Yazılar

Necati Cumalı – Urla

Diyelim bir masa var önümde
Elimde bardak
Oturmuş içiyorum
Bardak mı Urla mı tuttuğum?

Bardağı masaya
Tak!
Vurdum mu vurdum
Masaya dönüyorum
Urla, uzak, uzak, uzak

Diyelim oturmuş yazıyorum
Birden duruyor kalem
Bir görüntü ak kağıtlarda
Ev ev sokak sokak
Yine Urla oluyor konum

Bir ağız mızıkam var
Üflüyorum
Re mi fa sol la
Bir es mi giriyor araya
-Ya Urla?

Bardak değil o baylar
Tak!
Masaya vurduğum
Hak arıyorum
Düpedüz hak!
Bütün mahpus kasabalar
Küçük ölü kentler
Soyulan tarla tarla
Onlardan biridir Urla!

Yavaş yavaş sarhoş oluyorum…

Necati Cumalı – Uzak Haziran

İki dudak arası bir zaman
Gözgöze geldikse geçerken
Mayıs’la Haziran arasında
Yağmurlu bir saçak altından
Aşktı uçup giden üstümüzden
Aşktı değip geçen yanımızdan

Uyanıp kış uykularından
Şubat’la Mart arasında
Eylül’le Ekim arasında
Yaz sularından kıyıya çıkan
İki adım arası bir zaman
Gözgöze geldikse geçerken
Günlük güneşlik bir kaldırımdan
Aşktı uçup giden üstümüzden
Aşktı değip geçen yanımızdan

Aşktı görmedik bilmedikse
Kimbilir hangi Eylül bir daha
Hangi uzak Haziran

Necati Cumalı – İthaf

Küçüğüm, sen şimdi onsekizindesin
Güzelliğin gün günden dillere destan
Hatıramda herbiri seninle canlanan
İzmir’in günlerinde gecelerindesin

Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde
Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir
O aşık kadınları, levent erkekleri nerde?
Sahiden yaşayıp göçtüler mi kimbilir?

Balkonlara, yalılara dalar düşünürüm
O günler uzaklaşan yelkenlerin peşi sıra
Akan bulutlar gibi geçmiş: ne iz, ne hatıra!
Sır şimdi bunca güzel hayat, güzel ölüm!

Sır şimdi gözyaşları, saadet dilekleri
Bize gelen yüzyılların hikayesi sır
Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği
Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır
Ben gönlümce yaşadım, gönlümce sevdim
Bilirim saadetim, yalnızlığım bundandır
Seni bulduğum, kaybettiğim günden bilirim.

Aşklarının tarihi bir şehrin tarihidir diyorum
Gün gelir aşklariyle anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazarsam sana adıyorum!

Necati Cumalı – Hürriyete Övgü

Boşuna değil dökülen kan
Hatıran daha aziz çıkacaktır
Bu felaket senelerinden
Asırlardır bu böyledir
Bütün kötülükler geçer
Yaşar iyi ve güzel olan

Sen çalışmanın ve düşünmenin hakkısın
Kanunların, nizamların üstünde
Talihisin insanlığın
Her sevgi hayatla biter
Yalnız senin aşkın kalır
Genç çocuğa babadan

Boşuna değil dökülen kan
Şehirlerde, köylerde çocuklar büyüyecektir
Daha zeki daha çalışkan
Bütün acılar unutulacak
Şarkılar daha yürekten söylenecektir

Yıkılan evler köprüler
Daha sağlam kurulacaktır tekrar
Yeniden fabrikalar yükselecek
Tarlalar genişleyecektir

Boşuna değil dökülen kan
Tarihin akışından anlıyorum
Kuvvet zamanla yıkılır
Yalnız senin uğrunda ölür insan
Yarası acımadan.

Necati Cumalı – Güzel Aydınlık

Akdeniz göklerinden
Köpüklerden, limon çiçeklerinden
Gözlerimde kalan
Güzel aydınlık
-Nesrin’i bir defa öptüm

Beyaz badanalı odam
Annemin yüzüne, soframıza
Gençlik hülyalarıma düşen
Güzel aydınlık
-Ümitsiz kaldıkça seni düşündüm

Biz fakirdik ama iyi insanlardık
Bolluk yıllarında da
Felaket günlerinde de
Seni yanı başımda gördüm
Güzel aydınlık
Tatlı aydınlık

Necati Cumalı – Güneş Delisi

Akan suyu severim ben
Işıldayan karı severim
Bir yeşil yaprak
Bir telli böcek
Yeşeren tohum
Güneşte görsem
Sevinç doldurur içime
Bir günü
Güzel bir günü
Güneşli bir günü
Hiçbir şeye değişmem
Onun için savaşı sevmem
Onun için zulümü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz yanyana aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık

Necati Cumalı – Eve Dönen

Dolandım dolaştım boşandı yağmur
Saçım ıslak kunduram çamur
Eve döndüm yağmur getirdim
Ev yeşerdi ben yeşerdim.

Necati Cumalı – Çıplak

Bereketli göğüslerin
Dudakların aşkla ıslak
Cennetten kovulan ırmak
Yatağımda çırılçıplak
Her gece gürül gürül ak
Yıkık yönlerimi götür
Umutsuzluğumu yıka
Yarına beni değiştir

Geldiğin yerlerim yeşil
Gittiğin yerlerim kurak

Necati Cumalı – Bir Gül Açıyorsa

-1960 Devrim şehitlerinin anısına-

Bir gül açıyorsa şimdi Türkiye’de
Aşkla ümitle açıyor
Adsız unutulmuş her bahçede
Bir gül tomurcuklanıyorsa
Sabaha karşı gecede
Açmak için tomurcuklanıyor
Aşkla ümitle
Sevinçle yaşamak için tomurcuklanıyor

Kanın aktığı yerde
Göz yaşının aktığı yerde
Karanlığı içinde kahrın
Güller açıyor işte
Güller ışık aydınlık içinde

Güller bütün güller bu sabah
Bir ağızdan türkü söyler gibi açıyor her bahçede
Geceler gündüze dönüyor işte
Karanlık ışığa dönüyor işte
Kahır sevince dönüyor işte
Akan kan dökülen yaş
Güle dönüyor işte

Hasetsiz korkusuz kinsiz
Binlerce güller açıyor işte
Dargın kardeşe dönüyor işte
Artık yaşamak bütün Türkiye’de
Bir ağızdan söylenen bir türküye dönüyor

Necati Cumalı – Ay Işığı

1.

Ben uzaklardan beklerdim,
Sayarak günlerimi.
Bu gece penceremden düşen ay ışığında,
Birden yanıbaşımda buldum
Bir ağaç gibi çiçeklenmiş
Anladım almış yürümüş
Sarmış bu sevda içimi

2.

Gece yarısı elbiselerim,
Ayakkabılarım üstüne
Düşen ay ışığı,
İnsan böyle mi olur
Sevdaya tutuldu mu?

Bütün eski kitapları okudum,
Yaşlanmış güzellere sordum,
Mutluluk bu mu?

Ama bu sarışın
Ötekine hiç benzemiyor.
Ah, daha yeni yeni anladım
O küçük elleri, gülen gözleriyle
Beni bu kadar seviyor…

Kalmadı başka korkum
Düşünmeden eline bıraktım kendimi
Bütün dostlarım söylüyor
Bu sefer mutlaka tutuldum

3.

O yanından döndüğüm, gece yarıları
Güler, konuşurdum, kendi kendime
Tutmasam, kucaklayabilirdim ağaçları.
Kimbilir, gelen geçen
Görünce ne derdi halime.

Sizin de, seviştiğiniz, kardeşler
Mevsim bahara rastlarsa
Benim canım açılmak isterdi
Mutlaka bir başkasına
Öperdim evde ilk karşıma çıkanı.

Uzakta, şimdi çok uzakta…
O nar tanesinden taze
Kuştüyünden hafif geceler
Kalbim ümit içinde yüzer
Dünyam yıkanır ay ışıklarıyla…

Necati Cumalı – Adına Yaktığım Türküler

Ne söyler bu türküler
Ay karanlık gecelerde yüzen gemiler
Sevilip sevdikten sonra
İnsan böyle yalnız mı kalır
Bahtına hatırlamak mı düşer

Ne söyler bu türküler
Bomboş ovalardan geçen trenler
Bir kere Menemen’den
Kolları kelepçeli bir adamla
Bir cardarma oturdular yanıma
Manisa’da indiler

Küçüktün annem söyledi
“Atımın adı Dilber’dir”
“İskender Bey dayımdır”
Büyüdüm neden sonra anladım
Has bahçede kör sarmaşık
Karışık güller arasına

Ben şahin değilim
Yükseklerde uçamam tek başıma
Serçe kuşu değilim
İnemem nar dalından
Pınar başına

Pencerem denize karşıdır
Oturur düşünürüm bazı günler
Seni beni mahzun eden bu haller geçer
Gün gelir herkes gibi ben de ölürüm
Bu aşk yürekten yüreğe yeniler
Bir gün ağızdan ağıza dolaşır
Adına yaktığım türküler

Necati Cumalı – Yağmurlu Deniz

Bırakın beni
Dışarda yağan yağmurlar alsın
Yanısıra yağan yağmurların
Kaldırımların dibinden dibinden
Mutludur denize doğru giden

O her gün oyuklarından yere iner
Yaprak yaprak merdiven bir ağacın
Biraz dudak boyar biraz taranır
Önünde içi yağmur dolu bir aynanın
Çıkar adımlarını yağmurlara bırakır

Açıklarda denizin üstünde yüzen
Yağmurlarlayım ben
Aşk yorgunu dinlenen

Necati Cumalı – Güneş Özlemi

Çeksem kapıyı gitsem
Taşları arasında çimenler biten
Kaldırımlar boyunca gitsem
Açık pencerelerinden beyaz yorganlar görünen
Işıkıi dut gölgelerinden
Fakir mahallelerinin akkavakları
Yalansız suyla güneşle büyüyen
Ordan öte katırtırnakları sarı sarı
Bir erguvanlar vardı
Pembe mi desem deli mi desem

Bu ümit olmasa içimde
Buralarda bir gün beklemem

Necati Cumalı – Şiirin Attıkları

I. U z u n B i r A r a d a n S o n r a

Uzun bir aradan sonra
İlk şiirimi yazdım bitirdim
Elim ayağım kırık kesik
Uzun bir hastalıktı geçirdiğim
Gömleğim yırtık alt yanım çıplak
Sokağa çıkmış kadar ürkeğim

II. Ş i i r l e r i m B e n i m

Şiirlerim benim
Doğuştan yetimlerim…

III. E l Y o r d a m ı d ı r Ş i i r . . .

El yordamıdır şiir
Büyük Homer elinde lir
Gör ulu ağaçlar arasında bir bir
Kır perilerinin dans ettiği alanları
Geyiklerin su içtiği pınarların yerini
Dağların ardını denizlerin dibini
Tellerine dokunmakla bilirdi

Parmakları öyle ince antenlerdi ki
Bir daha eşine varılamadı
O yüzden kör kaldı adı…

IV. U l y s s e G i b i . . .

Uzun bir yoldan geldin çocuk
Kale kapısı önünde atından indin

Deste deste güllerin vardı tomurcuk
İncik boncuk doluydu heybelerin

Düşün başlamadan önce aklındaki yolculuk
Haritada ince bir çizgiden başka neydi

Okuduğun tüm kitaplarda satırlar soluk
Şiiri yazmadan önce doğruyu kim bilirdi ki

Yıllanmış kentler eski kemerler geçtin
Tattın denizlerin tuzunu ormanların serinliğini

Ansı bir gün mısır serptiğin güvercinleri
Nasıl mutluydun ölümsüzdün cömerttin

Toz toprak üstün başın gözlerin ışık
Sesin bir yağmur hışırtısıdır şimdi

Uzun bir geceden dönen bilge Ulysse gibi
Gerçeğin buruk tadına erdin bitirdin şiirini…

V. Ş i i r i n A t t ı k l a r ı

Biten bir şiirin ardından
Yenmiş içilmiş portakallardan
Kalan kabuk gibi posa gibisin
Söyle o güneşleri ne ettin?

Bungun dolanırken boş kıyıda
En çok kendine düşman
Sensin ayaklara bulanan katran
Batan gemiden kurtulan tahta…

Necati Cumalı – Kar Aydınlığında

Uyandım kar aydınlığında
O küçük kasaba uykuda
Uykusuz bir sıra kavak
Hem gider hem dinlerim
Düş önüme yol göster derem benim
Kar mıhı atımın nallarında
Cebimde bir şişe konyak

Evlerinin avlusunda ayna nar
Sedirinde acı biber rengi bir kilim
Odan ıslak tahta kokar biraz da toprak
Gözlerim sana değer ısınır
Uzattım mı mangalına ellerimi
Her yanım tane tane mısır
Sanırdım patladı patlayacak

Sen sıcaktın yataklar sıcak
Pencerende aydınlık kar
Ateşim kömürüm esmerim benim
O günlerin tadı başka nerde var
Gençtik aşıktık deliydik
Seviştikçe ağardı karanlıklar
Bunca dağın karlarını erittik

Necati Cumalı – Kaybolan

Erkek kapıyı açtıktan sonra geri çekildi. Geçmesi için karısına yol verdi.Ellerinde küçük yol çantaları, bavullarıyla eve girdiler.

Bir tuhaftı evin içi. On gündür insansız kaldığını belli eden bir hava, bir yabancılık kokusu sinmişti her köşesine.

Kadın salonun bahçeye bakan pancurlarını açtı. Nisan başlarında bir ikindi üstünün hızı geçmiş güneşi eşyayı aydınlattı.
-Şu hale bak, dedi. Dört bir yan toza bulanmış. Ev bu durumdayken imkanı yok rahat edemem. Hemen kolları sıvamam gerek.Erkek salondan yemek odasına geçti. Odanın pancurlarını açarken karşılık verdi:

-Gelir gelmez iş çıkarma başına Allahaşkına. Bir nefes alalım da sonra.

Kadın pardesüsünü çıkarıp astı. Sobayı yakmak için hazırlığa başladı.

-Ev berbat olmuş! İyi ki döndük! Beş gün daha kalsak kimbilir ne duruma gelirdi?..

Erkek yöresine baktı bir daha. Bu ev, tertemiz, sıcacık, pırıl pırıldı her ansıyışında. Şimdi ise, bu durumuyla bütün eşyaları çok eski bir zamandan kalmış gibi yabancı, anlamsız, soğuk geliyordu ona.

Karısı bir sepet odunla geldi:

-Ben bayağı yadırgadım evi! Sen?

Yardım için karısına yaklaştı:

-Ben de. Sanki hiç oturmamış gibiyiz burada…

Az sonra sobanın yakılması, salonun, yemek odasının, mutfağın pancurlarının, perdelerinin açılması bitti. Günlük yaşayışlarının yıllardır alışık oldukları ışığı kapladı evin içini. Sobanın çıtırtıları başladı.

Erkek:

-Akşamı düşündün mü? dedi. Ne yiyeceğiz?

Kadın:

-Bilmem ki? dedi. Hiçbir şey yok evde! Bir şeyler al gel istersen.

-Ne alayım? Söyle de ona göre. Bilirsin çarşı işine pek aklım ermez.

Kadın, mutfaktan alıp geldiği fileyi erkeğin eline tutuşturdu:
-Mutfak bomboş. Bu saatte ne bulursan al. Pirzola, ekmek, peynir, yumurta, marul, limon, ne bulursan al işte. Fileyi doldur. Ben de evi toplayayım. Sen yokken daha iyi çalışırım.

Erkek elinde file çıktı. Kadın çarçabuk temizliğe girişti onun ardından. Salonun, yemek odasının tozunu aldı. Süpürdü. Mutfağın fayanslarını sildi. Çantaları açıp kirlileri ayırdı.

Erkek bir saate yakın bir süre sonra, güneşin kavuşmasına yakın döndü. Fileyi, aldıklarını mutfaktaki masanın üstüne bıraktı. Kadın geldi. Fileyi boşaltmaya, gelen paketleri açmaya başladı. Pirzolayı, peyniri, limonları, yumurtaları, derken pirzola paketine benzer başka bir paketi ayırdı. Eliyle yokladı. Burnuna götürdü:

-Bu ne?

Erkek:

-O mu? dedi yaklaşarak. Ciğer aldım. Kediye.

Kadın paketi masaya bıraktı:

-İyi düşünmüşsün.

-Nerelerde?

-Ayvaz mı?

-Ayvaz tabii!

-Çıkar gelir herhalde.

Erkek mutfak penceresinden yan yan dışarı baktı:

-Hiç mi görünmedi?

-Görünmedi.

Adam bu sefer mutfağın bahçeye açılan kapısını açık bıraktı. Seslendi:

-Ayvaz! Ayvaz, gel, pisi pisi…

Bahçeyi seslene seslene dolandıktan sonra mutfağa döndü. Öteberiyi dolaba yerleştiren karısının yanında durdu:

-Merak etmiyor musun?

-Etmez olur muyum? Ediyorum ama, bu mevsim onların hovardalık mevsimi. Evde durmazlar pek. Gelir nerdeyse, diyorum.

Adam, gözleri mutfak penceresinden dışarıda, mırıldandı:

-Tuhaf! Her gelişimizde, sinemadan, gezintiden dönüşümüzde kapıda ayaklarımıza dolanırdı. Böyle görünmeyişi tuhaf gelmiyor mu sana?

Kadın marulları yıkamak için musluğa yaklaştı:

-Tuhaf olmasına tuhaf tabii! Ayvaz hiç gecikmezdi. Ama on gündür hayvan yalnız. Elbet bir başının çaresine bakmıştır. Benim nerelerdeyse çıkar gelir gibime geliyor…

Adam karısına döndü yine:

-Biliyor musun? Hiç iyi yapmadık hayvanı öyle ortada bırakıvermekle. Hiç değilse komşulara emanet edecektik. On gündür hep sana soracaktım. Canın sıkılmasın diye anmadım. Başına bir şey gelmesin hayvanın?

-On günde ne gelecek başına? Bir yerlerde takılmıştır herhalde. Şimdi neredeyse çıkar gelir…

Adam sıkkın, somurttu:

-Gelecek olsa gelirdi! Nafile! Bana gelmez gibi geliyor…

Kadın ortadan yarıya böldü iki marulu, yapraklarını aralayarak, musluğun altında iyice yıkadı. Büyük bir tencereyi suyla doldurup marulları içine bastırdı. Tencereyi kaldırdı. Kocasına döndü:

-Kocaman çocuksun sen! Hep üzüntü ararsın.

Sonra da kocasını elinden tutup mutfaktan dışarı çıkardı:

-Hadi, yardım et de bavulları yukarı çıkaralım. Bu patırtı kalksın.

Salondan üst kata çıkan merdiven başında duran iki bavulu erkek, küçük iki yol çantasını da karısı aldı. Yatak odasına çıkarıp, elbise dolabının önünde yere bıraktılar. Adam karyolanın kenarına ilişip oturdu. Kadın pencerenin perdelerini açtıktan sonra kocasına döndü:

-Oh! Nasıl özlemişim odamızı!

Gün kavuşmuştu artık. Odanın içi alacakaranlıktı. Kocası susuyordu. Gelip kocasının yanına oturdu. Elini omuzuna koydu:

-Sen özlemedin mi? Söylesene!

-Özledim elbette!

Kadın konuyu değiştirdi:

-Kimseyi gördün mü dışarıda?

-Suat’a rastladım.

-Nasıllarmış?

-İyilermiş. Yorgun değilseniz akşama yemeğe bize gelin, dedi. Karısı çok özlemiş seni.

-Ne dedin?

-Sen istersen gideriz, dedim.

-Gidelim mi?

-Bilmem?

Kadın kalktı. Derin bir soluk alarak gerindi.

-Öyle yorgunum ki! Gitsek, sofra gürültüsünden kurtulurum. Ama şimdi sokağa çıkmak da ayrı dert!

Sokağın ışıkları yandı o sırada. Erkek de kalktı. Pencereye yaklaştı. Kadın elektriği açtıktan sonra pencere önüne geldi. Perdeleri kapadı. Hala pencerenin kenarından sokağa bakan kocasının başını çenesinden tutarak kendine doğru çevirdi. Ellerini alıp, kendi beline doladı. Adamın göğsüne iyice sokuldu.

-Biliyor musun? dedi, tatlı bir sesle, bir haftadır çok yorulduk. Bittim akrabadan akrabaya, tanıdıktan tanıdığa koşmaktan!.. Şu saati öyle özlemiştim ki! N’ olursun üzme kendini…

Sarmaş dolaş, öylece bir iki adım atıp yatağın kenarına iliştiler yine.

-Canım iyice sıkıldı şu Ayvaz’ın gelmeyişine!

-Hadi unut onu artık! Nasıl olsa gelir. Bir şey olmamıştır merak etme. Kediler yedi canlı derler.

Adam karısının saçlarını okşuyordu yavaş yavaş.

-Sanmam! Gelse gelirdi…

Kadın, kocasının dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. Gözleri ışıl ışıldı:

-Canım, dedi. Ne iyisin!

Daha uzun bir öpüşü denediler. Sonra birbirinin yüzüne bakakaldılar bir süre. Kadın toplanan etekliğini eliyle düzelterek kalktı:

-Suat’lara gitmeyelim istersen?

-Sen bilirsin.

-Canın sıkkın. Bilirim orada da oyalanamıyacaksın. Erken yatarız daha iyi.

Adam da kalktı:

-Fena olmaz.

-Hadi istersen bakkaldan telefon et, gel. Gelemeyeceğimizi söyle. Ben de sofrayı hazırlayayım.

Alt kata indiler. Adam telefon etmek için çıktı. Yemek odasının önü küçük bir balkona açılırdı. Saksıları vardı orada. Kadın sofrayı kurdu. Sonra da on gündür susuz kalan çiçekleri sulamaya çıktı balkona.

Bitişik evde balkonlarına bakan bir pencere açıldı. Evin kadını pencerede göründü:

-Hoş geldiniz kuzum! Nerelerde kaldınız?

-Hoş bulduk canım!

-Ne zaman geldiniz?

-Biraz önce. Bir iki saat oldu.

-Pek yalnız kaldık doğrusu sizsiz. Özlettiniz kendinizi!

-Biz de sizleri özledik!

-Çok kaldınız mı İstanbul’da?

-Topu topu on gün işte! Yolu da sayarsan.

-Bir şey değil doğrusu. Gezdiniz, eğlendiniz mi bari?

-Yorgunluk işte! Kalabalık, gürültü. İnsan eğlendiğini anlamıyor ki!..

-Bizim de niyetimiz var yaza…

-Daha iyi edersiniz. Biz hiç iyi yapmadık şimdi gitmekle. Hep soğuk, yağmurlu gitti havalar…

-Sorma canım! Burada da öyleydi. İki gündür düzeldi.

Kadın sözü değiştirdi:

-Kuzum bizim Ayvaz gözünüze ilişti mi hiç?

-Niye sordun?

-Görünürde yok da ..

-Üç gün önce gördüm o soğuklarda.

-Nerede?

-Kapının önünde. Güneşte büzülmüş titriyor gibiydi.

Kadın meraklandı:

-Hasta mıydı dersin?

-Çağırdım. Bir şeyler döktüm yiyecek. Gelmedi. Hasta olmalı herhalde.

-Büsbütün dert oldu içime şimdi. Bir şey olmasın hayvana…
Komşu kadın omuzlarını kastı:

-Bilmem. Bir daha görmedim. İnşallah olmamıştır!

-Geldiğimizden beri meraktayız. Nerede aramalı bilmem ki!?

-Yaa! Vah vah!

-Turgut çok üzülüyor. Ben üzüntümü saklıyorum, o biraz rahatlasın diye…

-Yazık! Üzülmeyin, gelir inşallah!

Sokak kapısının açıldığını duydu. Kulak verdi. Kapının kapatıldığını duydu şimdi de.

-Turgut geldi galiba, dedi. İyi akşamlar!

İçeri girmek için geriledi.

-İyi akşamlar!

Komşusu penceresini kapadı. Kadın yemek odasına girdi. Kocası sordu:

-Ayvaz geldi mi?

-Gelmedi daha!

Kocası başka bir şey sormadı. Kadın yemeği getirmek için mutfağa gitti.

Yemekte, yemekten sonra yatak odasına çıkıncaya kadar Ayvaz’ın sözünü açmadılar bir daha. Saat sekizi, sekiz buçuğu, dokuzu vurdu. Kadın birkaç kez, bir bahane uydurup mutfağa kadar, Ayvaz geldi mi diye gidip baktı. Erkek her cigara yakışta, kalktı, bahçeye, balkona açılan kapıların önünde durdu. Camlardan dışarıda Ayvaz geldi mi diye arandı. Kulakları sesteydi ikisinin de. Duydukları en küçük gürültüde, ikisi de gözlerini pencereye dikiyor, Ayvaz’ın sırtını kamburlaştırarak, cama sürtünmesini, pencereyi açmalarını beklemesini görür gibi oluyorlardı.

Saat dokuzda kadın:

-Ben yatacağım, uykum geldi, dedi. Kalktı.

Erkek:

-Peki, dedi, beraber çıkalım.

Yatak odasının elektriğini açıp kapısını kapadılar. Hiçbir şey konuşmadan pencereye doğru ilerledi ikisi de. Erkek perdeyi ucundan aralayıp bir daha dışarı baktı. Sonra perdeyi elinden bıraktı.

Kadın çoraplarını çıkartırken:

-Haklısın, dedi. Biri eksilmiş gibi sanki evden!…

Erkek pencereden ayrıldı. Ceketini çıkardı. Sandalyenin gerisine astı:

-Aslında da öyle. Üç canlıydık bu evde…

-Çok üzüldüm. Akşamdan beri kendimi zor tuttum.

-Yüzünden, sesinden belliydi. Sen benden çok severdin Ayvaz’ı.

Kadın gece lambasını yakıp elektriği söndürdü. Elbisesini iki eliyle eteklerinden tutarak başının üstünden çekip çıkardı. Geceliğini giydi. Yatağa girdi.

-Mutfakta yemeği hazırlarken hep ayaklarımın dibinde dolaşıyor sandım.

Erkek pijamalarını giyiyordu henüz:

-Ben de yemekte masanın altında arandım hep…

-Sofrayı kaldırırken, tabakları mutfağa götürürken hep yanım sıra geliyor gibiydi.

-Koltuğa, divana bakınca, sanki kıvrılıp yattığını görür gibi oldum bütün gece…

Kadın yorganı göğsü hizasına çekerek yatağa yerleşti:

-Ben de… Çok acıdım. Bir insan kadar acıdım…

Erkek gelip karısının yanına uzandı. Kısa bir sessizlik geçti aralarında. Az sonra erkek sessizliği bozdu:

-Kaç yaşına kadar yaşar kediler?

Kadın gözkapaklarını kısarak az düşündü:

-Bilmem? dedi. Ama on yıldan uzun yaşarlar herhalde.

İkisi de yine daldılar. Erkek:

-Öyle ya, dedi, on beş yıl yaşarlar…

Kadın yineledi:

-Herhalde!

-Ayvaz daha altı yaşındaydı!

-Vakitsiz ölebilir! Ama belki de ölmemiştir.

Kısa bir sessizlik daha geçti aralarında.

-Kim bilir? dedi erkek. Orasını hiç bilmeyeceğiz. Cins kediler ölüsünü göstermez.

Karısının üstünden uzanıp gece lambasını söndürdü.

(Necati Cumalı, 1956)