Yazılar

Melih Cevdet Anday – Yanyana Dalgınlık

gözlerine bakıyorum
denizden çıkarılmış bir tabaktaki kuş resmi
dağınık köy evleri gibi orda burda
sepetteki sümbül soğanı gibi gölgeli

yüreğimiz öylesine aşmış ki düşüncemizi
yarışı başlatan tabanca sesi gibi
dudaklarımız koşuya çıktıktan sonra
duyuyoruz söylediklerimizi

Melih Cevdet Anday – Rahatı Kaçan Ağaç

Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrının işine bakın.

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgarı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı.

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.

Melih Cevdet Anday – Sevi

Orman sen elimi tutunca başlardı,
Yarılırdı bir incir ortasından.
Koşardık yukarı iki büklüm, soluk soluğa.
Alabalıklarla düşe kalka, çam pürleri
Keserdi hızımızı, Elimi Bırakma, Elimi
Bırakma…

Sonra kayardık ta aşağılara.
Ve alçalırdı sessizlik bir ağaç gibi
Kök salardı sende ve bende, arayarak
Toprağın sıraya dizilmiş suyunu.
Ayçiçeğinden göğüslerin döner ışığa
Yürürdüm göğsünde öğle saatleri gibi,
Yürürdüm bir anıt kemeri gibi iki yanında.

Sonra gene başlardık koşmağa,
Yukarı, daha yukarı, çukur sularına
Göklerin. Öperdim seni, titrerdin, parçalanmış
Anları birleştiren sevi düş görmez: Ey orman,
Ey avlanmış atın falı, ey yeniden başlamanın
Aç güvercini! Falımız yok bizim.
Yaktık onu göçmen kuşların gözlerindeki
Benek, gagalarındaki tekçil dane gibi
Daha gün doğarken. Falımız yok bizim.

Melih Cevdet Anday – Anı

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Nerdeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet Anday – Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında.

Melih Cevdet Anday – Çare

Anladık ölüme çare yok
Kazaya belaya çare yok
Saç dökülmesine
Yüz buruşukluğuna çare yok
Anladık çare yok
İşsizliğe de mi yok
Açlığa da mı yok
Anlamadık gitti
Çare yok.

Melih Cevdet Anday – Çok Güzel Şey

Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dğnyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.

Melih Cevdet Anday – Şaşırtıcı Karşılaşma

“çok eskiden yaşadım bu anı ben”
dersiniz şaşkınlık içinde.
ilk girdiğiniz bir ev, bir merdiven,
birden güneş vuran pencere,

ve tam sırasında tren düdüğü…
işte böyle gelmişti siz dünyada
değilken bir gün öğle üstü
bu renklerle bu sesler bir araya.

yaşamak anımsamak mıdır yoksa?
sanmam, biz de bir sestik belki
birileri için yıllar önceki
şaşırtıcı karşılaşmada.

Melih Cevdet Anday – Sevincin Yarısı

Kuşlar yağmur yağdırır da
Yağmur güneşi vururdu ya
Ben sana gelirdim

Sevincin yarısı ağzımda
Zambağa birikir sabahlar
Ovalar atlara binerdi

Kulesine koşuşunca deniz
Cebimde geceden yıldızlar
Arılarla ballarla kanımda

Yüreğim avuç olurdu da
Sonra çeşme de olurdu ya
Mutsuz dönüşler ayında

Ben sana gelirdim

Melih Cevdet Anday – Olsun Da Gör

O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle gülü bülbülü
Çifter çifter aylar gökyüzünde
Her gece ayın on dördü

Kuşlar geçecek damların üstünden
Kuşlar konacak dallara
Kanat seslerini duyup uyanırlarsa
Gene kuşlarla uyusun çocuklar
Olanı biteni anlatma.

Hiç görmediğim şey bu
Kurdun gözü yılmış sürüden
Elmanın yarısı soğuk yarısı sıcak
Ağulu bitkilere dolanmış salkım
Güneşten yağmur boşanacak

Yetsin demir çağının beyliği
Yeni bir gün başlıyor demek
Yeryüzünde korkusuz yaşamak
İki milyar kişiye bir dünya
İki milyar kişiye iki milyar ekmek

Yazık olur bu düş yarı kalırsa
Barış günü insan hakkı yenirse
Köroğlu’ nun sözü dinlenmelidir
Sivas ilinin Banaz köyünden
Pir Sultan Abdal dirilmelidir

Ah günüm yetse görmeye seni
Seni övmeye gücüm yetse
Barış çağı altın çağ
Son ozanı ben olayım bu özlemin
Bu özlem bitse

O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle deli ozanı
Baştan başa sevda, baştan başa tutku
Dili baldan tatlı

Melih Cevdet Anday – Gözlerim Mavi

Gözlerimden çıkıyorsun
Sokağa
Mavi mavi.

Melih Cevdet Anday – Seni Düşünüyorum

Çocukluğunu düşünüyorum Emilia
Deniz boyundaki ıssız yolu sabahleyin
Hani saçların, atkın uçuşurdu rüzgarda
Kokusunu duyuyorum bembeyaz gömleğinin
Seni kucağıma alıyorum Emilia

Ben büyüttüm seni, ben yetiştirdim
Bugüne bu sevdaya
Toprağım ekmeğim kitabım şiirim
Sen ne varsa iyiden doğrudan yana
Gözümün nuru, başımın tacı, efendim.

Melih Cevdet Anday – Sevincin Yarısı

Kuşlar yağmur yağdırır da
Yağmur güneşe vururdu ya
Ben sana gelirdim

Sevincin yarısı ağzımda
Zambağa birikir sabahlar
Ovalar atlara binerdi

Kulesine koşuşunca deniz
Cebimde geceden yıldızlar
Arılarla ballarla kanımda

Yüreğim avuç olurdu da
Sonra çeşme de olurdu ya
Mutsuz dönüşler ayında

Ben sana gelirdim.

Şiirin Anlamı

Ataç, şiir üstüne yazar ya da konuşurken, sık sık, “yapı”sözcüğünü kullanırdı; sözgelişi, “Ozan, sözcüklerle bir yapı kurar,” derdi. Burada “yapı” sözcüğü ile anlatılmak istenen, ilk bakışta ve hele şiir sorunlarınayabancı olanlarca sanılacağı gibi, şiiri eskilerin deyişiyle bir “abide” saymak, böylece de onu göklere yükselen ölümsüzbir kalıt olarak övmek değildir. Başka türlü söylemek gerekirse, “şiirin yapısı” sözünde bir mecaz yoktur; buradaki benzetme, düpedüz taştan, tuğladan, demirden yapılan yapılarla, sözcüklerden kurulan şiir arasındaki öz birliğini göstermek amacını gütmektedir. Eskilerin “inşa” sözcüğü de bu anlamdadır, ama düzyazı için kullanılmıştır.

Gerçekten de şiirin, temelli, dengeli, bir ucu öteki ucunu tutar, ağırlıkları eşitçe dağıtılmış, kendi içinde kendine benzeyen, özdeş öğelerden kurulduğu için benzerlikleri dönerek yineleyen, sayıca da düzenli bir yapıda olduğu yadsınamaz. Ancak bu yapı, her şiirde kolayca gösterilemez ve bütün ayrıntıları ile gösterilemez. Ayrıca “şiirin yapısı” sözünden, bütün şiirler için, her çağda ortak ve uyulması gerekli bir kurallar toplamı anlaşılamayacağıiçin, kendi çağımızın ya da kişiliğimizin beğenisine uygun belli bir yapı düzenini, bütün şiirler için aramak ve istemek, bulamayınca da onları yapısızlıkla suçlamak yanlış olur. Hele eskiler, ölçü ile uyaktan başka yapı gereci bilmeyenler, çağdaş şiirleri baştan başa düzensiz, bizim konumuz olan sözcükle söylemek gerekirse “yapısız” buluyorlar, “Bunun başı sonu tutmuyor!” diyerek yeni şiirleri alaya alıyorlar. Gerçi ölçü ile uyak da şiiri bir yapıya sokar, daha doğrusu, onu bir yapısı varmış gibi gösterir; ama şiirin yapısını ölçüden, uyaktan başka yerde aramak gereklidir, çünkü ölçü de, uyak da bizi aldatabilir, yapısız olan bir şiiri bize yapılı gibi gösterebilir., böylece gerçekte anlamadığımız bir şiiri sanki anlamışız sanısına kapılırız. Çünkü bir şiirin anlamı da, gerçekte şiirin yapısından başka bir şey sayılmamalıdır. Bir ev, bir fabrika, bir tiyatro yapısı karşısında, “Ben bunun anlamını kavrayamadım demektir. Bunun gibi, şiirin biçimi, yapısı da onun anlamını, gerçek anlamını belirtir, ortaya koyar.

Bizdeki anlamsız şiir tartışmaları, belki bir de bu nedenden ötürü, çoğun verimsiz oluyor, karanlıkta kalıyor. Çünkü şiirde biçimden bağımsız anlam arayanların karşısına dikilen birtakım ozanlar, biçim – yapı kaygısı taşımadıkları için, anlamı ya düpedüz yoksuyor ya da şiirlerine koydukları anlamların ancak ileride anlaşılacağını söylüyor ki, bunların ikisi de, şiirde biçimden bağımsız anlam arayanların anlayışından hiç de başka değildir, başka türlü yorumlanamaz. Şiirin yapısından anlamayan, anlamadığı için de gerçek şiir güzelliğine varamayan okur, nasıl şiirdeki sözcüklerle gizli kapaklı ya da üstü örtülü olan anlamı ortaya çıkarmakla görevli sayıyor ve bunu başaramayınca elindeki şiir anlamsızlıkla adlandırıyorsa, tıpkı bunun gibi, şiirin anlamıyla birlikte doğduğunu bilmeyen ozan da, “şiire ayrıca bir anlam kondurmak gerekli midir, değil midir?” biçiminde ortaya attığı bir soruyu, “Hiç de değildir,” diye yanıtlayarak anlamsız olabilmek için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Gerçekte bu iki anlayış, o çeşit okurla bu çeşit ozanın anlayışları, karşıt değildir; olsa olsa bunların ikisi de şiire karşıttır. (…)

(Melih Cevdet Anday)

Şiirin Vazgeçilmez Üç Dönemi

Abdulhak Hamid, “En iyi şiirlerim yazmadıklarımdır,” demiş ya, dogrusu “yazamadıklarım olmalı; öylesine derin ve güçlü duygular, heyecanlar yaşamış ki, salt bu yüzden onları bir türlü şiire getirememiş… Hamid’ in, şiiri bir türlü gereğince anlamadığı bundan da belli. Şiirin en iyisi, en güçlü, en yüce duyguları, heyecanları anlatanı değildir ki… Daha da ileri gidebiliriz ve şiir duyguları, heyecanları anlatmaz, şiirin uyandırdığı duygu, heyecan, yaşamdaki duygu değildir, olsa olsa ona benzer, o kadar, diyebiliriz.

İşte bu yüzden de, “Şiirin kaynağı yaşam değildir, gene şiirdir,” demişler. Ama “Şiirin kaynağı yaşam mıdır, yoksa gene şiir midir?” sorusu dar tutuldu mu, ortaya iki karşıt anlayış çıkıyor ki, bu iki anlayışın çatışması, verimli bir eylem doğuracağına, bir kısır döngüye gelip dayanmaktadır. Çünkü gerçekte yaşam ile şiir arasında böyle bir karşıtlık yoktur. Bir ozan, yaşadıklarını olduğu gibi, yaşamadıklarını da birer gereç olarak kullanabilir ve diyelim ki bunların çoğunu da yaşamdan değil, şiirden, şiirlerden öğrenir. Şiirin bu dönemi, biriktirme dönemi diye adlandırılabilir. İşte bundan sonradır ki şiirin kendi dönemine sıra gelir. Orada ozan, yaşamış olsun, yaşamamış olsun, elindeki duygulara, heyecanlara birer düşünce olarak, soğukkanlılıkla bakacak, nerede ise bir bilim adamı gibi çalışacaktır. Artık bu dönemde, “Elimde duygular, heyecanlar öylesine güçlü ve derin ki şiir yazmaktan beni alıkoyuyorlar,” diye düşünmek ancak ozan olmamakla açıklanabilir bir durumdur.

İşte genel olarak şiir okurunun ister istemez yabancı olduğu, anlamadığı, belki de anlayamayacağı dönem bu dönemdir, uğraş dönemidir, herkese kapalıdır, giderek büyülü, gizlerle dolu bir çalışma sorunudur bu.

Ama bir ozan salt bu dönemin kendine özgü yapısına çokça kapılarak, şiirin okura bütün bütün yabancı olduğu kanısına çokça varırsa, bence yanılır. Çünkü böylece yalnız ilk dönemi görmezlikten gelmiş olmakla kalmaz, benim üçüncü dönem olarak adlandırmak istediğim, şiirin yeniden okura, yaşama dönüşü dönemini de yadsımış, yoksaymış olur. Gerçekte ozanın işi, bir bilim adamı gibi çalışıp yarattığı dönemde bitmiş değildir; şiirin tamamlanması, onun yeniden yaşama dönmesi ile olur. İşte artık bu dönemde, ya da bu dönem yüzünden ozan, toplumsal ödevinin bilinci sorunu ile karşı karşıya gelir.

Bunun gibi, şiirin kendine özgü tekniklerine, salt anlaşılmak için boş vermek, şiiri yaşanmış duygular ve heyecanlarla çırılçıplak bırakmak, kimi ozanlarca sanılıyor ki, okurla yakınlık kurmanın, tek yoludur. Oysa bir şiirin kolaylığı, aykırı görünse de, zorluğundan doğar; başka bir deyişle, okurun bilemeyeceği, bilmesi gerekli de olmayan birtakım uğraş güçlükleri, ancak ozanın ustalığı ile yenilebilir ve böylece şiir, neredeyse damıtılmış olarak okura sunulur. Ama bu güçlükler, ne küçümsenmeli, ne de gereğinden çok çapraşık sayılmalıdır. Bunun ölçüsünü, ozan, kendi başına bulacaktır.

(Melih Cevdet Anday)

Uzun Şiir Kısa Şiir

eçende bir ozan arkadaşım, yeni yazdığı dört beş dizelik güzel bir şiirini okudu bana; o şiir üzerine konuşurken, uzun şiir-kısa şiir konusuna değindik. Şunu merak ediyordum ben : Arkadaşımın, o dört beş dize ile verdiği, vermek istediğinin tümü müydü? Başka bir değişle, onu bu dört beş dizeyi yazmaya iten düşünce daha da geliştirilmeye elverişli değil miydi? Bir ozan, niçin kimi zaman düşüncelerinin ardına takılıp gidebildiğince gidiyordu da, kimi zaman az sözle yetiniyordu? Konuların (salt anlaşma kolaylığı sağlamak için kullandığım bu cözcükten ötürü bağışlanmamı dilerim, yoksa konulu şiir değildir sorunumuz) geliştirilmeye elverişli olanı, olmayanı mı vardı ve bunlar ne yoldan ayırd edilebilirdi? Konuşmamızın sonunda anlaşıldı ki o ozan tanıdığım, sadece çok vakti olmadığı için kısa kesmiş, dört beş dize ile yetinmişti. Demek kısa şiirler, vakitsizlikten ötürü kısa şiirdiler. Bunun gibi, tembellikten ötürü, yorgunluğuna katlanamamaktan ötürü geliştirilmeden bırakılmış şiirler bulunduğunu da düşünebiliriz. Bütün bunların dışında kısa şiiri, salt kısa şiir için yazmak diye anlatabileceğimiz bir tutum da var ki, bu tutum, “Şiir kısa olur!” savını içinde taşımaktadır.

(…) Bugün bizim kısa şiirleri uzun şiirlere, ya da uzun şiirleri kısa şiirlere yeğlememizin ne gibi nedenlere dayandığı sorusu kolay kolay çözülemez. Uzun bir şiiri, kısa bir şiir gibi sevmemize hiçbir engel yoktur. Ama daha ileri gidersek, “Uzun şiir nedir, kısa şiir nedir?” sorusunu sormak gerekir; kaç dizeye kadar kısa şiir de kaçıncı dizeden sonra uzun şiir başlar? İşte bu soruyu karşılamadan konuyu aydınlatamayız sanırım.

Edgar Allan Poe, 31 Ağustos 1850′ de yayımlanan, From the Poetic Principle adlı yazısının bir yerinde şöyle diyor : “Şu kanıya vardım ki, uzun şiir diye bir şey yoktur. Uzun şiir sözünün sadece apaçık bir çelişki olduğunu ileri sürüyorum.”

Uzun şiire karşı ilk başkaldıran Edgar Allan Poe’dur, diye düşünmekte büyük bir yanlışlık olmasa gerektir. Başka bir deyişle, kısa şiiri, yeni bir şiir anlayışı olarak ortaya süren çağdaş şiirdir ve onun babası sayılan da Edgar Allan Poe’ dur. Ancak Poe’ nun, sözgelişi Raven şiiri 108 dizeliktir. Şimdi 108 dizelik bir şiiri kısa şiir mi sayacağız, uzun şiir mi?

Burada yapılacak ilk iş, konuyu dize sayısına bağlı görmekten kurtulmak olmalıdır, sanıyorum. Çağdaş şiir anlayışı, şiirden öyküyü atmak amacından doğmuştur, denilebilir; bu ise sözgelişi, Homeros’un, Dante’ nin, Fransız klasik ozanlarının ve bir anlamda romantik ozanlarının şiir anlayışına karşı çıkmak demektir. Gerçekten de, Homeros’ u alırsak, o iki büyük koçaklamanın onca uzun olması, bütün ayrıntıları ile bir savaşı ve bir deniz yolculuğunu anlatmasından, giderek bir parçayı önce ozanın, sonra kişilerden birinin diliyle, daha sonra da başka bir kişinin diliyle olmak üzere birkaç kez anlatmasındandır. Öyküyü, tarihi, dini, ansiklopedik bilgileri çıkarıp atınca, yeni şiir ister istemez, eski şiire bakarak kısa olacaktır.

Bu açıdan bugün uzun şiir – kısa şiir tartışması, bana gelir ki, baştan başa gereksizdir. O tartışma, yeni şiirin, çağdaş şiirin ortaya çıkışı sırasında, yüz yıl önce gerekliydi. Bugün kısa şiir sözünden, beş altı dize içinde dönüp durmayı anlamak, bu bakımdan , sadece yanlış olmakla kalmaz, bir şiirin geliştirilmesine, bu yoldan görütlemeye de karşı durmak olur, vakit darlığından ya da değil, tembelliği yerleştirir, fantaziyi nükteye indirir ve ozanlığı kolay göstererek şiirin eğitimsel yanını çürütür.

(Melih Cevdet Anday)

Çağlar Geçiyor

“Anlamın Anlamı” başlıklı yazım epey ilgi uyandırdı, mektuplar aldım, telefon edenler oldu, konuşuldu da. Ancak bunların içinde o yazıyı tutanlar çoğunlukta değildi. Anlamadıklarını söyleyenler olduğu gibi, o yazının kimi yerine karşı duranlar da vardı. Doğrusunu isterseniz, çetrefil bir konu idi, “Anlamın Anlamı” başlıklı yazıda işlemeye kalktığım “anlam” oldum bittim tartışmalıdır, kiminin anladığını öbürü anlamaz, kimine açık seçik gelen öbürüne bir şey söylemez. Kişinin gördüğü öğrenime göre de değişir anlamın anlamı, uğraşılar arasındaki ayrımlara göre de. Diyelim bir felsefi yazı, değil az öğrenim görmüş kişiye, uğraşı felsefeden uzak olan aydın bir kişiye de kapalıdır bakarsınız. Ne yaparsınız ki, şiir söz konusu oldu mu, herkes kendi anlayışını – kendi beğenisini – yeterli sayar, o anlamadı ise, şiir için özel bir ilgi gereğini yersiz bulur. “Ben anlamıyorsam, kimin için yazıliyor bu şiirler?” diye sorar. sırası gelmişken deyinivereyim, Batı müziğini sevmediklerini, anlamadıklarını söyleyenlere öğütlerim, dişlerini sıkıp dinlesinler o müziğin başyapıtlarını, az zaman sonra varacaklardır tadına. Neyse…
 

(…) Eskiden beri okudukları şiirlerde, öyküler anlatıldığını, kahramanca ya da bilgece sözler edildiğini, güzel doğa görünümlerinin betimlendiğini (tasvir edildiğini) bilenler, alıştıkları bu şeyleri göremedikleri yeni şiirleri anlamsızlıkla suçluyorlar. Oysa yeni ozan, şiirden öyküyü, bilgeliği, “tasvirciliği” kaldırmakla sanatının özüne yönelmektedir. Hiçbirimiz müzik dinlerken “Ne demek istiyor?” diye sormuyoruz. (…) Müzik nasıl “söz” değil. “ses” ise, şiir de “anlam” değil, “sözcük”tür…diyeceğim ama, “Şiir nasıl anlamsız olurmuş!” diye karşı çıkılacağını biliyorum. İşte onun için dilbilimcilerin anlamı nasıl gördüklerine değinmek istedim. Bu gibi konular bir gazetede ele alınır mı, alınmaz mı, bilmiyorum. Ancak o yazı dolayısıyla mektup yazanlar, telefon edenler olduğuna göre, bu gibi konulara değinmek hiç de boşuna olmuyor demektir.

Okurlarımdan ikisi yazdıkları mektuplarda, bilimlerin değişmesi ile sanatların da değişmesi gerekmeyeceğini söylemekle, o yazımın sonlarına doğru değindiğim bir konuyu yeniden ele almamı zorunlu kıldılar. yukarıda da söylediğim gibi, bir sanat yapıtından hoşlanmak için bilim öğrenimi hiç de zorunlu değildir, bunu biliyorum, neylersiniz ki bilimlerdeki büyük değişiklikler, sanatları da etkimektedir. Ya da şöyle diyelim, değişim çağlarında bilimlerle sanatlar arasında öyle bir koşutluk oluyor ki, bunlar birbirlerini etkiledikten başka insan yaşamını, kültürünü değişikliğe uğratıyorlar. (…)

Bu değişikliklere uymak için bilim, felsefe öğrenmek gerektiğini söylüyor değilim, yanlış anlaşılmasın. Çoğu sanatçı bile, uğraştı sanatın bilim ile, felsefe ile ilintisini bilmez. Bir şey denemez, yeter ki onun yapıtı başırılı olsun. Ama sanat yapıtı niçin değişti diye şaşarken, büyük çağ değişimlerini hesaba katmalıyız demek istiyorum.

(…) Alıştığımız sanat değişti diye şaşıyorsak, bilelim ki, onunla birlikte dünyada daha birçok şey değişmiş demektir; hem bunun içine felsefe, bilim gibi ciddi bilgi alanları da girer. Biz Leonardo çağının resmine, yontuna nasıl alışık isek, yarınki insan Kuanta çağının resmine, yontuna öyle alışmış olacak.

(Melih Cevdet Anday)

Anlamın Anlamı

(…) Ahmet Haşim’ i, “Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça her okuyan ona kendi hayatının da nalamını verir ve böylelikle şiir herkesin istediği yolda anlayacağı ve bundan ötürü de sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişliği olandır,” sözlerinin arkasından Valery’ nin şu sözlerini getiriyor:

“Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun, yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılmadır…Şiirin amacı, hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir… Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hali yaratmaktır.”

Bakın, Yahya Kemal de bu sözlerin bir benzerini dile getirmektedir, şöyle diyor : “Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi okura samimi bir vehim vermek…İşte bunu özlüyorum.”

Oktay Rifat’ın bu konuda yazdığını da görelim : “Bir sözün gözümüzün önüne gelen görüntüsü, olabilecek bir şeyse o söze anlamlı, olamayacak bir şeyse anlamsız deriz. Ahmet düştü sözünün bir anlamı vardır, çünkü Ahmet düşebilir. Lambanın saçları ıslak sözünün bir anlamı yoktur, çünkü lambanın saçı olmaz. Bir kelime sanatı, bu yüzden görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere bağlanması istenemeyeceğinden, anlama da bağlı kalması istenemez.”

Tümü de doğru, güzel, yerinde sözler. Ancak bıunlar bir şiirseveri gene de doyurmayabilir. Çünkü şiirsever bir okurdur, okumak ise “sözcük” denilen göstergelerle düşünmek demektir. Bir sözcüğün nasıl olup da bir nesne durumuna geleceği kolayca anlaşılamaz. Ayrıca şiir sanatı, oldum bittim, burada burada açıklaması yapılan şiir olmamıştır; o bir zaman masal anlatmış, öykü de anlatmıştır, öyle yaptığı zamanlar , şiirlerin imgeleri, görüntüleri, düzyazıdaki imgeler, görüntüler gibiydi. Burada sözcüklerin niteliğini araştırırken, unutmamak gerekir ki, şiir sanatı sembolizmden sonra büyük değişikliğe uğramıştır. Şimdi gene sözcüklere, bilimsel adı ile “gösterge” lere dönelim. “Gösterge” yeni anlam bilimin temel terimlerinden biridir. Onun genel olarak ne olduğunu Pierre Guiraud’ nun çevirisi Berke Vardar’ca yapılan Anlam Bilim adlı kitabındaki tanımlardan almakta konumuz açısından yarar bulunduğunu sanıyorum.

“Anlamlama, bir nesneyi, bir varlığı, bir kavramı, bir olayı, bunları anladığımızda canlandırabilecek bir göstergeye bağlayan oluştur : Bir bulut, yağmur göstergesidir, yukarı doğru kalkan kaşlar şaşkınlığın, bir köpeğin havlaması kızgınlığın, at sözcüğü bir hayvanın göstergesidir.”

Şurası çok önemli ki, anlamın ortaya çıkması için bir değil, iki gösterge gerekli. Sürdürelim okumayı : “Demek ki, gösterge uyarıcı bir şey. Ruhbilimciler uyaran diyor buna. Uyaranın organizma üzerindeki etkisi bir başka uyaran’ın belleksel imgesini anlıkta canlandırır; bulut yağmurun, sözcükse nesne ya da varlığın imgesini uyandırır.”

Durum aşağıda biraz değişecek. Biz şimdi sözcüğün bir gösterge olduğuna gelmiş olduk. Onun bildirişim aracı olma niteliği de buradan doğuyor. Ancak “gösterge, anlıksal imgesini uyandırdığı bir başka uyaran’a bağlı bir uyarandır.” Demek ki, anlığımızda birbirini çağıran nesnelerin anlıksal imgeleri ile bunlara ilişkin olarak bizde uyanan kavramlardır. Saussure’ ün şu sözü üzerinde önemle duralım : “Dil göstergesi, bir nesne ile bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir.”

Saussure’ ün sözündeki yenilik şurdadır : Sözgelişi “ağaç” sözcüğünün kulağımda uyanan işitim imgesi, anlığımda ağaç kavramını uyandırır, ağacı değil. Nesne aradan çekildi gitti. Her şey iki imge arasında olup bitiyor. Böylece “anladım” dediğim zaman, işitimsel gösterge ile anlığımdaki kavramın birliğini söylemiş oluyorum. Fakat, “saf, arı diye nitelendirilen sanatlar diyor Pierre Guiraud, “bir başka uyaran’a bağlı olmayan uyaranlardır. Gerçeği göstermezler, kendileri bir gerçek oluştururlar. Gösterge değildirler, nesnedirler.”

Böylece tek göstergeli anlam diye bir anlama gelmiş olduk. Burada gösterge artık bir nesnedir. İşte Valery’ nin, Ahmet Haşim’ in, Yahya Kemal’ in, Oktay Rifat’ ın söyledikleri, söylemek istedikleri de bu değil miydi?

Bir tür dil göstergesinin araç değil nesne, kendi başına varlık olduğu bilgisi buradan doğuyor. Hangi tür imgelerdir bunlar? Müziğin uyandırdığı işitimsel imge belleğimde bir kavramsal imgeye dönüşmez artık. Şiirin müziğe benzetilmesi de bundandır. Sembolizm denilen şiir akımından sonra ortaya çıkan, çağdaş şiiri bütünü ile etkisi altına alan “saf şiir” anlayışı nesne-göstergelerin ardına düşmüştür, anlamın değil. Şiirde anlam konusunu tartışırken, bütün şiir tarihini eş örneklerle dolu sayamayız. Şiir sanatı büyük bir değişime uğramıştır. Nitekim resim sanatı da izlenimci akımdan sonra nitelik değiştirmiştir: Çizgiyi atmış, doğayı yalnızca renk olarak görmüş, konturu kaldırmış maddeyi eritmiş, renk karşıtlıkları kuramından büyük ölçüde yararlanmış, böylece akılla bilineni değil, gözle görüleni tuvale geçirmiştir. Yeni resmi anlamamız için, ona bakışımızı yeniden ayarlamak gerekir. Bu zahmete değer.

Şiir, resim, yonut, müzik… Niçin böylesi büyük değişikliklere uğradılar? Eskiden halk ile sanatçı arasında bir birlik vardı, şimdi ortadan kalktı mı o birlik? Kalktı ise doğru mudur bu?

Bu sorular yerindedir, sorulmalı ve yanıtları araştırılmalıdır demek istiyorum. Ama şunu da unutmayalım: Çağımızda değişen yalnızca sanatlar değildir, çağımızda bilimlerin de başdöndürücü değişimlere, gelişmelere, gelişmelere uğradıklarını hesaba katalım. Bu gün fiziğin bulduğu yeni gerçekler, bildiğimiz dille anlatılabilir gerçekler değildir, onları ancak yeni matematik anlamlandırabilir. Bunun gibi çağımızın felsefeleri de… Nereye gelmek istiyorum? İnsan aklının yetersizliğine mi? Hayır, bilimleri öğrenmek bizden nasıl yeni bir çaba istiyorsa, sanatlar da bakışımızı, görüşümüzü, anlayışımızı değiştirme yolunda bir çaba bekliyor bizden. Şiirde anlamdan, anlamsızlığa geçmek değildir olup biten, eski anlamlardan yeni anlamlara, daha zengin anlamlara geçmektir.

Biliyorum, bilimleri anlamak için gerekli olan çabaya benzer bir çaba güzel sanatlar için de gerekli oldu mu, kişinin sıtkı sıyrılır onlardan. Şiir olsun, resim, yonut olsun, tadını doğrudan doğruya duyurmalıdır bize, araya bilgileri sokmadan. Ben de buna inandığım için, yeni sanatların bilgisel bir çabayı gerektirdiğini değil de, sadece anlayışımızı, bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini söyledim. Bu tür değişiklikler tarihin dönemeçlerinde hep gerekli olmuştur, ilk çağdan ortaçağa, ortaçağdan yeniçağlara geçerken sözgelişi.

(Melih Cevdet Anday)

Melih Cevdet Anday Şiirinin Kendi İçindeki Gelişimi

Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin ‘evrensel şairlerinden’ biri olma hakkını kazanmış 80 yaşındaki Melih Cevdet Anday’ın şiir serüveni hakkındaki düşüncelerimi söylemeye başlamadan önce, sizlere küçük bir öykü anlatmak istiyorum:

Ormanda yangın çıkmış. Herkes can derdinde kaçışırken, minik bir serçe, ormanın yakınındaki gölden, gagasına doldurduğu bir damla suyu getirip alevlerin üzerine atıyormuş durmadan. Kaçışanlar alayla sormuşlar serçeye: ‘Bir damla su ne işe yarar?’ diye. Yanıtlamış minik serçe telaşla: ‘Elimden ancak bu kadarı geliyor.’

Benim, Melih Cevdet Anday şiirine yaklaşım ve çabalarımın da ‘bu kadar’la sınırlı olduğunu lütfen unutmayınız.

Bilinenleri yinelemenin her zaman yararlı olduğuna inandım. Bu durum, Melih Cevdet Anday şiiri içinde geçerli ve gerekli.

Her yeni devinim alışılmışı karşısına alır, karşı koyar, eleştirir ve alışılmışa baş kaldırır. Yeni olanın alışılmışa göre yaşama gücü elde edebilmesi ve dirimselliğini sürdürebilmesi karşısına alma, karşı koyma, eleştirme ve baş kaldırma işlevlerini ne ölçüde yerine getirdiğine, getirebildiğine bağlıdır, bağımlıdır. Cumhuriyet sonrası Türk şiirindeki bildirgeli Birinci Yeni ile bildirgesiz İkinci Yeni, bu durumun can alıcı öneme sahip örnekleridir.

Garip’in ‘Birinci Yeni’ oluşu ortaya çıktığı ve rast geldiği zaman diliminde sayılan niteliklere uygunluk göstermesindendir. Alışılmış, şiir adına yaratılanı, üretileni doğal, olağan saymayı öngörür. Benimsenmiş, benimsetilmiş ve belletilmiştir. Alışılmış şimdideki eskiyi ve eskimekte olanı simgeler ve dile getirir. Alışılmamış ise şimdideki yeninin muştusudur. Alışılmış, benimsenmişlik, benimsetilmişlik ve belletilmişlik dışında başka bir seçeneğe yaşam hakkı vermemeye çalışır, çabalar.

Oysa, alışılmışı karşısına alan, karşı koyan, eleştiren ve baş kaldıran alışılmamış benimsenmiş, benimsetilmiş ve belletilmiş olan(lar)ın dışında seçenekler sunar. Benimsenmiş, benimsetilmiş ve belletilmişin göreli olduğunu ve değişebilirlik taşıdığını gösterir, vurgular. Dolayısıyla yadırganır, yargılanır, alaylanır, kalaylanır. Alışılmamış da yadırgatır,yargılar, alaylar, kalaylar.

Alışılmış geleneğin ve ortam ortalamasının kucağına oturur ve iyi-kötü beslenir. Gelenek ve ortam ortalaması beslediğine giysi niyetine deli gömleği giydirir. Gelenek ve ortam ortalaması şairin kendini kendi olarak var kılma ve var olma sorumluluğunu kolaylaştırır. Karşılığını ise, şair, bile isteye talebe göre arz ya da yaratmasını ortalamada, vasatide tutmakla yetinerek öder. Çünkü, gelenek ve ortam ortalaması alışılmışı, alışılmış benimsenmiş, benimsetilmiş ve belletilmişi yarattığı, ürettiği ‚Äì yeniden ürettiği ölçüde ve sürece besler, destekler. Talebe göre arz ya da yaratmasını ortalamada tutmak git gide birörneklileştirilmiş kendini yineleyen ama yenilemeyen bir döngünün, bir kısır döngünün oluşmasını ve sürmesini sağlar.

Gelenek ve ortam ortalaması, şaire giydirilen deli gömleği, şair ve okura takılan at gözlüğüdür. Şair ve okur, bunları fırlatıp attığı zaman sağlığına kavuşabilir, kavuşacaktır.

Alışılmış olan tepki oluşturma gizilgücünü güdükleştirir, beklentilere sınırlar çizer, narh koyar. Alışılmışa karşı iki tür tepkime oluşur: birincisi, alışılmışın verdiği tekdüzelik, rahatlık ve ağırlık (rehavet); ikincisi ve asıl önemlisi doygunluğa eriştirememezlik.

Alışılmamışa karşı oluşan tepkimeler iki türdür: birincisi, rahatı bozar, dolayısıyla dışlanır ya da görmezden gelinir; ikincisi ve yine asıl önemlisi doygunluğa eriştirebilir, farklı tatlar ve hazlar oluşturur.

Cumhuriyet sonrası Türk şiirinde, Birinci Yeni şairleri başlangıçta, o günün ortam ortalamasının sularında az ya da çok kulaç atmışlardır. Göz açtıkları şiir dünyasında eskiyen en son yeni ya da yeniler vardır çünkü. Her yeni, kendinden önce var olanda bazı beğeniye değer yanlar bulabilir, bir süre bunlarla oyalanır. Sonra yeni olmanın gereğini yerine getirir: denenmemişi denemek. Şiir, gerçek şiir hiçbir zaman var olanla yetinmez çünkü, bu doğasına aykırıdır. Var olanı yinelemek yerine, yeniyi, dirimi arar, yapılmayanı yapmaya girişir, ulaşılmaz olanı erekler.

1937-1938 yıllarında Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday Varlık dergisinde yayımlanan şiirleriyle geleneğe ve ortam ortalamasına darbeyi vurmuşlar ve 1941 yılında yayımladıkları ortak kitapla bu devinimi bildirgeli konuma getirmişlerdir.

Dönelim: Birinci Yeni alışılmışı karşısına almış, karşı koymuş, eleştirmiş ve baş kaldırmıştır. Benimsenmiş, benimsetilmiş ve belletilmiş ne varsa, kendi iç tutarlılığı ve bildirgesi çerçevesinde değiştirmiştir. Köktencidir. Seçkinlik sıradanlığa, ölçü ölçüsüzlüğe, uyak uyaksızlığa, soyut somuta, yapmacıklık içtenliğe, büyük küçüğe yerini bırakmıştır. Söyleyişe, o günün moda deyimiyle eda egemen olmuştur. Şiirin içine şiirin dışında ne varsa alma kararındadır Birinci Yeni. Gerçek anlamda, şiirin tarihi, coğrafyası, ekonomisi ve panoraması değişime uğramış ve farklılaşmıştır. Birinci Yeni ataktır, kavgacıdır. Yıkmıştır ve yıktığının yerine kendi değerlerini ve kendi kimliğini ortaya koymuştur. Ama, süreç Birinci Yeniyi hiç de garip olmayan bir biçim de gelenek durumuna, alışılmış konumuna ve ortam ortalaması düzeyine getirmiştir. Tüm yeni ve alışılmamışların vardığı, varacağı kaçınılmaz bir uğraktır bu. Sonrası, sonrası mı?

Sonra, Birinci Yeni şiirini yine Garip’in üç atlısı sonlandırmıştır. Orhan Veli’nin Boğaziçinde Bir Garip Orhan Veli şiiri ve erken ölümü, Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ı ve Melih Cevdet Anday’ın Tohum şiiri.

Buraya kadar başlıca bilinenleri çok genel bir çerçevede sunmaya çalıştık.

*

Şimdi,Melih Cevdet Anday’ın şiir serüvenine ışık tutan kitapların dökümünü yapalım:

1.Garip (1941) [Orhan Veli,Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday birlikte]
2.Rahatı Kaçan Ağaç (1946)
3.Telgrafhane (1952)
4.Yanyana (1956)
5.Kolları Bağlı Odysseus (1962)
6.Göçebe Denizin Üstünde (1970)
7.Teknenin Ölümü (1975)
8.Sözcükler (1978) [Başlarken, Yaşarken, Masal gibi hiçbir kitabına girmemiş şiirleri içeren bölümlerle ilk toplu şiirler]
9.Ölümsüzlük Ardında Gılgamış (1981)
10.Tanıdık Dünya (1984)
11.Güneşte (1989)
12.Yağmurun Altında (1995)

Bu sıralamayı yapmak zorunluluk. Çünkü, Melih Cevdet Anday’ın şiir serüveninde tüm kitapları ayrı ayrı önem taşımakla birlikte, Sözcükler bence ayrı bir değerde. Şiir serüvenindeki boşlukları, onu sürekli izleyenleri ‘bir tür boşluk duygusundan’ kurtarma amacını da içerir bu kitap. Başlarken adlı bölüm, Garip şiirinin birikme öncesi durumunu açıklığa kavuşturur. Yaşarken adlı bölüm, Anday’ın ‘anakronik zaman’ algılayışını geliştirdiği uğrakları dile getirir. Masal adlı bölüm, Anday şiirinde mitolojik dönem öncesi birikimi duyurur.

GARİP ŞİİRİNİN BİRİKME ÖNCE DURUMU: BAŞLARKEN

İlk kez Sözcükler’de, daha sonra Rahatı Kaçan Ağaç adıyla Rahatı Kaçan, Telgrafhane ve Yanyana’nın ortak basımında yer alan Başlarken adlı bölümde 4 şiir vardır: Ukde, Beklemek, Son Liman, Döneceğim.

Ukde, Melih Cevdet Anday’ın yayımlanan ilk şiiridir. Varlık dergisinin 15 Kasım 1936 (sayı:86) tarihli nüshasında çıkmıştır. Ukde ve Son Liman 9 heceli, Beklemek 11 heceli, Döneceğim 14 heceli ölçüyle yazılmışlardır.

Melih Cevdet Anday’ın başlangıçta yayımladığı ilk şiirlerinde hece ölçüsünü ve uyağı kullandığını görüyoruz. Bir noktaya işaret etmek gerekiyor: Yedi Meşaleciler hece duraklarını ortadan kaldırmaya çalışmışlardı. Ukde ve Son Liman şiirlerinde buna benzer bir çaba saklı durur gibidir. Başlarken’de yer alan bütün şiirlerde, hececilerin biçim ve izlek özellikleri görülmekte, biraz mistik sayılabilecek tarzda nesneler dizilmekte ve şiir-özne şaşkın bir çocuk gibi çevresine bakınmaktadır sanki. ‘Şaşkın bir çocuk gibi’ çevresine bakınmak durumu, Anday’a özgü bir tutumdur. Uyaklıdır bu şiirler. Ama uyak göze görünür, kulağa pek işlemez, gizlenir gibidir. Özü değil de, biçimi sarsma çabasıdır bu. Hatta, değişimi önce biçimde deneme, demek daha doğru. Ukde ve Döneceğim şiirlerinden kısa birer bölüm sunmak istiyorum:

Bir gün ışığa döner yaprak
Üzümler kızarır kütükte;
Elbette diner bu sağanak,
Kaybolur içimdeki ukde.

ya da

Dağıtır saçlarını ve yalvarıp uzaktan
Mavi bir iklim gibi çağırır beni sesin,

ALELADELİKTEKİ FEVKALADELİK: GARİP

GARİP 1941 yılında Resimli Ay Matbaasında yayınlanır. Kitabın kapağında üstte Orhan Veli, ortada GARİP, altta 1941 yazılıdır. Kitabın içinde GARİP sözcüğünün altında Şiir Hakkında Düşünceler ile Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli’den Seçilmiş Şiirler yer almaktadır. Kitap yayınlandığında Melih Cevdet 26, Orhan Veli ile Oktay Rifat 27 yaşındadır. Kitabı saran kuşakta şunlar yazılıdır: ‘Bu kitap sizi alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir.’ Eder de.

Melih Cevdet Anday’ın Garip ile ilgili kimi düşünceleri yinelemeli burada.

Önce, Garip kitabı hakkında, kitabın çıkış serüveni için şunları söylemişti: ‘Ben Kasımpaşa’da Askeri Hastane’de yatıyordum. Oktay’la Orhan geldiler. Aralarında bir anlaşmazlık çıkmış. Benim oyumu istediler. Orhan kapakta üçümüzün adının olmasını istiyordu. Oktay ona razı olmadı. Kitabı Orhan’ın çıkarmış olmasını istiyordu. ‘Onun yaptığı bir antoloji olsun’ diyordu. ‘Sen ne dersin’ dediler. ‘Bir kişi razı olmazsa uygun olmaz’ dedim. Orhan Veli’nin adıyla çıktı.’

Garip akımı için ise şunları söylemiştir: ‘Garip, bir temizlik hareketidir. Şiirde yapmacıklardan kurtulma olanağı bütün şairleri kendine bağladı. Türk şiirini maskaralıktan, şairanelikten, laf ebeliğinden temizledik. Böylece yeni kuşaklara temiz ayıklanmış, süssüz püssüz bir dil ortamı bırakmış olduk. (…) Garip hareketinin, bizim şiirimizde öncesi yoktur. Demek, biz bu şiiri ustasız geliştirdik. (…) Garip şiiri kısaca bir konuşma şiiridir, yani bir odada alçak sesle söylenir. Genellikle, serbest vezin şiir biraz nutka da benzer. Meydanlara, kalabalıklara seslenir. Biz bunun tam karşıtı bir şiir yazdık. Bu açıdan bakılırsa, bizim şiirimizin kişileri de yavaş sesle konuşan halktan insanlardır.’

MUTLU OLMAK ƒöáİN: AĞAÇLARIN RAHATI KAÇMALI

RAHATI KAÇAN AĞAÇ 1946 yılında yayınlanır. ‘Şaşkın bir çocuk gibi’deki şaşkınlık yerini haşarılığa, çocukluk yeniyetmeliğe bırakmıştır. Uyak ve ölçü artık terk edilmiştir. Ölçü derken, geleneğe ve ortam ortalamasına ilişkin ölçülerden söz ediyorum. Yeni bir tartım arayışı bulgulanmıştır. İzleğin, konunun, ayrıntıların dayattığı ses ve uyumu yakalamak için her şiirde ayrı, diri, yeni, başka, denenmemiş bir ölçü bulma yönünde bir atılım. Anday ‘küçük insanı’, sıradan insanı anlatmaktadır. Küçük insanın içinde bulunduğu durumları, konumları, verili olanla şiir öznenin varoluşu arasındaki uyumluluğu ve uyumsuzluğu bulgulama yönünde bir tavır geliştirir. Rahatı Kaçan Ağaç’taki şiirlerin ağırlıklı izleği mutluluk ve ölüm duygu-durumudur. Beliren duygular düşünceyle alışverişe girer, duygu ve düşünce durumlarındaki pekiştirme şiir akışındaki duraksamalarla sağlanır. Uzun dizelerin arasından çıkıveren kısa bir dize birden aydınlığa kavuşturur şiiri. Bu kitaptaki şiirlerin hemen hepsi için ortak bir nokta, toplumsalla olan ilişkisini ve ilintisini alabildiğine korumasıdır. İçten içe ayrıntılarla örülen alaylama ve kalaylama, her zaman bir tedirginliği barındırır. Şair, bu tedirginliğini nedense ısrarla korur.

MUTLULUK ŞİİRLERİ

III.
Bir şiir yazmak isterdim
‘Eski zamanlardaki gibi güzel’
Adlı,
Eğer, mutlu olsaydım.

BİR MİSAFİRLİĞE

Bir misafirliğe gitsem
Bana temiz bir yatak yapsalar
Her şeyi, adımı bile unutup
Uyusam…

Bu iki örnekte de, duygu-durumunun tedirginliği açıktır.Şiirler ise alabildiğine çıplaktır, nüdür. Hele, Rahatı Kaçan Ağaç’ın çıplaklığı. Şair bile bu durumdan rahatsız olur ve giydirmek ister. Ama nasıl?

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin

Yine de, her şeye karşın coşku gemlenmiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta bu: bir tür aleladelikteki fevkaladelik. Garip, en çok bu değil midir?

Rahatı Kaçan Ağaç’ta benim için en güzel şiir, kitaba adını verenden sonra Yörük Mezarlığı adını taşıyandır. 1 ikilik, 4 dörtlükten oluşan 18 dizelik bu şiir, okuru ekinsel bir tada götürür. Söz konusu edilen salt bizim toplumsal bilincimizdeki ‘yörük’ de değildir, şair bilincinde görüngü konumuyla ‘göçer yazgısı’dır. Bu şiir, Garip şiirinin gerçeküstücülüğe hem yaklaştığı hem de uzaklaştığı noktayı ele verir nitelik taşır.

Alaylama-kalaylama kıvamını elde ettikçe duygu-durumunu korumakla birlikte, duygunun kesinliği ve keskinliği insanlık değerlerini öne çıkaran bir öze kavuşur:

YALAN

Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden…
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara…
Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek…

GÖKGÜRÜLTÜSÜ BİLİCİSİ: TELGRAFHANE

TELGRAFHANE 1952 yılında yayınlanır. Alaylama ve kalaylama en keskin niteliğini bu toplamda kazanır. Eleştirel olma, ama şiir içinden saf olarak eleştirel olma konumunu elde eder şiir. Telgrafhane, lirizm ile alayla başlar. Şinanay’la sürer. Şiirine katışacak ve müthiş bir dönüşüme yol açacak Tohum bu toplamda yer alır. Tohum, Melih Cevdet Anday şiirinde ikili bir özelliğe sahiptir. Birincisi, toplumcu yönelim. İkincisi, Garip’in eski ile ‚Äì gelenek ve ortam ortalaması ile ‚Äì arasındaki köprüleri yakarak giriştiği atılımda, eskide var olan ve yaktıkları yapının kimi parçalarında yer alan, Garip’e karşın dirimselliğini koruyan sağlam ve sağlıklı parçalardan da yararlanabilme. Tohum ve sonrası ile, Melih Cevdet Anday şiiri, toplum ve insanlık değerlerini savunan, kimi zaman naif kavgacı şiire bile olanak veren bir konuma kavuşur. Yine, ilginç bir nokta, çağrışımlar arasındaki uzaklık gittikçe açılmaya başlar.

Burada, Lirism adlı şiiri nedeniyle bir ayraç açmak zorunluluk. Anday, Lirism şiiri ile lirizme açıkça tavır almıştır. Bu doğru. Hatta, lirizmi aşağılamıştır da. Özünde bu tavır, lirizme karşı değildir. Tam karşıtı, lirik olduğu ileri sürülen ‘yozlaşmış’ bir anlayışa karşıdır. Daha sonraki şiir serüveninde, Anday’ın lirizmi toplumsal güçlüklerin, dengesizliklerin içe akışı, özne-birey olma düzeyi olduğunu algıladığını ve kimi şiirlerine de ad olarak ‘Lirik Şiirler’ koyduğunu, lirik ögeyi kullanmaktan uzak durmadığını ve bir olanak olarak yararlandığını da belirtmek gerekiyor.

Düzenli Dünya, Ahlak, Tarih Okurken, 4×400 Engelli, Zavallı Etem ve Çürük. Tohum’dan sonra Garip şiiri ile toplumcu yönelim arasında ara kesitleri birlikte yakaladığı ve artık sürdürmekten başka umarı olmadığı bir aşamadır. Dursun Bebeğe Ninni’yi Telgrafhane’de söylememiş midir? İnsanın ve yaşadığı toplumun değiştirilmesi gerektiği, kokuşmuşluğu ve çürümeyi algılayan bir insan-tekinin dünyanın değiştirilmesi zorunluluğuna varış ışır bu kitapta.

Önemli bir ayrıntıyı hemen belirtmeli yine. Orhan Veli, Melih Cevdet Anday’ın Tohum şiirini okuyunca tepkisi: ‘Uzatmışsın’ olur. Tohum, Melih Cevdet’in Türk okuru tarafından her zaman beğeni ile anımsanan ve anımsanacak şiirlerinden biridir. Son iki beşliği okuyarak Tohum’u selamlayalım:

Anladım farkı neden sonra
Tohumdan başka şeymiş bitki
Bu küçük deli fişekteki
Ne ki? Ağaç mı allı pullu
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?

Kim bilecek… Kapalı kutu
Ama bulut, yağmur bulutu
Gelir kararır nerdeyse
Tohum altta nefes nefese
Kulağı gök gürültüsünde.

Değil mi ki, kendisi bile ‘Kendimizi tekrar etme tehlikesi ile karşı karşıya idik’ diyor. O zaman, gözleri ileri dikmekten başka umar yok. Melih Cevdet Anday, bu noktadan sonra, toplum ve insanlık değerleri adına direnen insanı ‘gelecek insanın atası’ olarak görecektir, görmelidir, görmüştür.

ANI İLE TANIŞMA: YANYANA

YANYANA 1956 yılını bekler yayınlanmak için. İçeriği Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesine aykırılık savıyla kovuşturmaya uğrar, aklanır. Rahatı Kaçan Ağaç’ın başına da buna benzer bir durum gelmiştir. Rahatı Kaçan Ağaç, yanlış anımsamıyorsam, içeriği için değil de, şairin de kendisinin bir türlü görme şansı elde edemediği kitabın kapağındaki desende var olduğu varsayılan orak-çekiç deseni yüzünden kovuşturulmuştur.

Yanyana denildiğinde, iki şiir ışır bende: biri Gelecek, diğeri Anı. Bu toplamda da alaylama ve kalaylama kalıtsal olma niteliğini sürdürür. Garip şiiri ile elde edilen bulgulanan konuşma dilinin serbest söyleyişi ile halk şiirinin kimi anlatım özelliklerinden yararlanarak toplumcu şiir tavrı ve toplumculukla bütünleşme yaşanmaktadır. Bu durum, her zaman, başından beri toplumun içinden olan, toplumun içinden fışkıran bir şiirin yine toplumla soluk alıp vermesinden doğan doğal bir sonuç olarak görülmelidir. Telgrafhane’deki Açlar, Kapı’yı Yanyana’da bulacaklardır. Bilmeceler’i peşin peşin yanıtını içerir ve verir. Anı şiirinde ise ilk ve son dörtlüklerde, küçük gibi görünen sözcük müdahaleleri ile nasıl zengin bir duyarlık kuşatması altında kalınacağını gösterir şair:

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Yanyana toplamının sonunda görülen, ilk kez Sözcükler’de, sonra Rahatı Kaçan Ağaç adıyla yayımlanan ortak kitapta (Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafhane, Yanyana) yer alan Masal adlı bölümde iki şiir vardır yalnızca: Nergis ile Yankı, Defne ile Avcı Melih Cevdet Anday’ın şiir serüveninin yeni bir evresini önceleyen, haber veren iki şiirdir. Mitoloji, ‘narrative’ öykü durumu ile vardır bu iki şiirde. Yedi yıl sonra uç verecek Kolları Bağlı Odysseus’un primitif olmayan prototipi sayılabilirler rahatlıkla.

MUTLULUK SİMYACISI: KOLLARI BAĞLI ODYSSEUS

KOLLARI BAĞLI ODYSSEUS 1963 yılında yayınlanır. Kitap bütünlüğünde, yedi yıllık suskunluğun sona ermesidir Kolları Bağlı Odysseus. Kolları Bağlı Odysseus dört bölümden oluşur. Birinci bölüm 7 dizelik 10 şiir, ikinci bölüm 9 dizelik 10 şiir, üçüncü bölüm 11 dizelik 10 şiir, dördüncü bölüm 4’ü 13, 1’i 15 dizelik 5 şiirden oluşur. Kolları Bağlı Odysseus ile ilgili olarak kitabın sonunda bulunan Kitaba Ek bölümünde, bu şiire ilişkin yeteri kadar ip ucu vardır. Nedense, Rimbaud’nun adını anmayı unutmuştur.

Yine, belirtmek zorunda olduğumuz birkaç nokta söz konusu. Masal’daki Nergis ile Yankı, Defne ile Avcı şiirlerinde mitoloji ‘haliyle’ ve ‘narrative’ olarak yer alıyordu. Kolları Bağlı Odysseus’ta ise mitoloji ve diğer şiire ilişkin ve şiirdeki öyküler, konular ya da sorunlar, şiir için birer ‘nesne’ konumundadır. Kolları Bağlı Odysseus’un kendisi, kendini mitoloji kılan bir niteliğe sahiptir. Şiirini mitolojinin kendisi kılma girişimidir bu. Bu tavrı sonra, yine yetkinlikle sürdürecektir.

Melih Cevdet’in algılama düzeneği ve sunma tarzındaki dönüşümü kendi dilinden anmalı burada: ‘Artık geçmişten kopmanın bir gelenek olmadığını ve olamayacağını özümseyelim. Sanatı zaman dilimlerine göre bölme ve bir bütünü parçalamaktan başka bir şey değildir. Ben Homeros’u okurken hiç de üç bin yıl öncesine gitmiyorum, sadece zenginliğini kullanıyorum. Geçmişin büyük sanatı günümüzün sanatıdır. Ondan hep öğreneceğiz.’

Kolları Bağlı Odysseus’un girişindeki iki dize de bu yaklaşıma açıklık kazandırır: ‘Sözlerim varsa/ Var demeksin’.

Daha önce ya da şu an ya da gelecekte herhangi bir şeyin var olma önkoşulu şairin sözlerinde yer almaya bağlı ve bağımlı kılınmaktadır. Mitolojinin bizatihi kendisi bile bu uzam ve ortamda söz edilmeye değer görülürse, yeniden var olabilir ancak. Bu da, yeni bir mitolojidir. Şiirin kendisinin mitoloji olma halidir.

Melih Cevdet Anday’ın Kolları Bağlı Odysseus’ta kapalı ve daha güç anlaşılır bir anlatıma yönelmesi nedeniyle Türk şiirindeki İkinci Yeni ile ilişki kurduğu, ilişkili olduğu düşünülebilir, öyle görünebilir. Kanımca değil. Bu şiirin, genel olarak şiirinin bu dönemdeki değişiminde İkinci Yeni’nin olanakları kullanılmamıştır. Belki, başlangıçta, okur için,yayınlandığı dönemde, Melih Cevdet’ten beklenenin aksine ‘kapalı’ sayılabilecek yapılanışı, böyle bir izlenim, ancak aldatıcı bir izlenim doğmasına yol açmış olabilir. Hem de biraz zorlanarak. Kolları Bağlı Odysseus’taki sorular, sorunlar, durumlar, konumlar, öyküler şiirin içinde mitolojik bilinç ile yanıtlanmıştır. Bu, ‘Şiir ne ise odur’ demek yürekliliğinin dile getirilişidir.

Kolları Bağlı Odysseus’ta beni hemen her okuyuşumda, tanımlamanın eksik bıraktığı boşluk duygu-durumu ve kutsanmaktan, kutsamaktan sakınışı ile etkileyen 2.bölümdeki 1. ve 2. şiirleri sunmak istiyorum:

1.
Büyüdük çocukluğumuzdan
Büyüdük tarihe usulca
Biz bir yana, doğa bir yana
Doğanın yanında bir başka doğa
Karşıdan bize gözlerimiz mi bakan?
Ve güneş altındaki ölümlü tanrılara
Hala şaşkınlık içindeki yonutlara
Susar doğadan ayrı düşmüş insan
insanın boşluğunda doğa

2.
Belli değil biz mi, doğa mı
Kimdi kim bu ayrılığı istiyen?
Belki kör bir çocuk küstü ağladı
İlk karın çılgın geyiğinden;
Belki de bir sakar büyücü karı
Aşımıza tanyeri ağarırken
Ağulu, esrik bir göktaşı
Düşürdü bileziğinden
Çıldırmış evrenler artığı

Sözcüklerin imge örgüsünde görünür anlamları ile birlikte, görünmez anlamları nasıl da kıpır kıpır. Mitolojik bilinçle yanıtlanan şiir öznenin konumladığı odakta kuşku ve uslamlama şiiri, bir senfoniye dönüştürecektir.

KİM KONAR KİM GÖÇER DENİZİN ÜSTÜNDE

GÖÇEBE DENİZİN ÜSTÜNDE 1970 yılında yayınlanır. Göçebe Denizin Üstünde şiirler toplamında 46 şiir yer alır. Göçebe Denizin Üstünde’ki bu şiirler farklı tarihsel dalga boylarından yararlanarak, bir bilgenin yaşadığı coğrafyadaki bitimsiz serüvenini biriktire biriktire oluşturduğu dağarcıktan kopagelir.

Kitaba adını verene Göçebe Denizin Üstünde şiirinde, sevişme yahut nekahat sonrası mahmurlukla gözkapakları yarı aralık bir ten-bilincinin, bilinir ile bilinmez, algılananın ne tür bir gerçek olduğundan ‚Äì hakiki mi? imaj mı? sanal mı? ‚Äì kuşkusunu gidermeye çabalayan, çalışan, biraz şaşkın bir orta yaş sevgisi ve orta yaş sevisi serüveni vardır. Pek ilgilenilmemiştir bu şiiriyle Anday’ın. Sevişme yaşanmıştır, bir enerji yoğuşumu ve boşaltımı, bir doruk sonrası algı aralığı bulgulanmış ve kesit kesit insan-teki, doğa, tarih için, usul usul sorgulanmaktadır.

Kitabın bütününde cinsel ilişki, tensel sevgi, sevi, Anadolu coğrafyasındaki eski Yunan atmosferi ‚Äì bunu genişleterek bütün uygarlıklar demek daha doğru olacaktır aslında ‚Äì ile tüm bunlarla yaşanan zaman, hatta güncel arasında koşutluklar kurmaya elverişli sürekli bir metaforlar ve metafantazyalar sunulur.

Kolları Bağlı Odysseus ile başlayan mitolojik dönem Göçebe Denizin Üstünde ile yetkinliğini koruyarak ama daha da erginleşerek sürer. Tarih, efsane kıvamı kazanır. Özgürlük, yabancılaşma, insanlıkla yaşıt paradokslar,yazgı, yargı, uygarlık ve zaman şiirde, şiirin dünyasında yeniden yaratılmaya çalışılır, başarılır. Karşımızda dünyayı, evreni kendi şiiriyle yeniden yaratmaya-kurmaya kalkışan bir şair vardır. Toplumsal tarihimiz için, burada göze batmayan bir örneği sunacağım:

ATATÜRK’ÜN BİR SAATI VARDI

Atatürk’ün bir sözü vardı
Yediveren gül gibi açardı

Atatürk’ün bir atı vardı
Etilerden beri yaşardı

Atatürk’ün bir resmi vardı
Buğday tarlası gibi ağardı

Atatürk’ün bir saatı vardı
Durmadı

Göçebe Denizin Üstünde’ki şiirlerde kimi karşıtlıklar, tezatlar fantazyasını enginleştiren ama kıl payı bir denge hali içindeki durumlarıyla yeni bir dünyada yer alırlar. Efsane kıvamını şiirine kazandıran konum böylelikle elde edilmiştir. Doğadan alınan bir örneği görelim:

BU KIRLANGIÇLAR GİTMEMİŞLER MİYDƒö

Giden gelen yok. Bir titreşimdir bu.
Duragan fulyanın üstünde arı
Bir diyapozon gibi titremekte. Kırlangıç
Tarihsizdir. Belleğim sarsılıp duruyor denizde.
Martı bir uçta kanat, bir uçta ses.
Ya sabah, ya öğle. Gemici ve bulut.
Güneş ve yağmur kıl payı bir dengede.
Dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz
Ölülerle, gecelerle, sümbüllerle.

Dikkat edilirse eylemler, eyleyenler sürekli bir karşıtlıklar silsilesi içindedir. Bir nokta daha var, değinmeden geçemeyeceğim: dizelerin öyküsü ile şiirin öyküsü başka başka. Çoklu, çoğul okumaya yönelik bir yapılanış örgüsü. Kimi zaman da haiku tarzı denebilecek şiirler var: Kımıltısız Arılar, Güvercin, vb.

KALAFATI SAĞLAM TEKNENİN ÖLÜMÜ

TEKNENİN ÖLÜMÜ 1975 yılında okurla buluşur. Girişte Hüzünlü Bir Akşam Borusunun Ezgisi İçin Söz ile başlayan Teknenin Ölümü, 13 şiir içeren Güneş Saati, 19 şiir içeren Zaman Su Gibi, 16 şiir içeren Lirik Şiirler, 6 alt bölüm içeren Troya Önünde Atlar ve daha sonra ilk kez Sözcükler’de yer alan, sonradan bu toplama eklenen 9 şiiri içeren Yaşarken başlıklı bölümlerden oluşur.

Kalafatı kuşku ve kesintisiz arayıştan oluşan bir teknenin su kesimine yapışmış bir kabuklunun sığ sulardan kayalıklara, fiyortlardan derin okyanuslara yöneldiği görülür. Evrenin, insan-tekinin varoluşu için yeterli olmadığını duyurmaya çalışan bir şiir özneni konuştuğunu, durmadan konuştuğunu işitiriz. Bu iç ses, insan-tekini çevreleyen, kuşatan, sarmalayan doğa ve toplum içinde olası tüm olgular ve olayları farklı bir olabilirlik yaşantısına yerleştirerek bir doyumsuzluğu duyumsatır. Varoluşun sürekliliği bir tutkuya dönüştürülmelidir: ‘Ölüm insanla geldi dünyaya/ İnsanla gitti dünyadan.’

Troya Önünde Atlar, mitolojideki ‘aksak’ bir ‘paradoksun’ yazgı ve zaman boyutlarını otofajik bir tutumla sorgular. Bu şiiri için Troya Önünde Atlar İçin Birkaç Söz yazısı ile yeteri kadar açıklama yapmıştır. Anday’ın şiirinde mitolojik dönem sürmektedir.

BİR ARA TOPLAM: SÖZCÜKLER

SÖZCÜKLER 1978 yılında yayınlanır. Konuşmamın bir yerinde, bu toplamın diğer kitaplarından ayrı bir öneme sahip olduğunu ve bunun nedenlerini söylemiştim. Sözcükler, Melih Cevdet Anday şiirinde bir ara toplamdır. Yinelemek gerekirse, Anday’ın şiir serüvenini sürekli izleyenleri boşluk duygusundan kurtarma ve kimi kendince eksik bıraktığı alanları doldurmayı amaçlamış gibidir.

BAHANESİ MİTOLOJİ İŞİ GÜCÜ ŞİİR: ÖLÜMSÜZLÜK ARDINDA GILGAMIŞ

ÖLÜMSÜZLÜK ARDINDA GILGAMIŞ 1981 yılında yayınlanır. Bu toplamda 13 şiir içeren Yaz Sonu Şiirleri, Öğle Uykusundan Uyanırken adlı 1 düzyazı şiir, 10 şiir içeren Çiftlikteki Gece ile kitaba adını veren ‚ÄìGüneşe Yakarı, Uygar ile Yabanıl, Orman ile Düzen, Ölüm ile Ölümsüzlük ara başlıklı 4 bölümlü‚Äì Ölümsüzlük Ardında Gılgamış yer alır.

Yaz Sonu Şiirleri’nde, insan-tekinin olağan yaşdönümlerinden birini yaşayan ve artık nesnelerle oyalanmaktan başka etkinliği olmayan bir şiir öznenin sürekli bir şimdiki zaman duyumu ile sürüklenişi sunulur. Öğle Uykusundan Uyanırken bir taç yapıttır. Çiftlikteki Gece bölümündeki şiirlerinde ise metafantazmagoryası ile ‘nostalji’ takılır.

Gılgamış Destanı on iki bölümdür. İlk altı bölümde müthiş bir kahramanlık izleği egemendir. Tanrılar kral Gılgamış’ın despot hükümranlığına son vermek için çölde güçlü ve yabanıl bir Enkidu yaratırlar. Bir sevi bu yaratığı Uruk kentine götürür. Olasılıkla, göçebelikten yerleşik yaşantıya geçişin gölgeli anlatımıdır bu. Ancak, iki erkek kahraman dost olurlar. Bazı kahramanlıklar gösterirler. Sedir ormanlarının bekçisi dev Humbaba’nın hakkından gelirler. Kutsal boğayı öldürürler. Son altı bölümde ise, iki kahramanın aşırılıklarına kızan tanrıların cezalandırma istekleri, Enkidu’nun kötü düşler görmesi ve hastalanarak ölmesi ile insanoğlunun sonluluğunu gören, ölümsüzlüğün gizini çözmek için yorucu bir yolculuktan sonra Utnapiştim’e ulaşan Gılgamış’ın başına gelenler anlatılır. Utnapiştim Gılgamış’a pekçok öğütte bulunur, Gılgamış birçok kez başarısızlığa uğrar. Yine, Gılgamış düşünde Enkidu’yu görür, ölümlülüğe razı olur. ‘Yılanlı’ öyküyü bilerek atladım. Gılgamış Destanı ‘tufan’ yani yeniden doğma ve yaratılıştaki ilk arı-saf duruma dönme umuduyla gerçekleşmesi arzulanan felaketleri simgeler; cehenneme iniş destanlara izlek olarak sürekli yerleşecek bir uğraktır; düşler ise uykuların bile öngörüye açılan kapılarıdır. Öngörü ve önsezi Gılgamış’ın iç izleklerinden sayılmalıdır.

Ölümsüzlük Ardında Gılgamış epey tartışıldı. Anday’ın kendisi de söyledi. Ölümsüzlük Ardında Gılgamış’ta Anday, insanoğlunun yazgısının gereklilik taşıyıp taşımadığını ‘Gılgamış Destanı’nı ‘bahane’ ederek dile getirmeye çalışmıştır. Bu bahane, başka bir destanda olabilirdi elbette. Yani, mitoloji, Anday’ın şiirinin ‘bahanesi’dir, başkaca bir şey değil. Günceli mitolojide görmeyi başarmak her yiğidin harcı değildir.

TANIDIK DÜNYA DEDİKLERİ

TANIDIK DÜNYA 1984 yılında okurla buluşur. Tanıdık Dünya 9 şiir içeren Değiştirmeler, 12 bölümlük Karacaoğlan’ın Bir Şiiri Üzerine Çeşitlemeler ile 6 şiir içeren Su Akar Çağlamadan başlıklı 3 bölümden oluşur. Kendi ışığını bulmuş ve ışığı ile insanlığı aydınlatmaya yönelmiş bilge bir şiir-özne vardır okurun karşısında.

Karacaoğlan’ın Bir Şiiri Üzerine Çeşitlemeler ile nefis bir Anadolu ezgili gezinti yapılır. Su Akar Çağlamadan yine zaman’a karşı tutumun, karşı duruşunun pekiştirilmesidir. Şöyle de denebilir: uzun bir tarih ve efsane yolculuğunda zaman diye herkesin önkabullendiği ölçeği, insanoğlunun kendisinin hem yarattığı hem de tutsak olduğu bir ölçeği sarsa sarsa bugünlerin kıyısına getirir bırakır ve aykırı bir bütünsellik elde edilir.

ÇÜNKÜ SAATLER DARDIR: GÜNEŞTE

GÜNEŞTE ile okur 1989 yılında karşılaşır. Güneşte kitabının bir doruk yapıt olduğu söylenegelmiştir. Kendisine bu durum sorulduğunda: ‘Güneşte adlı şiir kitabım dolayısiyle doruk noktası sözünü kullanmışlardı. Bu görüşe katılıp katılmadığımı söylemek güç, nerdeyse olanaksız. Şiirde doruk nedir? Bir daha varamayacağım yer mi? Yoksa şiirin yaşamı doruktan doruğa mı geçmektir? En iyisi Sisyphe gibi her gün yeniden tırmanmaktır.Şairde her şiirde doğar ve ölür.’

Bir bilge konuşuyor artık değil mi? Emin oldunuz artık.

YAĞMURUN ALTINDAKİ NAMUSLULAR

YAĞMURUN ALTINDA 1995 yılında karşımıza çıkar. Uzun zamandır bu şiir üzerinde çalışmaktadır. Her şair gibi kendi iklimini yaşayan insanın peşindedir. Yağmurun Altında, şair Melih Cevdet Anday’ın şair olmayan Melih Cevdet Anday’ı anlatmasıdır. Şu dize ile ele veriyor bunu: ‘Diz çöken denizi gördüm kıyıda.’

Yine bir ayraç açmak zorunluluk: Yağmur, namusluları namussuzlardan daha çok ıslatır. Namussuzlar namusluların şemsiyelerini ‚Äìöyle ya da böyle‚Äì götürmüşlerdir çünkü: ama bazan namusluların da bir saçakaltı bulup kıs kıs güldükleri oluyor tüm bu olup bitenlere.

Melih Cevdet Anday’da ilk bakışta biçime önem verdiği hemen anlaşılıyor. Biçim güzelliği göze çarpıyor. Okudukça şiirlerindeki anlamın çekim gücü devreye yoğuşarak giriyor. Estetik dilin dışavurumunda her zaman ‘sorgulayıcı’ bir ‘insanlık durumu’ sezinleniyor. Değişim, arayış, karşı çıkma, kimliği ile bir şeye ait olma, tarihe, coğrafyaya ilgi duyma, zaman’ı anakronik kullanma, kuşku duyma, sezinleme hep birarada. Her zaman birarada. Zaman’ı Melih Cevdet, insan tekinin ve toplumun yaşadığı andan, anımsandığı geçmiş olmaktan çıkarıyor, zaman’ı zaman olmaktan kurtarıyor. Hep bugünün şimdinin kıyıcığına bitiştiriyor. Başlangıçta küçük insanı giderek tüm insanlığı kucaklıyor.Doğa, gezi, savaş karşıtı tutum, toplumsal eleştirir, sözün kısası ‘evrensel olma durumu’nu hak etmenin en kalımlı örneği.

Melih Cevdet Anday’ın şiir serüveninin evrelerini ben şöyle sıralıyorum:
1. Garip Şiirini Biriktirdiği Dönem (Başlarken)
2. Garip Dönemi (Garip, Rahatı Kaçan Ağaç)
3. Toplumsalcı Yönelim (Tohum’la başlayan geçişli Telgrafhane, Yanyana)
4. Mitolojik Dönem (Ön hazırlığı Masal, Kolları Bağlı Odysseus, Göçebe Denizin Üstünde, Teknenin Ölümü)
5.Bilgelik-Kozmotik Dönem (Tanıdık Dünya, Güneşte, Yağmurun Altında)

Yağmurun altında saçakaltı bulmuş namuslu bir şairi, bir dünya şairini seksen yaşın olgunluğu ve erdemiyle selamlamak beni mutlu kılıyor.

(Tuğrul Asi Balkar)