Yazılar

Nihat Behram – Sürgün

Uyandırın anamı
Söyleyin gidiyorum
Yolumu gözlemesin
Dönemem belki geri
Arkadaşlarım duysun
Kardeşim bunu bilsin
Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri
Babama haber salın
Çiçekler onda kalsın
Sulasın günaşırı
Dönemem belki geri
Korulara söyleyin
Dağlara asmalara
Baygın çocukluğumun
Çınladığı kırlara
Söyleyin gidiyorum
Dönemem belki geri
Gelsinler anılarım
Uğurlasınlar beni
Sadece sevdiğime
Söylemeyin duymasın
O kadar körpe ki kalbi
Bilmiyor yitirmeyi
Söylemeyin bu akşam
Sevdiğim ağlamasın

Nihat Behram – Anacan Yiğitlemeleri

1.

Canımdan can yolundu
Uğuldar anacanım
Dalı diken bürüdü
Filizim darda benim
Oy çakıl da çakıl kuduz dişleri
Körpe cani parçalamak işleri

Canımdan can duruldu
Sızıldar anacanım
Baharı kan surudu
Çiçeğim harda benim
Oy sinsi de sinsi hain güçleri
Aydınlığa tuzak kurmak işleri

Canımdan can budandı
Çağıldar anacanım
Bir sevdaya adandı
Yiğidim sırda benim
Oy civan da civan umut kuşları
Anaların can can açan düşleri

2.

Gün doğar günüm olur
Solurum dünüm olur
Birisi benim yavrum
Gerisi gülüm olur
Vay kanlı da kanlı cellat elleri
Cellat ellerinde halkın gülleri

Işığı gözde cağır
Sözünü özde cağır
Yüreğin dağ rüzgarı
Acını közde çağır
Vay çatal da çatal yılan dilleri
Yılan dillerinde halkın gülleri

3.

Yavrum benim çağıl çağıl
Sularda ışıldanır
Zulüm ona ölum değil
Bin canda yankılanır
Oy seni de seni yavru ceylanım
Öcünü hıncıma yemin ettiğim

Tomurcuğum güne durmuş
Dal üstünde hızlanır
Düşmanları pusu kurmuş
Kan içinde gizlenir
Oy seni de seni yavru ceylanım
Ölümlerde gülüşüne kurbanım

4.

Can zulüm bağlarında
En güzel cağlarında
Alevlenmiş kuşum benim
Özgürlük dağlarında
Oy seni de seni yavru kartalım
Rüzgarını doruklarda tutanım

Bir yanım uzaklarda
Bir yanım tuzaklarda
Öfkeyle bilendi acım
Dişlenmiş kucaklarda
Oy seni de seni kanlı bağlarım
Günü gelir hesabını sorarım

Nihat Behram – Yaşadıkça

Ah benim aşkla beslediğim sevgilim
kalbimi zorlayan heyecanla sana
savaşın gitgide yaklaşan uğultusuyum

Günler
sazlarla çevrili göl kıyısında
suyun inanılmaz berraklığıyla çalkalanıp geçti
serçeler karla yıkadı tüylerini
taşların oyuklarına doluşan kertenkeleler
düşlerimde zamanla silikleşti
Bazan düşünmek acı veriyor bana
içimde yırtılarak uzaklaşan çayırları

Ah, benim aşkla beslediğim sevgilim
bütün güzel şarkıları sanki ben bestelemişim
üstelik merakla bakıyorum tanıdık her yüze

Çayırları düşün
anamdan emdiğim sütün tadı
yırtarak uzaklaşan çayırları

Artık tek afiş kan kokusu şehrin sokaklarında
gerisi düşmanın kurduğu pusu
kan kokusu diyorsam
ah, benim aşkla beslediğim sevgilim
kalbimi zorlayan heyecanla sana
savaşın gitgide yaklaşan uğultusuyum

Nihat Behram – Yaşadığımız Şehir

İrin dolu bir günü
en geniş caddelerden
böğrümde taşıyıp geldim..
Yazık ki
saranı yok gönlümün
işte yine bu gece..
Ne kadar süslense de
ışıltılarıyla denizin
yine de boğuktur mavileri
gökyüzünde bu şehrin..
Yanıktır, dinleyin, sesim yanıktır
işte yine bu gece;
kırağıda uçuklaşan
daldan dahi yanıktır..
Nasıl da bulanıyor içimde
o tacir gülüşmeler;
öyle ya
noterler müfettişler veznedarlar bonolar
masmavi bir sabaha
kirden başka ne verir?

Bir günü böyle geçtim
iğrenerek bir günü
en geniş caddelerden..
Tam da derdimi yanmak için
huysuzlandığım anda
yazık ki gönlümün yalnızıyım
şurada, dağlara kadar..

Oysa geçerken sokaklardan
düş verip kendi ruhumda
narince gözlediğim
ne kibir, ne ödül gerektiren
sıradan şeylerdi
koşarak aşabilmek için zamanı
rüzgarlı öfkeler tasarlayan
ya da derdini özlemini çektiğim
güzelimi beklerken
kalbimde filizlenen
tasalarla sevinçlerle ilgili
sıradan, insani şeyler..

Yürüyordum
çınlayan duygularla
bomboş fundalıklarda gibi
oysa nasıl da kalabalıktı yollar..
Biraz da gecenin loşluğundan
afyonlanarak
karartıp benliğini
ve karardıkça daralıp
başıboş bir duyguyla
hayatın küskünleri olarak
ve hayattan öylesine habersiz
akıyordu caddeden
sıra sıra insanlar..

Kimisi korkuyordu belli ki
o büyük fırtınadan
kimisi çoktan unutmuştu
ruhunu körelten kiri
kimisi kirle uyuşturulmuş
kimisi duygular alıp satıyor
kimisi sızlanıyor kederden
kimisi gülüyor sinsi sinsi
kimisi soludukça soluyor
kimisi ise
lekeler sıçratarak en uysal yerlerime
sadece susuyordu..

Islaktır, evet, eğilip bakın
kandan ve yaralardan
hem de sırılsıklam ıslaktır
her gün geçtiğimiz sokaklar..
Kurtulabilinir oysa
o kara çukurlardan
hem ince hem sahtekar
bir kadın gibi yaşamaktan
iğrenmeye başlansa..
Yoksa nasıl başkaldırır
bir şehirde çalkanan
sefalete yoksullar?

Geçiyor dalga dalga
gözlerimin önünden
bir günün köpükleri
en hazin görüntüler..

Doludur, dinleyin, sesim nefret doludur
işte yine bu gece.
Azan, bozaran bir sürü polisin arasında
yurdu azad olsun diye çırpınan
hem yorgun hem yaralı
bir gencin bakışlarından
izlediğim bu şehri
küflerin, irinlerin içinde
en geniş caddelerden
böğrümde taşıyıp geldim..
Bulabilmek için o mahşeri rüzgarı
bırak yüreğim bırak
çiselesin bu yağmur
içimde bulanan duygulara..

Bir de sen varsın
bir de sen güzelim, o derin inceliğinle
yazık ki saçlarını
küçücük bir dünyaya oynaş kılan
bir de sen..
Korkuyorsun
oysa korkular
sinsice katlediyor her şeyi..
Artık aşk denince herkes kederden sözediyor..
Ah, bu şehirde kuduran
sadece keder değil,
cançekişen şu deniz
şu isli yakınlıklar
kuşlar ve ışıklar da kudurmaktadır

Manavlar dahi erken topluyor
duvarlardan renkleri;
ses geliyor çünkü uzaktan, dinleyin
duyulan çürümenin sesidir
arbede sesi..
Kimisi kan içinde koşuyor
kırmak için bileğinde zinciri
kimisi karanlık pusulardan dişbiliyor koşana
kimisi hala sessiz, habersiz
ya da sinmiş bir köşeye..

Artık bu şehrin bütün bankalarında
bütün kasaplarında ve bütün gecelerinde
çocuklar kırbaçlanıyor;
artık bu şehirde analar
dizdövüp kan ağlıyor;
sararıyor artık bu şehirde duygular;
güzelim, sığmıyor artık bu şehrin ölçüsüne yüreğim;
bana yalnız hınç veriyor ne duysam
örselenen sevişlerle, ucuzlayan bakışlarla ilgili..
Öyleyse, koşacaksan ellerimi daha sıkı tut
saçlarını ışıldatıp saçlarıma kavuştur;
güzelim, seveceksen eğer unutma:
bağrımda isyankar şarkılar uğuldanır
isyankar şarkılar ve ayrılık
ayrılık ve ırmaklar
ırmaklar ve kuşların o narin uçuşları..

Doludur, dinleyin, sesim acı doludur
işte yine bu gece
en derin özlemlerin bile yazık ki
kusarak dolaşılan sokakları var çünkü..
Adan yüreğim adan
hayatı anlamanın yolunda
burkuluşlar ağlayışlar da olsa
güzelliğin uğruna
daha çok adan..
Yoksa nasıl sıyrılabilir
bu şehir, kirden ve yaralardan?
Adan yüreğim adan
yaşamanın sevinci heder olmasın sakın..

Bir şehir ki zehirdir incecik gülüşlerin
bir şehir ki çevrilmiş sokakları süngülerle zırhlarla
bir şehir ki her sabah vurguna hazırlanır
bir şehir ki
pelte pelte çocuklar dökülür sinemalardan
tokatlanıp genç kızlar alınıp götürülür
bir şehir ki yollarında aç insanlar sürünür
solgunlaşır bakışlar, sabahlar kabalaşır
bir şehir ki aşk denince sadece acılar paylaşılır
öyleyse:
dayan yüreğim dayan
gerekirse katlanır geçeriz güzelin hasretinden;
davran yüreğim davran
kurmak için yeniden
günü gelir yıkarız bu şehri temelinden

Nihat Behram – Yalnız Değiller Şarkıları ve Biz Varız

Saydam ve ıslak ölüm
eğer boyunlarına geçirilen ilmikten
gökten bir fırtınayı koparır gibi
koparacaksa ciğerlerini
nefesimi onlara vereceğim
kalbimdeki yaşayan tıpırtıyı
gözlerimi onlara vereceğim
oyarak kirpiklerimle dünyada
acıya ve öfkeye dair bütün görüntüleri

Urgan
demir yollarında
fabrikalarda
gün boyunca çığlığın dinmediği
şehrin uzak semtlerine doluşan işçilerin
pamuk seline yaprak yaprak dökülen
tütünde
zeytinde
çam denizinde ormanların
ve verimsiz düzlüklerinde kurak toprağın
açlığın can çekişini
tırnakla
terle
susturmaya çalışan yoksul köylerin
gözlerinde parlamaya başlayan
umut için düğümlendi

Saydam ve ıslak ölüm
eğer boyunlarına geçirilen düğümden
dökecekse körlerin alfabesini
yumruğumu onlara vereceğim
yaşayan yumruğumu
ağzımı onlara vereceğim
yeryüzünün bütün mert ölüleri için
toplayarak kanlı kelimeleri

Nihat Behram – Ölülerimiz

Her sabah
her sabah
o kusursuz acının kollarında
o kusursuz acının kollarında öpüştüğüm gökyüzü
artık
çırpınan yüreğimi yatıştırmıyor. Ve onun
koparıp dizginlerini
uçarcasına boylu boyunca
sakınmasız çarpışı
heyecanlandırıyor beni.
Bir serçe kümesinin konması karşıki dala
belki hiçbir şeydir,
ama sevgilimin mektubunda bir kuş resmi
beni coşkulandırabilir.
Milyarla yıldız arasında tanırım onu
çünkü seyredince güzelleşir sevginin ışıltısı;
binlerce gözüm var
binlerce şafak halindeyim
anlamak istediğim şeyin karşısında
çünkü anlamak zorundayım;
her sevinç kolayca ele geçmez
insan her acının sahibi değildir;
gökyüzü ve nehirler olmasa toprak da anlaşılmaz
ve hayatın kararı kesin:
son ana kadar onuru koruyanlar yaşayacak
söylenecek son söz kahramanca olmalıdır.

Vurgunum
inceliğinim senin
eyy
yapraklarda bir kuş hafifliğinde sürüp giden titreyiş
vurgunum
bir nehri besleyen suların uyumuna,
taşlara hırsla vuruşuna dalganın.

Ölüm seni yanıltmasın…
Nasıl ki yığılır yüzüne gecenin karanlığı
gözlerinle bir başına kalırsın
ölüm öylesine gözuçlarında
savun, kavuştur yüreğini
minicik bir çiçeğin bile kökleri
yaşamak hırsıyla uykusuzdur.

Ölülerimiz…
İşte Stevan Flipoviç.
Bir kahraman.
Faşistler sarmış çevresini.
Sehpada.
Boynunda ip.

Ve o son nefesiyle dalayıp ciğerini
bir bıçak gibi vuruyor kelimeleri dişleri arasından
haykırıyor: “Kahrolsun faşizm; Yaşasın mücadelemiz…”

Steven Flipoviç
onurun bekçisi
direnmenin.

Ölüm seni yanıltmasın…
Bir bir düşün yaşayanları
alnını korkusuzca kaldır
kimin yanındasın
yerin neresi
ve senin en çaresiz anında
tek silahın nedir?

Ölüm seni yanıltmasın…
Usanma hayata yaraşan sesi aramaktan
her kuşun palazlandığı bir yuva vardır,
her dal güneşin ve rüzgarın avuçlarında
kendi hevesince boyanır;
çünkü yaşaması gerekiyor bir şeylerin
bir şeylerin bir şeylerin: senin olan

Bak: kollarını bağlıyorlar;
son defa bakıyor dünyaya Nguyen Van Troi
Birazdan göğsünü parçalayacaklar.
Ama kan onu geriletmiyor.
Başlıyor şarkısına:
“Yaşasın Ho Chi Minh: Yaşasın Vietnam…”

Damarlarım damarlarına bağlı yaralarından
çünkü öldürülmek istenen benim de sevincimdir
Nguyen onun siperi…
Bir buğday tanesi midir
aynı titreyişle
toprağa düşer düşmez kıpırdayan
o şarkı… bir buğday tanesi mi?

Ölülerimiz…
Sesleri dünyamız kadar bilge.
Birazdan kalkacaklarmış gibi
uzanıp bir sipere
koyulaşan…
Ölülerimiz…
Bakışları
uçmaya hazırlanan bir kartal kadar çevik,
vurgunum
gizleyemem.

Sen bağrımı amansızca zorlayan siyahlık
unutma
öldürmekten daha kuvvetlidir ölebilmek.

Nihat Behram – İstanbul Seni Seçmeyecek

Birtakım karanlık adamlar şimdi
duvarları senin adınla karalıyor,
bu bana küfrü ve zincirleri anımsatıyor;
kanlı kağıtlar halindeki gazetelerde
delik deşik edilmiş arkadaşların
yüzümüze çarpar gibi çıkan resimlerini;
hücreleri anımsatıyor bu bana,
ellerimizin nasıl çiğnendiğini.

Bütün tepelerinde bu şehrin,bütün çukurlarında
tenekelerle çatılmış binlerce evden
geceler bir iskelet gölgesi gibi geçerken
ve daha öğrenmeden çocuklar isimlerini
vahşetle göz göze bakışırken
ve tehdit ve tehdit ve tehdit
kırbaçlarken
en delikanlı atılışlarını gençliğimizin
ve yasakken grev, arkadaşlık yasakken
sen bu şehirde
kanla yatışan bir sinirle gezindin.

Bu şehir seni seçmeyecek
çünkü bu şehirde sana
örümcekler ve akrepler arasında
kopan kolları ve parçalanan bacağıyla
mahzenlere tıkılan bir insandan
her gece kan getirildi.

İstanbul seni seçmeyecek
bu söz çırpınarak içimde
elektrikle sarsılan kalbimden yükseliyor,
hançer gibi sıyrılıyor kırılan dişlerimden.

Bu şehir seni seçmeyecek
çünkü ihanet bir şehre zehir verir
çünkü senin varlığın bu şehri karartıyor
bağrında bir yara gibi taşıyarak öğrendi bunu
bu şehir.

Nihat Behram – Az Eylemiş

Gökyüzüne ağız verip gecesini gün eylemiş
Ya neylesin gün görmeyen ya neylesin
Daraldıkça yüreğini zor eylemiş
Zaman olmuş hırçınlığı huy eylemiş
Ya neylesin durgun suda çağıltısız ya neylesin

Yorulanlar dili bülbül kini sümbül eylemiş
Yaş eylemiş şaş eylemiş düzenbazı baş eylemiş
Direnenler yılı yıla derdi derde taş eylemiş
Uykuları kuş eylemiş özgürlüğü düş eylemiş
Zaman olmuş sızıları usul usul boş eylemiş
Acıları aş eylemiş bir dilimi beş eylemiş
Yorulanlar salya sümük yalanmayı iş eylemiş
Direnenler dağı taşı ses eylemiş
Yaraları yürek yürek eş eylemiş
Yorulanı yorgunluğu leş eylemiş korkusuyla hoş eylemiş
Direnenin nicesini kara toprak oğul oğul göz eylemiş
Baharını güz eylemiş sevdasını köz eylemiş

Boyun büküp eğilenler yalanı yal dolanı yol eylemiş
Zulüm ile düğün dernek bar eylemiş
Direnenler günü güne diken diken sar eylemiş
Karanlığı dal eylemiş tomur tomur nar eylemiş
Gençliğini dar eylemiş hücreleri kan eylemiş
Duvar duvar yaz eylemiş zincirleri saz eylemiş
Söz eylemiş karda kışta nakış nakış söz eylemiş
Yüreğini söz eylemiş yiğit olan yüreğini söz eylemiş
Ya neylesin zulüm sana sabrı taşan ya neylesin
Dövüşmeyi yar eylemiş az eylemiş

Nihat Behram – Haykır Acını Ey Halk

Haykır acını ey halk, başeğme haykır..!
Bir yol kavşağındasın ve ancak
yaraların haykırışlarla onarılır…

Bir yol kavşağındasın ve senin
değişmek için çırpınıyor kaderin.
Kuşan alnında biriken o kara teri,
sırtında şakırdayan kırbacı kopar
soluk al, ışıldat o mazlum yüreğini;
bak, korlaştı acıların, kozalandı
ey halk, parçala şu nankör suskunluğu
başkaldır artık…

Sevginin ve öfkenin uğultusunu
bağrına vura vura taşırken sana
karşılık gözetmiyor o gencecik insanlar;
ne barbarın tehdidi
ne dişleri kıran elektrik
dalga dalga yayılan o rüzgarı durdurabilir..
Bu direniş senin için ey halk;
bu çığlık, senin kollarınla
yıkılsın şu köhne dünya
ve coşkuyla yeniden kurulsun diye
çınlatıyor hayatı..

Bir yol kavşağındasın, fakat
mutlaka değişecek kaderin.
Bunu bekliyor ıslak çukurlarda
üşüyen şu yoksul çocuk,
bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar,
bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek,
bunu bekliyor açlık, kuraklık,
ılık ılık akan kan;
bunun için en genç yerimizi
ölümle tanıştırdık…
Kuşan kendini artık,
biraz da
gövdeni yüreğinle kırbaçla;
ey halk, haykır acını
bu kara dumanı dağıt…

Nihat Behram – Yine De Gülümseyerek

Ne sağnaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız
yıldırımlarla ağmış,
ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış
kaburgamız,
dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifir
uçurumlar,
yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin
yaşından
incitmeden tutmuşuz ağzımızda yorulan kelebeği;
şimdi asmalardan korukların tadı silinmiş,
sesimizde sendeleyen bir keder,
uykusuzluk serin serin sızıyor acıyan tenimizden;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzde aşkın yeri çok derin.

Ne azgın canavarlar üstüne yürümüşüz bir demet
çiçek için,
neyimiz var neyimiz yok vermişiz bir narin dilek için,
yıllarını taş duvara örmüşüz ömrümüzün bir hırçın
yürek için;
şimdi çevremizde yosunlaşmış sessizlik,
yabanıyız gittiğimiz her şehrin, çiğdemsiz, kükremesiz,
kimsecikler sezmiyor boynumuzdan didişen örümceğin
zehrini;
ziyanı yok, nasıl olsa nabzımızda durulanır yaşamanın
iksiri.
Ne güzel sevmişiz, ağzımızda mavi bir tat kekremiş,
ne sızılar sarmışız yumuşacık öpüşlerin çığlığını kuşanıp,
şafaklar tutuşkunu şarkılar yuvalanıp ne mintanlar yırtmışız,
şimdi usulcacık ürpersek kara gece uykumuz kaçacak
kadar delik
üstümüz çimensiz tepeler gibi bereketsiz, örtüsüz, serin;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün çayırları ipekten,
bakışımız lekesiz.

Ne masalar düzmüşüz kıvrımları gümüş, kakmaları sedeften,
ne milyonlar yanından başeğmeden geçmişiz, huyumuz
değişmemiş,
hayatımız günbegün çarpışarak yaşanılan sırların ürünüdür;
şimdi kar altında avcumuz, avurdumuz ilaçsız,
ıssızlaşmış sabahlar, yoksunluk arsızlaşmış,
kaçışır yolumuzdan gölgesini de alıp o şaklabanlar
inildesek açlıktan;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün dağı taşı altından.

Ne devlerle dalaşmış kanımızı göstermeden silmişiz.
ne kudurgan günlerde elimizi dost eline titremeden vermişiz,
bir ömür seğirtmişiz bir nefes beklemeden;
şimdi nice anışların dudağı üşüyen bir çocuk kadar uçuk,
nicesi elsıkışların sahtekar çıkmış.

– Bizi eşkiyalar soymamış abi
muhabbet yıkmış!

Nihat Behram – Ellerin Avucumda İki Ateş Damlası

Çiçeğinde yeni yeni kamaşan zerdalisi ömrümün,
gülüşümde çekirdeği sertleşmemiş ilk çağlam,
kızım benim, nazım benim,
gurbetelde sazım benim,
yalazlanmış can tanem,
körpe dalım bir tanem..
Sisini gözlerimin, içimdeki dumanı
seziverdin de sanki
acılandın uykunda,
sızlandın huysuzlandın..
Dudakların kurumuş, ter içindesin yavrum!
Kolsuz kanatsız kalmış
geceden beri başucundayım..
Çırpınarak anlamını arayan binlerce sözcük
kabukları koparılmış yaralar gibi
uğulduyor beynimde..
itiraf etmeliyim ki yavrum
çekip gitse de bir bir
ekmeğe, özgürlüğe, insanlık ve hayata dair
içimi dişleyen düşünceler,
senin bir gülücüğün şimdi
yaşamam için bana yeter.
Geceden beri başucundayım..
İşte, sabaha dayandı gün!
Aşsız, işsiz, kuruşsuz
bir ıssız bayırdayım.
Bebeğim, canımın kıvırcığı,
boranda fırtınada sürgün vermiş tomurcuk,
üzüm tanem, nar tanem,
acar yanım, bir tanem..
Kim kime, dum duma bir tufandayız;
günlerin ağzında kara bir gül
dikenleri tenimize dayanmış;
ürkütülmüş, sarılmış, acıyla sınanmışız..
İnim inim uykunda nasıl da yalnız
yanıyor yüzün yavrum,
yüreciğin kaşlarında tütüyor,
ellerin avcumda iki ateş damlası,
tutuşmuş rüyaların, sesin duyulmaz,
kendi kollarımızdan başka
saranımız yok bizim..
Yazım benim, güzüm benim,
yemin olmuş sözüm benim;
sana kuş bulmalıyım
sana düş bulmalıyım
gidip iş bulmalıyım..
Koynunda çırpınırken böyle çaresiz
kahrınla tanıştırdın bizi ey hayat
zehrinle tanıştırdın;
alışılmaz bildiğimiz nefrete alıştırdın!
Onurumuz:
senin için sakladığım tek servetim bu yavrum;
süt olmaz, aş olmaz, iş olmaz onurumuz..
sızım benim, gizim benim,
gurbetelde izim benim;
ateş almış taş altında kalmışız,
gün olur hesabını sorarız elbet.

Nihat Behram – Doğadan İstek

Beni geçmişin dehşetiyle besle
beni geleceğin özsuyuyla

Küpeler tak kulaklarıma kirazlardan
mendilimi fesleğenlerle yıka.

Bana çılgın bir gürleyiş bellet
yankısıyla kapan üstüme geceleri.

Benimle rüzgarları tanıştır
gözlerimi boralara düğümle.

Beni kankardeşi bilsin gözyaşların
beni umudunla büyüle.

Bana ıssız gecelerden yıldız kaymaları sun
beni ucu kıl birbirine sürtünen çakmak taşlarının.

Koynuma başakları yıkayan yağmurunla yağ
kasıklarımı zeytin yapraklarıyla yenile.

Ben seni esir alayım şiirlerle
Sen beni kul bil kendine…

Nihat Behram – Yanan Aşk Ağıdı

içlenir yine gece
sarsılıp solarak usul usul
içlenir yine gece,
kaçarken acılardan
yeni acılara bulanan
acemi yüreciğin sendeler,
içlenir yine gece…

ah, türkülerin dalgını
rüzgarla nasıl da yaralısın…

sanki
en uçarı arısı çiçeklerin
yitirmiş kanadını
kendi balında
titreşip yanıyor için için…

ah, türkülerin dalgını
rüzgarla nasıl da yaralısın…

unut artık
rüyaların o buruksu tadını,
ayışığı donunca yüzünü unutmalısın,
unut ve kendini yeniden tanı
teninde şimşekler ışıldasın
sağnakların sesiyle barışmalısın…

her aşk gibi kaderi
acı olan bir aşkın
ırmağına uğradın
tanıdın yaylalarda çınlayan
köpüğün yankısını,
bu milat sana yeter;
bırak, kararan gecede mavi denizi
dalgın uykular halinde koyulaşsın,
sıyrıl yorgunluğundan
dişlerini öpüşlerin sancısıyla durula
dudakların sabahın yalazıyla kamaşsın.

ah, yine mi bir güvercin
parlamış gönlünün yokuşundan,
yel olup günboyu uzaklaşmış;
sanki
en narin yoncaları dolaşıp
yorgun düşen bir arı
soğumuş kanadına
kendi balında
titreşip
yanıyor için için;
ah, türkülerin dalgını
ne zaman coşkulansan
kırılır ey nazlı dalın,
rüzgarla nasıl da yaralısın…

içlenir yine gece
soğuyup solarak usul usul
içlenir yine gece,
kaçarken acılardan
yeni acılara bulanan
acemi yüreciğin sendeler,
içlenir yine gece…

ah, türkülerin dalgını
rüzgarla nasıl da yaralısın…

Nihat Behram – Yiğit Yüreğin Öfke Kın Olur

bekle yiğit bekle yaran iyileşsin
yaralanmış ceylan kurda yem olur
kök toprakla dal bulutla birleşsin
ölür isen gözyaşlarım sel olur

günü gelir dağlarına dönersin
bekle yiğit bekle yaran iyileşsin

sarın yiğit sarın gücün gürlesin
yiğit yüreğine öfke kın olur
doğruluşun doruklarda çınlasın
yaylalarda bahar olur yaz olur

günü gelir dağlarına dönersin
bekle yiğit bekle yaran iyileşsin

Nihat Behram – Doruklara Sevdalandım

gökyüzünden yıldız sağdım
geceyi yarmak için
ufuklara yuvalandım
yeniden doğmak için

katarlar gelir geçer
bir geceden bir geceye
yüreğim yare yare
iz bırakır bin acıya
gün olur şafaklanır
karanlıklar bin parçaya

denizlerde dalgalandım
taşları oymak için
doruklara sevdalandım
ışığa doymak için

şarkılar gelir geçer
bir heceden bir heceye
yüreğim yare yare
yankılanır bin acıya
gün olur ufuklanır
karanlıklar bin parçaya

filiz filiz harelendim
dallara uymak için
ırmaklarda durulandım
dağları duymak için

yiğitler gelir geçer
bir yüceden bir yüceye
yüreğim çıra çıra
alevlenir bin acıya
gün olur ufuklanır
karanlıklar bin parçaya

sevdalara oyalandım
hayatı duymak için
kavgalara kuyulandım
ışığa varmak için

şiirler gelir geçer
bir acıdan bir acıya
yüreğim çırıl çıplak
yalazlanır bin heceye
gün olur düğün olur
ayrılıklar bin geceye

Nihat Behram – Bıçak Kına Sır Veriyor

el veriyor el veriyor
dökülen kan öfkemize
dal uzatmış el veriyor

yol veriyor yol veriyor
sarp yamaçlar derdimize
geçit açmış yol veriyor

gül veriyor gül veriyor
ezilenler sevgimize
yürek yürek gül veriyor

söz veriyor söz veriyor
dövüşenler cengimize
oğul oğul söz veriyor

dal çiçeğe dağ koçağa
ay denize gün sıcağa
can bileğe ten kucağa
bıçak kına sır veriyor

Nihat Behram – Dörtlükler

1.
acılar karşısında umudun kırılmasın
zulümden ürküp saklanma sakın
dursun istiyorsan kan ısır yaralarını
unutma kuvvetli olmalısın

2.
insansan eğer görevlerin var
ilk görevin dünyaya ışıltılar bulmaktır
zincire vuruluysan kır zincirlerini
özgür yaşanmayan hayat bulanıklaşır

3.
dalayan acılarsa, katliamlarsa halkı
eriyorsa binlerce insan karanlık hücrelerde
ağlamaktan yanıyorsa gözleri anaların
yolu yok kurtuluşun isyanı seçmedikçe

4.
bunca kan verir elbet birgün tomurcuğunu
ey derin doğu, sislere bürülü yurdum, yaslı memleket
sıyrılır karanlığından açılır alnın
kavuşur güneşine durulur hasret

5.
zorbalar, cinayet orduları, caniler onlar
içleri yarasa ve örümcek dolu
toplanmış arsızca kemiriyorlar
baygın uykusunda Anadolu’yu

6.
ellerinde vahşetin binbir aleti
ellerinde kırbaç, zincir, urgan
gün gelecek kan içinde boğulacaklar
çünkü halkın yaraları daha doğurgan

7.
ilk bulutu ilk kuşu senin ufkunda tanıdıysam
bağrında kırlarının geçtiyse çocukluğum
dostluğu, özlemi, aşkı senin dilinde yoğurduysam
acıların da acılarımdır sevgili yurdum

8.
üflemekle ateş soğutulur mu
ite ite dağlar yürütülür mü
taşımakla deniz kurutulmazsa
kırılmakla halklar çürütülür mü

9.
yolunarak çiçek büyütülür mü
ölüm ile hayat avutulur mu
ısınmadan demir çelik olmazsa
halkı katledenler unutulur mu

10.
dünyanın neresinde mazlumlar ayaklansa
yankılanır sesleri dağa taşa oyulur
tutuşur senin de acıların yaralı Anadolum
gün olur haykırışın uzaklardan duyulur

11.
değiştir, bu senin elinde kaderini değiştir
alnının karasını umudun ışığıyla sil
unutma hayatı dövüşerek yatıştırman gerekir
uğrunda dövüşülmeyen umut da çare değil

12.
herkes kendinin uzağından
seviyor kendini seyretmesini
yeter ki övgü olsun durmadan
fakat kuyruğuna basılan yılan gibi zehirli

13.
buz üstünde, el elinde, dar günümdeyim
kurşun döksem çiğdem çiğdem gözyaşlı
uyusam uykumun farkındayım
dolaşsam şehir benden telaşlı

14.
akşam olmuş, yağmur dinmiş, usul usul akşam olmuş
bir sızıdır oğul oğul yüreğimde yuvalanan bir sızıdır
uzak düşmüş yar kucağı diyar diyar uzak düşmüş
su hızıdır ömür ayıp yolum yolum akıp giden su hızıdır

15.
yılların aylarınca uyusam seni
dünyanın dağlarınca yürüsem seni
dürüm dürüm gonca gonca tomurcuklanmış
güllerin dallarınca solusam seni

16.
bir kuş çiz yavrum yüzüme gözyaşınla
bir kuş tel tel kirpiklerin kanat olsun
bir kuş çırpınan kalbi dudağımda
bir kuş yavrum sıcaklığın beni bulsun

17.
seni nice acılardan soluyup aldım
istedim ki büyüsün ellerin ellerimde
istedim ki bebeğim
gözlerin gözlerimde umutlar gibi taze kalsın

18.
yeryüzü düşmanca saldırdı bana
yine de kirlenmiş kar gibi günlerimin üstünde düş izleri var
yine de hasretim yaralı dudağımda
anlaşılmaz derecede anlaşılsın diye uğuldar

19.
kekik kokusu duydum, kekik kokusu koynunda huysuz gecenin
uyandım birdenbire
haydi dedim, yüreğim gidelim bu şehirden
bu şehir koparmak istiyor beni özlemlerimden

20.
yorgunum, çünkü yorgunluğumun
yaşamak gibi bir anlamı var
yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun
tadına düşmanlarım ulaşamazlar

21.
düşmanın elindeki hançere adımı kazmışlar
sordum; dediler ki, yalın yürek dalaşıp şarkılar aranmışım
sordular; dedim ki, düşmanlarım halkın da düşmanlarıdır
bense uslanmaz aşkların yangınıyım o kadar

22.
beni dövüşlere kırbaçladı hayatım
yüreğimi koşaradım taşımaya alıştım
yüreğim ki ne o bensiz çiçektir
ne de ben yüreğimsiz arıyım

23.
özlemleri gibi anamın
mahzun mazlum kusursuz
yolumu dallardan gözlüyor babam
kana kana korkusuz

24.
bahar gelmiş – balam benim – bahar gelmiş dayanmış
dalda yaprak – bebeceğim – suda köpük uyanmış
kuzulara özenmiş – kızım benim – körpe diller dillenmiş
aşığında yanmış – yavrucuğum – onun için beyazmış

Nihat Behram – Seni Anadolu’m Umudum

seni bıçkın günlerimin bıçağı
seni çağla tadıyla ağzımda
seni hasret günlerimin bucağı

seni tülü gibi sarındım yeryüzünün
seni sarındıkça dişlenip koparıldım
seni üzgünlüğün, seni sürgünlüğün
seni erginliğin ellerinde büyüttüm

seni sular gibi yorulmaz
seni ufuk gibi oyulmaz
seni çelik gibi eğilmez
huylarımla duruttum

yanıkların yarem olur sızılar
dorukların çarem olur tozular
nice koç yiğitler ölümlerde kuzular
seni kavgalarda arıttım

seni gelinimin duvağı
seni baba huyum, dal budağım, yar dudağım
seni haylazlığım, kurnazlığım, sırbazlığım

seni tadım tadım
seni adım adım aradım bin diyarda
seni kuştan sordum, yaştan sordum, taştan sordum
seni sakınmayıp belasından sözümün
seni usanmayıp tekrar tekrar baştan sordum

bebelerin çukurlara sürüklenmiş dediler
bileklerin duvarlara iliklenmiş dediler
anaların acılara yörüklenmiş dediler
seni dudağımda kilitlenmiş dişten sordum

içten sordum, dıştan sordum
meraklara kozalanmış düşten sordum
tetik tetik yangınlara körüklenmiş
kar altında filizlenen nice nice işten sordum

karalanmış satırlarım, ahdım benim, bahtım benim
zulümlerin katığı, acıların fetihi
bin rengi bin yaradan süzülmüş öksüz karacası dünyanın
yüreğimin beşiği
yurdum benim
Anadolu’m
umudum.

Nihat Behram – İşkencede Ölen Yoldaş İçin

Senin alnındaki yaralar
halkın yaralarıdır,
seni kırbaçlayan el
halkı da kırbaçladı…

Boynuna vurulan zincir
halkı boğmak istiyor,
beynini sarsan elektrik
halkı da örseledi…

-Toroslar ah Toroslar
Hozat, Silvan , Tunceli…
açlık, esaret, keder…
kavga sizin içindir;
elinde katillerin
yoldaş, sizin için can verdi-

Kimbilir ne kadar vahşice sana
vurdular, dağladılar;
direnen bakışların
nasıl zalimce katledildi…?

Alnındaki yaradan
boşaldı belki bütün kanın,
fakat nehirlerin akıyor, dağların rüzgarlıdır,
bak… yine çarpıyor kalbin
ortasında kavganın..

Nihat Behram – Örgütün Gücü

Tek insan nedir ki?
Sadece bir damla
Uçsuz bucaksız gökyüzünün
boşluğuna savrulmuş
sarhoş
başıboş
bir yağmur damlacığı…

Tek insan neye yarar
azgınca uğuldayan
fırtılar altında?

Kuşatınca onu
o kudurgan sancılar,
dayanınca bağrına
kanlı elleri yeryüzünün
tek insan ne yapabilir,
sinip gizlenmekten başka?

Yaşayan en yüce güç
en aşılmaz barikat
halkın örgütüdür…

Tıpkı bir okyanus gibi kurumayan
örs gibi,çekiç gibi
şekil veren demire;
kabaran dalgalarla karşılayan,
uğuldayan rüzgarı
halkın örgütüdür…

Gücü güce ulanır,
yükselir, derinleşir
arınır, dayanıklanır
denizde bir damla olunca insan.

Al ve savur benim de yüreğimi
ufkuna kat, ateşlendir,
şekil ver bakışlarıma,
beni yalçın güzelliklerle kuşandır,
sarsılmaz yiğitliklerle donat,
sevgimi yenilmez sevincimi ulaşılmaz kıl düşmana,
öfkemi bile, gürleştir,
bilgimi rüzgarınla aydınlat,
örgütüm, al beni halkımla yeniden yarat..