Yazılar

İlhan Berk – Yüz

Biliyor musun sen bir şiirde ilk satırsın ilk sözcük
Beyaz bir gül
beyaz bir gül ne kadar beyaz olursa o kadar
Ne kadar suysa bir su
o kadar

Ben en yakın yüzüm yüzüne
Uyandığın sabaha, yatağına
Birden bulup birden yitirdiğin bir şey olur ya, ona
Bir dağ okulunda ilk derslere giren çocuklara
İlk coğrafyacılara
İlk harflerine bir alfabenin.

Yüzün ki korkular verir bana ne zaman yüzümü tutsam yüzüne
Ben ki ölüme hiç eğilmedim hiç girmedi sözlüğüme
Belki sokağa ilk çıkan bir çocuktur ölüm
Belki senin bazen topuz yaptığın saçın
Bir yaban çiçeği ya da ve daha ilk geliyordur dünyaya
Bir demet maydanozu koparıp bırakmak belki de.

Dedim ya hiç bilmiyorum arabi belki de benim sık sık çıkarıp
baktığım bir fotoğrafın
Bıyıkları hep yüzüne düşen bir adama çektirdiğim
Bir suya bakarken
Bir suya
Duru mu duru ve daha sessiz ölümün kendinden.

Ben ki seninle aştım yaşları
Koydum çağıma adımı. Bir burukluğu
yüzün gibi

İlhan Berk – Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım

Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum
Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün

Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
“Taflanım” diyordu bir ses duyuyordum

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun

İlhan Berk – Çok Uzun Bir Gündü Aşka Dönüyordum

Çok uzun bir gündü aşka dönüyordum
Çok uzun, yavrum, çok uzun seni sevmekten

İşte diyordum ilk öpüş işte masmavi yarığın
İşte yedisi sabahın ve ıslak ağzının
İşte eski bir otu kasıklarının ve karnının
İşte dilinin getirdikleri işte ormanlarım
İşte döşekte çırılçıplak upuzun uyanışın
İşte kayaya vuran eski gölgen eski sesin
İşte o ağzındaki esmer kuş o yaban ırmak
Kal öyle diyordum böyle anadan doğma iç içe
Kal öyle ilkin orandan öpeceğim diyordum
Aşk ki karadır tek heceli bir sözcüktür
İşte tam böyle, sevdalım, tam böyle diyordum

İlhan Berk – Aşk

Sen varken kötü diye birşey bilmiyorduk
Mutsuzluklar,bu karalar yaşamda yoktu
Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
Nicedir bir pencereden deniz güzel değil
Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden
Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar

İlhan Berk – Teşekkür

Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi,
Gökyüzünün o huysuz maviliği içindi,
Elma kokan bir Türkçeyle konuştuğun içindi
Ölümün sefil, kötü belleği içindi
Her gün Pazar kurulan o sokaklar içindi
Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi
Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi

İşte bütün ama bütün bunlar için sana teşekkür derim

İlhan Berk – Bakmak Aşktır

Kal böyle aşkım, kal böyle
Ve yalnız
Bana bak.
Bakmak aşktır.

‘Soyundum işte sana yol olsun diye.’
Böyle çıplak böyle et ete
Bırak gezinsin üstünde soluğum.

Saydamdır aşk, o naif şeytan
Gözlerin, çıplak memelerin, dudakların
Böyle işte böyle gel gir yatağıma.
Ve öp sonra da
Durmadan bir daha , bir daha öp beni
Böyle uzun bir yolculuk ister aşk.
Ve çek sonra da, daha bir kendine beni
Çek ki
Bileyim benim olduğunu.
Böyle işte böyle kasık kasığa.

İlhan Berk – Aşkımız

“Hava bozdu.” diyordu yüzün
Kayalık burnunda koyun
Yinelenmiş toprakla suyla.

Geçtik tepelerin ormanların arasından
Yürüdük ardısıra insanların
Yüzüyle bir kadının
Bir şiirden iki satır gibi
Bir çocuğun ipek gibi.

Durdun, evlerin sokakların durduğu yerde
Çoğalıp hepsiyle
Hepsiyle karışıp.

O zamandı aşkımız yazdı yavaş yavaş su yollarını
Kabaran denizi.

Gitti geldi gökle suyla
Büyüdü.

Kaldı.

O zamandı bir tarih olan yüzün geldi aldı yerini.

İlhan Berk – Sürgün

Bir adasın sen çok eski bir atlasta
Çok eski bir halkın su aldığı

Ben güneş, alkol, sıkıntı adanda senin

Sen sabahı, akşamı adanın
Gecesi ben

Sen su yolları, ağaçlar, çayırlar, güneşler
Ben karabasanın senin

Sen buğdayı, ovaları, nehirleri halkının
Ben ıssızlığı

Sen ki kalabalıklarsın aralarından geçtiğim
Sürgünü ben adanın senin

İlhan Berk – Son Yerine

Zulmün her türlüsü
Kötü kardeşler
Hiçbiri
İnsana göre değil
Ağaç dikmek sabahları uyanmak iyi
İyi hayvanlara bakmak çiçekleri sulamak
Rahatsalar uyuyan insanların soluğunu dinlemek iyi
İyi hürlüğü düşünmek
Yaşamak onun için
Bütün gün çalışmak onun için iyi
Bütün çocukların uyuyuşu uyanışı iyi
Zulmün her türlüsü kötü.

İlhan Berk – Güzel Irmak

Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
Önce rüzgarın öptüğü, sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayakbileklerin
Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin
Bu böyle çözülü göğsün, enine boyuna dudakların
Sabahlara kadar ki büyük gözlerin böyle
Bu dal gibiliğin, saçların, kırmızı ağzın
Bu üstünde onca seviştiğimiz yatak sonra
Sonra bu benim anı artığı eski yüzüm
Tüylerin, tay boynun, küçücük çocuk ellerin
Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni
Karışıyor, korkunç, ellerimiz ayaklarımız

İlhan Berk – Balad

Ben böyle bir deniz görmedim ne kadar seni düşündüm
Gittim ne kadar bilmezsiniz ne türlü karanlık
Baktım ki biri yok o kentlerin, hiç olmamışlar gördüm
S bir kadın balkonunda baksam ne zaman olurdu
E sesinde yüzlerce trenler yürüdü Galile’de
Sizi bilmem ben galiba olmadım o dünyalarda
Salt bir it karalık akşam üstü denizlere doğru
Durmuş nasıl bu gökle bu yalnızlıklar yaşamada
Ne yaşanmışsa görmemişiz yaşanmış o kentlerde
Gittik gittik bizi bu surlar tuttu böyle kaldık.
Böyle güneşlere bayılıyorum çok güneşlere
Hafif otlar yürüyor evlere pis İstanbul’lara
Şey ile şeysiz geçiyorum o kapanık güneşlerde
Siz bir durma benim karanlığımı yadsıyorsunuz
Sokağa çıkmayın diyorum çıkmayın duymuyor musunuz
Benimle gelen o büyük sıkıntıdan gelenlerdi
Ta Galile içlerinden yürüyerek gelmişlerdi
Biriniz beni görmediniz ne kadar bağırdımsa
Denizler baktığın tüm o denizler gösterdi bana
Bir yalnızlık yeryüzündeki kapılar, bir o gördüm.

Sunu
Ben bütün çizgilerde oldum bütün o çizgilerde
Her sefer böyle geldi vurdu yaşamama bir deniz
Aldı bir yaşamadan bir yaşamaya kodu nasıl
Al bir çocuk vardı o korkularda o gecelerde
Büyük ulu sular yudu beni çokum artık nasıl
Bir deniz size de gelir vurur elbet anlarsınız

İlhan Berk – Akşama Doğru

ey güzel harf güzel kağıt güzel kalem.

sana nehirlerden rüzgarlardan söz ediyorum
benim için nehirleri eğit,su yolları aç.
ben ki daha ağzı lekeli bir çocukken
yürürken gördüm bir gün nehirleri
nehirlerin rüzgarların sözü yaşar

ben ağzının yaprağıyım,bir yere yaz bunu.

ey güzel el yazısı güzel mürekkep güzel uç.

beni küçük su birikintileri büyüttü.
beni anlamak için su birikintilerine sor
su unutmaz:daireler çizerek dikkatle çalışır.
benim için yapraklar topla,yatağını lekele.

ben bu akşam doğruyum,karıştır saçlarımı.

İlhan Berk – Sonnet

Sahi siz mi geldiniz saksılarım ışıdı
Güzel ağzın belli çarşılardan geçmişsiniz
Bunlar Akad’da öyle defterler, kitaplardı
Cumartesi işte ellerinizi değdiniz.

Usumda ben sizinle ne güzel gökler tuttum
Büyüttüm kiliseler gibi yalnızlığımı
Baktım yazılarıma, kentlerime görüyorum
Siz getirdiniz bu şey padişah akşamını.

Böyle bir karanlık, f’li öyle birşeydiniz
Bize o sulardan bir o rüzgarlardır vurmuş,
Akad’da bir gül güler şimdi mektuplarda
“Bir Haziranla bir başka Eylül arasında”.

İlhan Berk – Aşkla Ölüm

çocuktur aşk, küçük sürgünüm
bir avuç gökyüzüdür.

öylesine güzelsin ki beni sen soydun
bir çiçeğe su verir gibi.

usulca ensenden öptüm seni
usulca,
bozulup dağılıyor topuzun
karnın, kolların ipince düşüyorsun.

aşk ki küçük dağ köyleridir
diyordum, yüzünle çıktığım.

uzat ellerini, küçük sürgünüm
uzat bana
el eledir çünkü aşkla ölüm.

İlhan Berk – Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar

Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm.

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni.

Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.

İlhan Berk – Acının El Yazısında

Ben acıyım. Yani senin hazan düşen yüzün. Umarsız
Boyun bazan. Bazan ağzın, gölgeli gözlerin

Yani çocukluğun. Bursa’da bir sokak yani
(Bursa’yı hiç görmemişim gibi gelir bana)

Bir akşam yaktığın mum sonra bir kilisede
Daha hiç bilmediği bir yüz için ölümün

Zaman ki senden başka nedir
Ve hep bir yüz dönüşür bende

Bir yüze
Hem geceyi, hem tanyerlerini taşır kendinde

Ben ki bir yıkıntınım senin, senin büyüttüğün
Acının el yazısında

İlhan Berk – Ben Uyandım Bir Aşk Demekti Bu Dünyada

-rondo-

Ben uyandım bir aşk demekti bu dünyada
-Sesin, bir gülü bırakmak gibi bir şeydi.
Karaydım, kağıt gibiydim yaşamalarda
Adım görseniz her gün o denizlerdeydi
Bin yıl bir M sesiydim aşağı Mısır’da.

Ben vurdum sevilere belli değil miydi
Bin yıl seni açtım işte yalnızlığımda.
Ne zaman aydınlığında adım geçti miydi
Bir aşk demekti bu dünyada.

Bir zamanlar yalnızlık güzeldi Mısır’da
Seninle yepyeni bir göktü gidilirdi
Baktım mı, büyürdü bir zambaktı anımda
Şimdi bir gölgedir uzar ovalarımda
Böyle uyanırdım ya uyanmak değildi
Bir aşk demekti bu dünyada.

İlhan Berk – Bir Alageyik

Kimsecikler yoktu gayet iyi hatırlıyoruz
Bir sabah biz erkenden geldik dünyaya
Ortalıkta büyük bir sessizlik vardı
Deniz kestaneleri ağır ağır nefes alıyordu

Baktık her şey hazırdı dünyada
Gökyüzü, dağlar, ovalar yerini almıştı
Her şey durmadan büyüyüp gelişiyordu
Anladık dünyadaydık artık

Hepimiz ayrı ayrı tutulduk dünyaya
Denizi görenler deliye döndü
Gökyüzüne bir bakışı vardı bir ceylanın
Bütün ömrümce unutmam

Bizden biraz önce gelmişlerdi sanırım
Gökyüzü dağlar ovalar
Gökyüzü dağlar ovalar
Daha yeni yeni kendilerine geliyordu

Asıl sevincimiz güneşi görünce oldu
Baktık bir geçtiği yerden
Adam boyu kalkıyordu otlar
Bir dokunduğu şey
Bir zaman kendine gelemiyordu

Bir sabah deniz kıyısında
Bir koruyu uyurken bastırdı
Deliye döndüğünü gördüm
Nasıl deliye döndüğünü bir korunun
Şarkılara başladığı hatırımda

Gökyüzünün bir perişanlığı vardı üzerinde
Yüzyılda silkip atılacak gibi değildi
Bu kadar yer kapladığı için dünyada
Belli utanıp sıkılıyodu

Daha o zaman bu gökyüzünün, ovaların
Dünyaya sımsıkı sarılacakları belliydi
Baş kaldıramıyacakları
Bir vakit yaşamaktan

Hiç unutmam akşama doğruydu yağmur yağdı
Bütün balıklar denizin üstüne çıktı
Hepimiz işimizi gücümüzü bıraktık
Tam beş dakika dünyayı dinledik

Her şey yavaş yavaş oluyordu dünyada
Sarmaşıklar yavaş yavaş uzuyordu
Bir pencere yavaş yavaş açılıyordu
Dünyanın içinden

Dağlara ovalara doğru koştu o gün kimimiz
Kimimiz nehirlere doğru koştuk
Fevkalade sevinmiştik hatırımızda
Bugün işte bir bunu biliyoruz

İlhan Berk – Şiir

Sarı, o Çokgüzel, giriyor kentime
Koyuyor sesini balıkçıl ve yalnız
Nehirlerleyin o, yavaşça etime.
Kırmızı, karışıyor ağızlarımız.

Göğü, bir ormanı gidiyoruz, Uzun
duyuyorum bunlar kirpiklerin. Buğday
Sonsuz Temmuz yüzün, o intiharım.
Bunlar oraların, Ey Aşkyüzlüm benim,
Ey.

Bir aşkı gitmek var, şimdi sen osun
Cinselliğimizi büyütmek büyütmek
Dağlamak çıplaklığımızı göklemek,

Böyle seni suya göğe tutuyorum.
Seni artık korkunç karıştırıyorum.

-Uzar şimdi bizden bir gece Upuzun.

İlhan Berk İle

Önce, İstanbul Kitabı’na bakalım isterseniz: İlk ileri karakoldan, Uçbeyi İlhan Berk’in sancağı diktiği ilk tepe noktası. Türk yazınında ilk hakiki kent şiiri. İstanbul Kitabı, Türk şiirinde en çok haksızlığa uğramış kitaplardan biri. Nedense, görmezden gelinmiş. Görülen ya da öne çıkarılan yönünde ise, bu kitaptaki şiirlerinizin Walt Whitman’la kurduğu “teknik dostluk” ya da Apollinazre’in “Zone”undaki söyleyiş yakınlıkları. Siz de söylediniz bunu: “Şiirin tarihi, tekniğinin de tarihidir” diye. Ama, İstanbul Kitabı’ndaki İstanbul şiirinde, Walter Benjamin’in flaneur’ü de var, Michel Foucault’un “seyir halinde görme” etkinliği de. Benjamin ve Foucault’dan “yeni yeni” haberdar olduğumuza göre, bu örtüşmenin nedenleri nelerdir? En azından, sınır çarpışmalarındaki “ampirik” biryol yordam arama çabası mı?

Nazım Hikmet’i saymazsak (ilk yıkıcımız odur) İstanbul Kitabı yapısıyla aykırı bir gösterge koyar. Necip Fazıl, Tanpınar, Dıranas, Tarancı çağındayızdır. Koşuk şiir büyük mimari örnekleriyle gündemdedir. Benim yorgan gibi şiirler yazmam nerdeyse anlaşılır gibi değildir . Ama bu asıl da benim için anlaşılır şey değildir . Çünkü ben de Tanpınar, Dıranas, Tarancı gibi koşuk şiirler yazıyorum Varlık’ta. Bir de daha önce koşuk bir kitabım bile çıkmıştır. (Bugün o kitabın adı var yalnız, bende bile olmadığına göre kimsede de yoktur.) Kitap üstüne ilk yazıyı da Nahit Sırrı yazıyor. Şaşırtıcı havasını deşiyor. Asıl Nazım Hikmet selamlıyor ama ben bunu ancak kırk yıl sonra öğreniyorum. Nazım, Attila İlhan’ın Duvar’ı ile anıyor İstanbul’u (Attila, Nazım’ın yazısını benim adımı çıkararak Duvar’ın II. baskısında yayımlıyor). Kırk yıl sonra öğrenmem bu yüzden (O zaman için önemliydi bu elbet). Bugün hiçbir anlamı yok benim için. İstanbul Kitabı’nın günyüzü görmesi çok yenidir diyebilirim. İlk önemli yazı da Orhan Koçak’ın. Ahmet Oktay da bir yazı hazırladığını söyledi bana. Ben kitabımın anlaşılıp anlaşılmadığı, hakkının yenilip yenilmediğiyle ilgilenmem hiç. Ölçümü ta baştan koydum çünkü: Hep yalnızlığı seçerek yürüdüm, hep çıkmaz sokaklarda, hep yıka yıka kendimi. Bugün de böyle. Övülmek, anlaşılmak ürkütüyor beni, şiirim gözümden büsbütün düşüyor. İstemiyorum bunu. İstanbul Kitabı’mın Whitman’la ilgisi sanırım salt yorgan gibiliğinden geliyor. Bir de kalabalıkların birden benim şiirimde boy göstermesinden. Elbet Whitman bana bir pencere açtı, ama büyük pencere Zone’dan geliyor. Şiirim o güne değin yazılan şiire birden aykırı düşer. Hiç unutmam, Tarancı ile ilk tanışmamda bana ‘Her mısrada bir cigara yaktırıyorsun’ demişti. Şiirin asıl yeniliği buydu.

Tarancı ilk neşteri atmıştı. Nazım’ın övgüsü dünya vatandaşlığıyla ilgiliydi gibi gelir bana. Şiirin yapısındaki teknikten değildir. Modern dediğimiz şiir dilden bile önce teknik sorunudur, bu anlaşılmadıkça moderne kavramı var olamaz. ‘Sınır çarpışması’ dediğiniz burdadır İstanbul Kitabı’nın. ‘Seyir halinde görme’ye gelince, bunun görülmesine sevindim. Modernliği anlamadıkça (ki modern demek benim gözümde bütün bütün bir yeni altın akıtmak, dökmektir) yeni bir şiir dökülmez. Olanak dışıdır.

İstanbul Kitabı’ndaki İstanbul şiiri sinema dilinide kullanan bir yapıt. Usta bir senaryo yazarının eline geçse, eminim, müthiş bir kent filmi çıkar ortaya, yanılıyor muyum ?

‘Sinema dili’ni Galata ile Pera’da da kullandım. Sinema dili ayrı bir okuma ister, ayrı birde döküm. Modern şiirin poetikası yaratmıştır modern sinemayı, romanı, yontuyu, resmi. Bu da doğaldır elbet. Şiir çünkü doğası gereği geçtiği yeri allak bullak eder, yıkar, değiştirir. Büyük sinema ancak şairlerin elinde kurulacaktır. Kitabımdan bir film çıkarılmasını istemem, ben yerinden tedirgin değilim, bırakalım kalsın. Şair sinemacıları bekleyelim hem.

İlhan Berk’in, o uzun adamın, şiir serüvenine en sık başkentlik yapmış bir coğrafya parçası İstanbul. İkincisi, Bodrum. Gerçi Bodrum sizin şiiriniz için dünyanın başkentliği için seçilmiş bir coğrafya parçası gibi duruyor daha çok. İstanbul’u seçmenizin nedenlerini sık, sık anlatmak zorunda kaldınız. Bunda şair için bir nesne olarak İstanbul mu, yoksa şairin yoksulluğu karşısında İstanbul’un zenginliği mi rol oynadı?

İstanbul yeryüzünün en gerçeküstücü kenti. Bundan da öte bir kent, usdışı, imgelem dışı bir kent. Yeryüzünde görünmeyen Kentler vardır, varlıkları adlarından ötelere gitmez, o kentlerdendir İstanbul. Çok söyledim, yineleyeyim: İstanbul gibi kenti olan şairlerin başka hiçbir şeye gereksinimleri yoktur. Yeter ki onun dilini öğrensinler. İstanbul dili hermesci, derinliğine içrek, düşsel, bir unutuş dilidir. O ölçüde de fiziksel. Arsenikle, ölümle, cıvayla, bütün uyuşmazlıklarla yıkanmış, yoğrulmuş bir dil. Veba, frengi, kanserle de arkadaşlık eden bir dil. Görünmeyen, ama varlığı duyulan bir dil. Bu dili bulmalıyız.

İstanbul Kitabı’ndaki 1919 adlı şiirin öyküsü için Uzun Bir Adam’daki Ev Halkı bölümüne dek uzanmak gerekiyor. Gerçekten, bu kadar uzun mu yaşadı bu şiirlerin insanları? Nostaljiye inanmayan birine bu soru “abes” gelebilir ama?

Günah çıkarmanız gerekirse, şair İlhan Berk’in haksızlığına uğrayan üç sözcük söylemek ister misiniz?

Güneşi Yakanların Selamı, İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı ve Köroğlu bir yanda, 1971 yılının Yeni Dergi’sinde (Nisan 71) yayımlanan Hüseyin Çapkan İçin Ağıt’a kadar olanlar öte yanda dursa, arada geçen zaman diliminde İkinci Yeni neler getirdi, neler götürdü? Kanatlı At, İkinci Yeni’yi başlangıç yapmış, bu nedenle soruyorum.

Şairlerin yaşamları öte-ben’lerdir, uzanmadıkları, dokunmadıkları, koklamadıkları hiçbir şey yoktur. Dünyayı, insanları kendi toprakları, mülkleri gibi sürerler, yeşertirler, çekilirler sonrada.

Benim hışmıma uğramış üç sözcük mü:
1-Anamalcı çamur.
2-Manzara.
3-Mutluluk.

Yalnız ‘Hüseyin Çapkan İçin Ağıt’ değil, çok sevilen daha üç şiir var. Niye onları kitaplarıma almadığım hep sorulur. Çok sevildikleri için, bundan kuşku duyduğum, buna dayanamadığım için almıyorum kitaplarıma.

İkinci Yeni’ye gelince, onun bir altın çağ olduğundan hala kuşkulananlar mı var? Buna şaşmamalı da derim.

Söyleşiler toplamına geçtik bile. Kanatlı At’ın arka kapağındaki tanıtma yazısına bakınca, ilk sivil şairlerimizden biri “kahkahalarla” gülecek. Ece Ayhan’dan söz ediyorum: cehennet için değil tarihe bakarsanız anlarsınız için. Kanatlı At, Pegasos, biliyorsunuz, bir çifte atar ve esin perileri doğar. Bu mitolojide yer alıyor. Pegasos’a binmenin şiir yazmak anlamına gelmesi ya da Pegasos’un şairler atı sayılması antik değil modern bir tasavvur, sonradan oluşmuş. Siz, bu adı seçerken, “modernliğinizimi” vurgulamak istediniz?

Tersten bir soru: Kanatlı At ile çifteyi kim(ler)e atıyorsunuz? Şiir okuyan azınlığa mı?

Şiir Atı sözcüğü büyük bir eğretileme yumağı atıyor: Hep de arkasında büyük bir boşlukla birlikte bir doluluk sergiliyor. Böylesine bayındır bir anlam lokomotifini görmemezliğe gelemezdim elbet. Dil kösnül bir meta üretir. Bunun ucunu, baş verdiği ölçüde bırakmamalı, kullanmalı. Dil bu durumda üç kaşlı çocuklar, bulanık taylar, alık gökyüzleri, fotoğraflar, gizemli uçurumlar, denizaltları besler. Dilin bu başdönmesini yakalamak gerekir. Usla da bağlarını koparır, avare kesilir. Böyle bir anlam yükü etken oldu kullanmamda.

Oku kime attığıma gelince, şiir kendisinden başka yere atmaz oklarını, varsa yoksa kendisidir. Okun bir yerlere gidip saplanması arızidir. Doğmak için çırpınır şiir, kimseyi bu yüzden görmez, kimse için varolmaz. Ondan yararlanan biziz. Lazar, ‘dışarıya gel!’ der, ama yanıtlamaz o bunu.. Doğmuş olmak yeter ona. Okura gelince: Karışmaz ona, sınırda tutar onu. Şiir doğduğunda her şeyi bırakır, yaşamaya bakar. Bunu, yani şiiri yaşarken görmek tansıktır!

Anlamı bir olanak değil de, bir olabilirlik biçiminde algıladığınız gözleniyor. “Ama şunu da söyleyeyim: bir şiir şiirse, anlamlıdır.” ya da “Anladığımda yitirdim şiirimi.” deme gereğini duyuran ne peki? Şairlerin nesnelersiz ve nesnelerdeki anlamlarını sıyırırken çektiği ıstıraplar mı?

Ben, sizin “sümüklüböcekleri” anlatışınızı sevmişimdir, içimden “keşke, biyoloji öğretmenleri de böyle anlatsa” demiştim. Biyoloji nedeniyle mi inferno? Yoksa, inferno’daki gazap mı büyüledi, sözcük-nesne olarak sizi?

‘Rüzgarlar, yalınayak rüzgarlar.’

Rimbaud: “Tüm anlamları sürekli bir biçimde büyük bir güçle ve bilinçli olarak altüst etmelidir.’ der. Anlam yasak bölgelere girmeli, kapıları zorlamalı, girdiği yeri de bilmemeli, kapatılmalı, ağzını, yüzünü dağıtmalı anlamın. Tanınmamalı, sezdirmesi, uzak varlığı depreşmeli. Bu işte yetmeli. Tehlikeli gezintiler yapmalı hep de. Böyle bir dünyada tutmalı elimizden. Oralara götürmeli, oralarda da elimizi bırakıp yitmeli. Her şeyin tümüyle sürüldüğü bir yerde bulmalıyız kendimizi. ‘Şiir çünkü’ kendini dile getiren bir sözdür. (Jacobson). Bunun duyulması, özellikle de aşılama yoluyla varolması her şeydir. Şiir anlaşıldığında yitirir kendini. Felaket de o zaman başlar.

İnferno‘ya gelince, bazı anlatmak istediklerimin (anlatmak doğrudan düzyazının alanına girer, usu buyur etmedir hem anlatmak) ancak düzyazı ile görüntüleyebileceğimi düşündüğüm için, bu yolda bir kitap. Şiir buna dayanamazdı, atardı.. Bunu bildiğim için elimi uzatmadım ona. İnferno gövdenin, şeylerin kitabı. Bit, sümüklüböcek, hamamböceği, hezaren, ayraç vb. bütün bunlar benim anlatmak istediğim, ama her seferinde de elimden kaçırdığım konulardı. Yerleri İnferno imiş, sonunda gördüm. Benden çok onlar seçtiler yerlerini. Benim ev ödemlerimdi hem onlar. Her gün içli dışlı olduğum. Böceklere büyük ilgi duyuyorum sonra, bir böcekbilimci olmak isterdim de… Taşlar da öyle. Taşları da görmemezlik edemem. Nerde bir taş görsem elime almadan edemem. Büyüler beni taşlar.

Tersten bir soru daha: Şair İlhan Berk’in uçbeyi olarak sancak diktiği sözcükler şiir, çarpışmalardaki nüansların kronobiyolojisinin ise deneme ve günlüklerde ayrıntılı biçimde yer alması şair İlhan Berk’in yazar İlhan Berk’i sorgulamaktan çekinmesi midir? Öncünün korktuğu öcü, yine kendi kendinizmi?

Doğrusu benim yazarlığım yoktur. Memet Fuat’ın dediğini anımsamalı: ‘Elinin değdiği şeyi şiire çeviriyor.’ Varsa böyle bir şey. Düzyazıya uzak yaratılmışımdır ben. Gündelik konuşmalarla ilgili dört beş satırı doğru dürüst yazamam ben. Mektuplar hariç (mektuplar biraz uzaktan yakından aşka benzer. Hem beyaz aşktır). Ama şu bir gerçek: Düzyazı öğrenilir. Öğrenilen bir şeye yaratı demem ben. Büyük olan (düzyazıda) öğrenilmeyen, biçemin alanına giren, girer girmez tenin, tinin kendisi kesilen ancak düzyazıdır: Joyce, Beckett, Sait Faik.

“Necatigil’i anlamış değiliz.” derken, biraz da “Türk şiir okuru İlhan Berk’i anlayamadı.” serzenişi var gibi; bu cümlenizde. Gerçekten şiir okuru hem ülkemizde hemde yurtdışında-İlhan Berk’i anlayabildi mi; anlayabiliyor mu?

Pessoa, Dino ve Giacometti. Her üçünde de ortak olan nokta nedir?

“Yalnız şiir, ağacı ağaç olarak görür. Bu yüzden yalnız şiirde ağaç ağaçtır.” derken, ağacın kendisi ile ağaç sözcüğü arasında bir tercih yapmıyorsunuz. Bu acımasızlık neden?

Ben, zaten sorduğum soruların yanıtlarını bütünüyle alacağıma inanmıyordum açıkçası. Sorularımın, sizin düşüncelerinizi iletmekte yalnızca “mutavassıt” olarak iş göreceğini de. Yine de, teşekkürler. Teşekkür nesnesi sözcükten çok duygudur çünkü. Poets vates! Çin çarpmış ozanlar, aşkına.

Bu sorulara topluca yaklaşacağım, bağışlansın. ‘Necatigil’i anlamış değiliz’ sözüm yerini daha uzunca bir süre koruyacaktır sanırım. Biz şiire yakın bir ulus değiliz. Bu bir gerçek önce. Hem şiirin bizde çok yazılması da bunu doğrulayan bir şeydir. Şiir saygı görmez bizde. Söz, hele büyük söz, baş üstünde tutulagelmiştir. Necatigil’i anlamış değilizin nedenleri var elbet benim için. Cemal Süreya Necatigil’in ölümünden sonra bana:’Çabuk unutulacak göreceksin’ dedi. Biri bu. İkincisini de başta söyledim.

Bana gelince: Bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Nedeni de açık: Ben yazmadan yapamadığım için yazıyorum. Ölmemek için anlayacağınız. Pesoa, Giacometti büyük içrekler! Dino, benim kendimi hep borçlu duyduğum bir sanatçı. Dünyaya yalnız vermek için gelmiş, hiç almayan yüce bir insan.

‘Ağaç yalnız şiirde ağaçtır.’ derken şiire girmeyen hiçbir şeyin varolamayacağına olan inancımı belirttim. Acımasızlık değil. Sevgi. Hem yalnız ağaç değil elbet, hiçbir şey kendine gelemez şiire girmedikçe, asıl da kendi olamaz !

Yeryüzünün kurucularıdır demez mi Hölderlin, şairler için?

(Tuğrul Asi Balkar, Cumhuriyet Kitap, 16 Şubat 1995)