Yazılar

Kerim Korcan Üzerine

Kerim Korcan (31 Ocak 1918-9 Kasım 1990), yazdığı metnin ilk cümlesiyle okurun dikkatini çekmeyi başaran bir yazardır; çünkü Korcan’ın bu cümlesinde geçmiş zamanların söylencelerini/destanlarını aktaran bir anlatıcıyı anımsatan bir tını/eda vardır.

1962 yılında Milliyet gazetesinin açtığı ‘Bir Memleket Gerçeği’ konulu röportaj yarışmasında dereceye giren iki yazarın başarısı, bence bütünüyle, seçtikleri konuyla örtüşen anlatımlarının sonucuydu. Bu yazarlardan biri Dursun Akçam, diğeri Kerim Korcan’dı. Korcan, Köse’ye “Pireler hallerinden şekvacı olup peygamber kapısına dayandığında, Hazreti Süleyman’ın huzurunda bir köse oturmaktaydı” cümlesiyle başlamıştı. Kırk yılı aşkın süre sonra bile neredeyse sözcük sözcük ezberimde duran bu cümle bana hala yazarın anlatacaklarının kıssalar gibi ders alınması gereken bir yanının olacağını sezdiriyor, büyülü değilse de yaşanması olanaksız sanılacak bir takım olayları (okumaktan çok) dinleyeceğime inandırıyor. Bu cümleyi izleyen cümleler de ilk cümlenin yarattığı çekimi pekiştiriyor:

“Ama bizim sözünü etmek istediğimiz köse bu köse değil. Rütbe ve kabiliyeti kendisinden menkul, Cide nüfusuna kayıtlı, cezaevi gardiyanı Kasım Köse. Zaten kendisinin de böyle benzetmelerden hoşlanacağını pek umamayız.”

Korcan, halk anlatıcılığının, renkli, epik ve didaktik yanını özümsemiş bir yazardır. Bu anlatımın önemli öğelerinden biri olan şiirsel tanımlardan/övgülerden, özellikle kahramanlarını tanıtırken, kaçınmaz: “Loş koridorların öksüz karanlığından, biraz da salına salına, kara yılanlar gibi süzülerek gelirdi.”

Korcan’ın anlattıkları

Bir öykü içinde başka öykülere göndermeleri de başarıyla kullanır:

“Mapushane kayıt defterinde, Kadir Güler diye yazarmış adı. (…) Ama onun mahpustaki, yani içerdeki adı hiç de böyle değildi. Arap Kadir derlerdi ona; bazen de kısaca Arap… Mütareke İstanbul’una ün salmış, bir yumrukta iki İngiliz’i birden deviren Marmara Hasan gibi kara bir dev değil, ince filiz gibi, utangaç bir gençti o.” (Linç)

Kerim Korcan’ın okurları, çelişkilerin siyah beyaz çizgileri kalınlaştırılmış bir dünyada bulurlar kendilerini. Yaşadıkları dünyanın, yazarın aynasından böyle yansıyabileceğini sezseler de neden böyle bir dünyada yaşandığının, yaşanmak zorunda olduğunun sorusunu edinirler okuduklarıyla. Kısacası Kerim Korcan’ın anlatıları, Şükran Kurdakul’un da vurguladığı gibi, çağdaş bir bakış açısından destek alır “(…) yayımladığı roman ve öykülerinde diri, canlı, doğal bir anlatım içinde, yer yer kişilerin iç hesaplaşmalarını yansıtarak toplumcu gerçekçi akımın başarılı örneklerini verdi.”

Kerim Korcan anlatılırken, “halk için, halk anlatımıyla yazdı” denilmeli. Bu tavrı, özellikle onun yazdığı dönemde, halkın bütünüyle benimsemesinin zor olduğuna inanılan “idam cezasının kaldırılması” konusunda bile rahatça düşüncesini açıklamasını sağlamıştır:
“(…) alınan sonuçlara da bakarak, asırlardır uygulama alanı bulabilen idam cezasını, bugün de geçerli bir yöntem sayamayız. Ceza hukuku tahsil ederek değil, ceza yatarak -hem de 12 yıl- geldim bu kanıya. Onlarla konuştum, tartıştım, hayret edeceğiniz kadar terbiyeli, insancıl kişilerdi. Ama bir kere ellerini dirseklerine kadar kana sokmuşlardı. Bunun sorumluluğundan kaçmağa tenezzül de etmiyorlardı. Yalnız kulak arkası edemeyeceğimiz, bir ricaları, bir istekleri vardır: öldürmek çok kötü bir şeydi, bu yola baş koyup onlar da öldürülmemeliydi. Israrla bunu istiyorlar adaletin yüceliğine kan bulaştırmak istemiyorlardı. Ceza mı? Elbette bunu çekeceklerdi. Ama ölerek değil, yaşayarak, her an, her dakika cürümlerinin ağırlığını sırtlarında duyarak. (…) Ufukların kan rengi, güneşin doğuşuyla silinir gider. Ama, idamlıkların kanlı ayak izleri taban taban toprakta kalır. Bunları silip götürecek yağmur yoktur. Bir kısım insanlarımızı dertli göreceğiz, ağlayan anaları dertli göreceğiz. Hep konuşacaktır onlar ağırdan ağırdan. Kin üretecekler, merhamet üretecekler. Toplumda huzur bulamayacağız. Şimdi tarlalarımızı sürerken, demirleri döğerken, zorluklara boyun eğerken, demir parmaklıklara da bir göz atamaz mıyız? Orada insanlar var. Biz onları düşünmeğe mecburuz. Onların acılarını acılarımıza katmamak, ancak onlarla, onların meseleleriyle ilgilenmekle mümkündür. Bir iki çaresini biliyoruz bu derdin. Ama bu kadarcığı ateşi söndürmeye yetmiyor, yeteceğe de benzemiyor. Onun için binlerce, on binlerce insanımızdan bu konuda ilgiler,dayanışmalar beklemek hakkımız değil mi? Niye yazıldı binlerce kitap? Niçin okudu onları insanlarımız? Onca bilgiyi neden edindiler? Kanı kanla yıkamazlar. Böyle söylemiş atalarımız. Gözlerimiz ufuklara çevrili, gamlı akşamlarda boynumuzu bükmüş, sizlerden bu çağrıya cevap bekliyoruz! İDAMLIKLAR da bekliyor!” (İdamlıklar)

İdam cezası, hapishane yönetimi ve insan…

Kerim Korcan, siyasal nedenlerle yattığı cezaevlerinden edindiği deneyimi, dünya görüşüyle birleştirmeyi bilmiştir. Bu birleşim, anlatılarını okuyanların alt bilincinde sorular üretir. Bu sorular yazarın doğrudan sorduğu sorular ve vardığı sonuçlarla pekişir. Örneğin yazarın İdamlıklar’ın son bölümünde yer alan “Siz canlarıyla cürümlerini ödeyenlerin cürmüne şu veya bu şekilde katılmadığınızdan emin misiniz?” sorusu da, “Bilmiyor musunuz ki adalet halkla bütünleşebildiği zaman cürümlerin üstesinden mutlak olarak gelebilecektir. Aksi hal, akar gider bu kanlı nehir” yargısı da yazarın okuru hazırladığı sonuçlardır. Kerim Korcan yalnızca suçlardaki toplumsal payı düşündürmez; bir hapishanenin müdürünce uygulanan “yönetim kurallarına uymayanın tasfiyesi” içeriyle dışarısı arasındaki farkın azlığını da belirtir. Yöneten ile yönetilen arasındaki çelişkiyi, yarı alaysı cümlelerle vurgular.

Korcan’ın en önemli özelliği yazdığı olayların kurgusal, kişilerin düşsel yanlarının fark edilmeyecek doğallıkta oluşudur. Sanatsal kurgu ve soyutlama, öfke ile merhamet dengeler birbirini. Bir iki soluk için bile olsa yaşamanın önemi vurgulanır: “İhtiyarlar, bütün çırpınmalarına rağmen, oğullarıyla yüz yüze görüşememişlerdi. Görüşüp konuşamamışlardı. Ne var ki, idamlık Hüseyin’i, yarım saat için bile olsa, son bir defa mahpushane bahçesine çıkartmışlar ve masmavi gökyüzüne bir daha bakmasını sağlamışlardı.”

Kerim Korcan’ın kitaplarının tümü yayımlanırken önceliğin ana temaları hapishane olan Linç (roman), Tatar Ramazan (öykü) ve İdamlıklar’a (öykü) verilmesi bence çok isabetli olmuş. Kerim Korcan’ı ilk kez okuyanlar ve yeniden okuyarak bellek tazeleyecek olanlar, hem usta bir anlatıcı ve bilge bir tanıkla tanışacaklar, hem de artık gazetelerdeki hapishane haberlerine, tutuklu yakınlarıyla ilgili yorumlara kayıtsız kalamayacaklar.

(Sennur Sezer)

Kerim Korcan Üzerine

Hapishaneler başka bir dünyadır, orada yaşananların her biri başlı başına o ülkenin genel durumuna ilişkin değişik yönlerini sunar insana. Zamanın akışı belli olmaz hapishanelerde, umutların ömrünü de kestiremezsin; nerede uzar ve nerede kısalır belli olmaz. Bazen çok coşkulu olur insan, bazen de karanlık çöker üzerine öğle ortasında. İçin sıkılır, nedenini bilmediğin sıkıntılar boy atar yüreğinde… Koridorlar kuytulaşır baktıkça… Bakmak istemezsin koridorlara… Hapishanedeki insanın ruhuna ve benliğine ne zaman, nerede karanlık ve umutsuzluk çökeceği belli olmaz. Kararmış duvarların yüzüne tükürürsün… Hapishane, zamanın merhametsizleştiği yerdir… Bütün insanların gözleri sadece bir tek noktada birleşir, aynılaşır: Özgürlük!

Bu ruh halini anlatmak için hapishaneyi iyi bilmek gerekir. Onların dünyasına dahil olmak, onların yaşamını paylaşmak ve onların karavanalarından yemek yemek… Ve hatta kurtlu nohutları birlikte ayıklamak, kökleriyle birlikte pişen ıspanağı doldururken tabaklara, alttaki kumun iyice dibe çökmesini beklemek gerektiğini de bilmek lazım… Ya da özgürlük düşünü… Bir de Kerim Korcan’ı iyi okumak gerekir…

‘Mahpushanede günler, ikiz fukara çocukları gibi, hep birbirine benzer. Aylar, bazen da yıllar geçer fakat göze çarpan bir değişiklik göremezsiniz. Yarın düne tıpa tıp uygundur. Çadırcılardan alınmış eski bir plak gibi döner durur.'(Linç /syf. 87)

Uzun süredir uğramaya çalıştığımız bir yazarın yanına uğradık. Kerim Korcan’ın kapısını çaldık… Unutulduğundan şikayet etmeden açtı kapısını bize. Belki de hapishane alışkanlığıdır, görüşçün her zaman olmaz, sen konuşacaklarını biriktirirsin. Gelenin olursa bir bir anlatırsın. O kadar çok hikaye biriktirmiş ki Kerim Korcan, birini anlatırken bitirmeden diğerine geçiyor; bir hikayeyi, içine bir başka hikaye gizleyerek anlatıyor. Evet, okuyanlar bilir Kerim Korcan’ı; yazarken de böyle yazar.

Bir hapishane yazarı… Hapishaneyi onun kadar mert, onun kadar titiz ve onun kadar objektif anlatan pek az yazar vardır… Yüreğiyle seslenir adeta, mahkumun o anki ruh halini olduğu gibi okuruna yansıtır. Hapishanedeki bir tutuklunun isteklerini şöyle ifade eder:

‘Bir tayın, her şeyine yeter sayılabilir mi bir mahkumun? Çorba istemez mi aç mideler? Ayda bir portakal istemez mi, çirişli dudaklar ıslansın? Bir baş soğan istemez mi, lokması ağzında büyümesin, katıversin ekmeğine; yüzü sevinçle ışırken acısı damla damla fışkırsın gözlerinden. İşin en kötü yanı, mahkum, öğün ölçüsünü de mecburen unutan bir mahluktur.’ (Linç syf. 10)

Yaşamının ayrıntılarını iyi gören bir yazar olarak tanımlayabiliriz ama bu yetmiyor Kerim Korcan’ı anlatmaya… Çünkü Kerim Korcan, yazdığı her şeyi yaşamış ve görmüş bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Yoksulluğu da, hapishaneyi de yaşamış. Bunun için o ayrıntıları bütün çıplaklığıyla yüzümüze çarpıyor. Çocukluğunu şu cümlelerle özetliyor Korcan:

‘Gözlerimiz zavallı babamıza çevrilmişti, ne bekliyorsak ondan bekliyorduk. Masallar anlatıyordu Fitnat Ablam bana, aç yattığımız gecelerde. Masallar karın doyurmuyor, ancak korkulu rüyalara hazırlıyordu bizi. Uncu Tahsin’den veresiye aldığımız unların ekmekleri kumluydu. Gıcır gıcır gıcırdıyordu dişlerimiz, yerken. Sonra Cumhuriyet ilan olundu. Ekmeklerin kumu kesildi. Ama bu sefer de sütlere su katmaya başladılar. Benim için meşrutiyet kumlu ekmek, cumhuriyet de sulu süt demektir. Sütlere su karıştırmak da baba yadigarı, yani saltanattan kalmaymış, onun için olacak ki bir türlü vazgeçemiyoruz.’

Kerim Korcan, 1918 yılının 31 Ocak’ında bir saat tamircisinin oğlu olarak Adapazarı’nın Akfelek köyünde dünyaya geliyor. Yoksul saat tamircisinin en küçük oğlu Kerim, ilkokula Devlet Demiryolları Okulu’nda başlar. Ancak okul hayatı uzun sürmez. Kadro fazlasıdır Kerim. Kadro fazlası bir grup çocukla birlikte okuldan çıkarılır. Aslında yaşamına da fazlalık olarak başlayan biri için önünde ne tür zorlukların olduğu sır değil. Bu fazlalıkların önü arkası kesilmez artık Korcan’ın yaşamında:

‘Kim dinler senin henüz sekiz yaşını doldurduğunu? Sabah uykularına hasret olduğunu? Mektebe gitmek gerektiğini? Kuzu gibi arkadaşlarının arasına karışıp, okuyup, öğrenip, kırlangıçlar gibi çığrışarak koşmak istediğini? (…) Eh n’apalım, biz de büktük boynumuzu, kıstık sesimizi, Köfteci Tatar İsmail’e çırak durduk. İlk günlerde başım döndü köfte dumanından. Ama çirkin değil, güzel bir kokuydu bu.(…) Yorucu bir iş değil miydi bu? Yorucuydu ama evde olsam bu kadar bol köfteyi nerede görecektim?’

Babası onu Eskişehir’de Alçalan İlkokulu’na yazdırır. Ancak 4. sınıfa kadar okuyabilir. Yoksulluk, Kerim’i çok sevdiği okulundan eder. Sesi çıkmaz. Çocukluğu kahveci, dondurmacı, köfteci ve berber çıraklıklarıyla geçer. Berber çıraklığını şöyle anlatıyor Korcan:

‘Fakir köylüleri yüz paraya tıraş ediyor, istediğim kadar suratlarını kesebiliyordum. ‘Yaması kendinden’ diyorlardı onlar.’

Okuldan ayrılmak zorunda kalsa da, şiire merak saldığı için eline geçen bütün şiir kitaplarını okur. Tam bu zamanlar ilk aşkını yaşar. Biraz bocalar. Aşkın zamansızlığına yakınır. Yokluk, hayal dahi kurmasına izin vermez. Biraz çaresiz dertlere düşmüştür. Kendini rakıya mı, şaraba mı vurmalı, diye düşünür. ‘Bu bocalamada şiire vurdum kendimi’ der Kerim Korcan. Ô¨Åiirden bir çıkış yolu arayıp bulması onun önünde ne tür engellerin olduğunun farkına varmasını sağlar ve yaşamının ana yolunun ilk adımlarını o günlerde atar. Ô¨Åiir kitaplarını hızla bitiren Korcan, bir arayış içindedir ve ne aradığını kendisi de tam olarak bilmiyordur.

Önünde sırlı bir perde… Hayyam’ı okumaya başlar; ama yetmez, aradığını bulamaz. Aşkı ve şiiri ararken Nazım’ı okur. İdamı istenen bir şairi ve komünisti yani… Komünistliği onu pek ilgilendirmemiş, ancak şiirleri onu sarmış ve okumaya başlamıştır. Fazla bilgisi olmadığı için canı sıkılır ve sürekli okuyacak bir şeyler arar. Aşkını ve çocukluğunun geçtiği yerleri kolay bırakması bu yüzdendir. Ailesinin ekonomik sıkıntılardan dolayı İstanbul’a taşınmasına sesini çıkarmaz, kabul eder… İstanbul’da daha çok kitap bulacak, daha çok okuyacak ve daha çok şey öğrenecektir…

İstanbul’da Mecidiyeköy’de yeni bir yaşama başlar Korcan ailesi. Kerim burada tekrar berberliğe başlar.

‘İstanbul, bir derya içinde bir başka derya gibi görünmüştü. Artık aradığım dünyayı bulmuştum. Okuyacak, okuyacak, okuyacaktım. İlhami Bekir ‘ oku oku oku/ oysan, buysan, oruspuysan, ameleysen / Hülasa her neysen oku’ demeyecek miydi? Biz de okuyacaktık.’

Ve okur. Çok kitap bulur Kerim İstanbul’da; çok da okur. Berber dükkanında çok okuduğu ve kravat takmadığı için sürekli azar işitir. ‘Bu kadar okuduğuna ve bir baş da olmayacağına göre, sonunda dönüp kendi başını yiyeceksin’ diyenler az değildir.

Okuma merakı onu sosyalizme yöneltir. 1935’lerde sosyalist bir partinin faaliyetlerine katılır Korcan. Neyi aradığının rahatlığıyla ‘ Evet bundan sonra bir savaş eri olacaktım; sınıfıma, ülkeme bu yoldan hizmet edecektim’ diyerek başlar kendi sınıfı için çalışmaya. Kısa süre sonra yeraltı yaşamı da başlar Kerim Korcan’ın. 1938’de de 1 Mayıs’a katıldığı için gözaltına alınır. Yoğun bir işkenceden geçer: ‘Bu günlerim için, ATEŞTEN KÖPRÜ diyorum ben’

Ateş Köprüsü’nden geçtikten sonra Donanma Kor Askeri davasından yargılanır. Suçu(!), ‘Askeri, isyana teşvik etmek’tir.16 arkadaşıyla birlikte yargılanır ve toplam 184 yıl ceza alırlar. Kelepçe takılır kollara ve doğru İstanbul merkez kumandanlığı hapishanesine götürülürler… Orada kısa bir süre kaldıktan sonra bu kez de Sultanahmet Hapishanesi’ne… Burada bir yıla yakın kaldıktan sonra arkasından bir yazı gelir hapishane idaresine: ‘Görülen lüzum üzerine…’ Kerim Korcan yıllarını dolduracağı meşhur Sinop kalesine sevk edilir.

Kerim Korcan, Sinop Kalesi’nde tamı tamına 10 yıl yatar. 10 yıl sonra dışarıya çıktığı anda Sinop Milli Parkı’ndaki şu levhayı okur:’Kalbe ışığı dolar, sakın dokunma solar’ … Bu sözü hiç unutmaz… Sinop zindanı ve insan, Sinop milli parkı ve çiçekleri…

Hapisten çıkar çıkmaz da askere alınır. Korcan, İstanbul’a ancak 1950’de döner. Hapishanede marangozluğu öğrenen Korcan, yaşamını marangozlukla sürdürmeye çalışır. 1953’te evlenir. 1954’lerde de Vatan Partisi’ne katılır. 1957’de Vatan Partisi Merkez Heyeti üyeliğinden hakkında soruşturma açılır ve TCK’nın 141 ve 142. maddelerinden yargılanır. İlk tanıştığı hapishanede, Sultanahmet’te iki yıl yatar. İki yılın ardından serbest bırakılır.

Yaşadıklarını yazmaya başlar Kerim Korcan…

‘Şiir ince gümüş bir deredir, çağıldar uzaktan yeşil ovalarımızda. Çobanın kavalından dökülür inildeyerek. Suya inen koyunu geri döndürür. Hikaye dersen bir ırmak, onun ışıltılı sularında yüzümüzü seyrederiz. Roman derseniz kocaman bir nehirdir. Ay vurur geceleri, biz o nehirde kendimizi ararız yıldızlar yukarıdan bakışırken. Peki, şiir mi, hikaye mi, roman mı? Ben hikayede karar kıldım. Hikaye yazacaktım Sinop Cezaevi’nde kahırlı günlerimi doldururken. Kalem, kağıt, ışık lazımdı bunun için. Günün akşamına kadar çalışıyorduk karnımızı doyurmak uğruna.’ (sayfa 247)

Edebi çalışmaları ilk ürününü 1962 yılında düzenlenen bir yarışmada verir. Milliyet Gazetesi’nin ‘Bir Memleket Gerçeği’ konulu yarışmasında Korcan, ‘Köşe’ adlı röportajıyla ikinci olur. ‘Linç’ isimli romanı 1970’te hem filme alınır, hem de oyunlaştırılır. Linç, dönemin en önemli filmlerinden olur.

Linç adlı romanında adli tutuklular arasındaki çekişmeleri verirken bir toplumsal gerçeği ve halkın değer yargılarını da özellikle vurgular. Hapishaneden firar eden Arap Kadir’i evinde yatırıp sonra da ihbar eden muhtara şunları söyler Arap Kadir: ‘Muhtar bunu da unutmadan işit: Kahpelik bir marifet değildir. Ahlatlar köyünün bu davetsiz misafiri unutulur, fakat Arap’ın sözleri unutulmaz!’

Doğayı, insanları sürekli görmekle, yaşamında ilk ve son kez gören insanın arasındaki farkı şu güzel imgelerle anlatıyor Kerim Korcan:
‘Karadeniz’e yukarıdan bakıyordu. Mahpushane icat olalı kaç mahkum kale duvarından yıldızlı bir gecede denize bakabildi acaba? Onun yaptığı aslında zor değil, çok zor bir işti. Onun için, bir balıkçı, bir gemici Arap kadar manalı bulamazdı Karadeniz’i.’ (Linç / syf. 84.)

1976 yılında ‘Tatar Ramazan’ isimli hikaye kitabı tiyatroya uyarlanır. Bu kitap 1990’da sinemaya da uyarlanır. Başrolünü Kadir İnanır’ın oynadığı, müziğini Ahmet Kaya’nın yaptığı film, defalarca TV’lerde gösterilmesine rağmen, hala ilgiyle izlenmektedir. Mertlik, cesaret, zulme başkaldırı gibi erdemler, simgeleşir Tatar Ramazan’da. Yoksulun yanındadır Tatar Ramazan, yoksulun isyanıdır bir bakıma. Bu yüzden geçen onca yıla rağmen Tatar Ramazan, akıllardan silinmeyen bir eserdir. Film 1991’de Ankara Çankaya Belediyesi’nin düzenlediği, İnsan Hakları konulu yarışmada birincilik ödülü alır. Kerim Korcan’ın dilinde kurgu gerçeğe yediriliyor, gerçekler kurguya yedirilmiyor. Haksızlık yoktur edebiyatında, eşit davranır (Bu, tarafsızdır anlamına gelmesin, Korcan taraftır…) Kahramanlarına baktığımızda hemen hepsi cinayetten girmiş hapishaneye. Katil olarak bakmaz, merhametli davranır, insan olarak hakkını verir. Bakın, İdamlık Hüseyin’in idam edilmeden önce yaşadıklarını nasıl anlatıyor Korcan:

‘İhtiyarlar, bütün çırpınmalarına rağmen, oğullarıyla yüz yüze görüşememişlerdi. Görüşüp konuşamamışlardı. Ne var ki, idamlık Hüseyin’i, yarım saat için bile olsa, son bir defa mahpushane bahçesine çıkartmışlar ve masmavi gökyüzüne bir daha bakmasını sağlamışlardı’ Bir idam mahkumunun son anları ve doğanın güzelliği ancak bu kadar güzel ve etkileyici anlatılabilir.

Onlarca eser verir Kerim Korcan. ‘Ateşten Köprü’ isimli romanında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla İstanbul DGM’de yargılanır. 1989’da beraat eder.

Eserlerinin çoğunda hapishane gerçeğini anlatır Kerim Korcan. Ezilenler, başkaldıranlar, idamlıklar… Kitaplarının kahramanlarıdır. İçinde bulunduğu koşulları anlatır tüm yalınlığı ve doğallığıyla. Kahramanlarını genellikle kendi şiveleriyle konuşturur. Eserlerinde bu yalınlık hakimdir.

Şükran Kurdakul, şöyle tanımlıyor Kerim Korcan’ı: ‘(…) Yayımladığı roman ve öykülerinde diri, canlı, doğal bir anlatım içinde, yer yer kişilerin iç hesaplaşmalarını yansıtarak toplumcu- gerçekçi akımın başarılı örneklerini verdi.’

Sorgulayıcıdır Kerim Korcan. Okuruna da sorgulayıcı olmayı öğretir eserlerinde. Bir hapishane yaşamını sadece o duvarların arasındaki anla sınırlamaz. Hapishane müdürü nezdinde düzeni, o günkü iktidarı ele alır, bir tutuklu nezdinde ise o toplumun yapısını ve değer yargılarını… Kahramanlarına baktığımızda bugün karşılaştığımız hemen her kesimden insanlar vardır. Ne kadar delikanlı varsa bir o kadar korkak… Ne kadar acımasız varsa bir o kadar da merhametli olanlar vardır eserlerinde.

Kavuşmak ne kadar zorsa ayrılmak da bir o kadar zordur uzun yıllar yatmış bir tutsak için. Sinop’tan ayrılırken sevinmeyi düşünen Korcan, iki damla gözyaşı hediye bırakıp geliyor… Ya yıllardır görmediklerine kavuşmak? Bir babanın oğlunu tanımaması… Tanıyınca da, ‘O zaman bir ah koptu ciğerlerinden. Hiç böyle bir karşılama beklemiyordum.’ Bir kez daha gözlerini siliyor Kerim Korcan… Bu kez kavuşurken.

Birçok esere imza atan Kerim Korcan 9 Kasım 1990 tarihinde tedavi gördüğü kanser hastalığına yenik düşer ve hayata veda eder.

YAYIMLANAN ESERLERİ:
Linç (Roman), Tatar Ramazan (Öykü), İdamlıklar (Öykü), Ter Adamlar (Roman), Patrona (Roman), Dimitrof Geçiyor (Roman), Canlı Bayraklar (Öykü), Ölüm Pusuda (Öykü), Ateşten Köprü (Anı) Harbiye Kazanı (Anı), Ey Gaziler (Şiir), Acılar Çemberi (Çocuk Romanı), Capon (Çocuk Romanı)

(Erhan Canoba)