yaşamını daha dikkatle ve özenle dile getiren romanlar, öyküler yazarak, halkımın bilinçlenmesine katkıda bulunmaya çalışacağım..

Daha da yapmak istedikleriniz?

Bundan böyle temelli sanat çalışmalarına vereceğim kendimi. Birikmiş çok roman ve öykü var kafamda. Onları yazarak, gün ışığına çıkarabilmek dileğindeyim.

Baykurt’la 1976’da yapılmış bir konuşmaydı bu. Hiçbir yerde yayınlanmamış bir konuşma. O gün dersliğimizdeydi sanki yazar. Birçok konu Köy Enstitüleri yazın derslerindeki gibi özgürce tartışıldı. Yapıtlarını okuyan öğrenciler, dersi yazın şölenine dönüştürdü.

(Mehmet Başaran, Cumhuriyet Kitap, 2 Aralık 1999)