Yazılar

Özge Dirik – Masalınız Var

ardından baktığımda
kötü karanlık gülüyordu.
sana kimse söyleyemedi
sevdayı, gidenlere harcamak
bir “ben” klasiği.

imana, kitaba dokunulmadan
soyulup, başucuna konulan
esrarla geri kazanılmış
bir fahişe gibi
ağlıyordu an.

ben trenlerin makaslandığı yerlerde
yanlış raylara yatmış bir intihar budalası
çocukların kahkahalarıyla açtım
yaşlanmış gözlerimi

çok açtım
bir şarap kılığında gelmiştim masanıza
ilk yudumunda reddettiğiniz bedenim
garsonların eğlencesi oldu
ilerleyen saatlerinde gecenin.

tekrar acıkan tekrar ağladı dünyaya.
oysa bana okunan masallarda
ağlamak mutlu sona yaklaşmadan verilen
bir çocukluk molasıydı.

el ele verip, adamakıllı tutuşursak
hemen alarmlar saracak dünyamızı
şimdi bırakın da
bağlayayım ayakkabılarınızı…

Özge Dirik – Kalabalık

“ipek böceği attım
eşarp düştü içime…”

uyandım
rüyamda kanamış dilim
belki kıtlama jiletle bağırılan
yaşam öyküleri anlatmışımdır çocuklara.
çocuklar dedim de
onlar da kanadılar
kanınca bana.

kalktım
bir eşkıya rica etti yüklerimi
güzel de bir kadın
çocuğunu öleceği yaşa büyütemeden giden
bir anneyi uğurlamış olsa da
onyedi kalp kriziyle

yürüdüm
adımlarım nasıl da uyarılıyor
kapıyı çalan biri olduğunda
isterse bir hırsız olsun
kapıyı çalmaya yeltenen

öldüm
ve yarın üşüştüler başıma; yaşlar, ayaklar, gözler
ve yarı yaşam yakınmaları sürdü adıma
ve yar uzun saçlı bir adamla geldi mezarlığa
ve ya bir kadınla…

ve
gömdüler beni,
öldürdükleri gibi
özenle.

Özge Dirik – Kırılış

yağmurun saklandığı yerde bırakmıştım en son
kahve telvelerinden kader kısmet kılıklı umutları.
—her an ölebilirsin— dedi doktor
karalama defterine ölümü yazdı
birkaç acı düşürücü.

gözkapaklarını sardığın yaralarımdan önce
usul kırmızı süzüldü beyazdan
ölümsüz biten yolculuklar yaşadım
sahte böcekleri ağustosun
ağır gelmedi ben’liğim kadar.

gidiş tarihimin rötarından sorumlu bahar
bir buğday atası gibi yorulduk
değirilenler adına değirmene karşı
anlamadılar.
aşı tatilinde bir orman
rüyaya düşüyordu ağaçlarına konan kuşlar.

aşk bu;
okurken başta
yaşarken sonda vurgusu.
bir hayatı raylarına oturtacaksın daha
yolumuzun
sonu.

Özge Dirik – Ruh Timur’ları

—gece kaybetmeye ne kadar meraklı—
çok bilmiş ıslığını çalıyor yine rüzgâr.
yangının içine giriyoruz,
önce çocuksuz ve kadınsızlar
önce hep beraber.

ağacı vursan, tüm orman
Aysan’ı vursan tüm Sivas yanıyor.
bir şairin “aşkolsun” ölümü
en güzel şiiri kalıyor.

—gece kaybetmeye oynuyor—
birbirine düşman iki bulut
mayınlıyor
dize getirdiğim kentin
sarıl-sıklam sevdalılarını.

Sıtkı anlatıyor,
yarısı fondip bir (kendine) yetmişliğin garip sırlarını.
iyi ki diyorum aşka
rakı gibi bir afyonun var beyin timur’larıma.

içine direniyor altmışsekiz
en fazla darbeyi sırtından yiyor
zıpkınlanmış bir balinanın ölüm acısı içinde
ırksal intihar tohumlarını çimliyor.

gece,
denize varan nehrin anlamsız debisinde
kan kusturuyor tatlı su adamlarına
iyi ki diyorum hayata
ölüm gibi bir çare var ısrarına.

küçükken müzik defterime sığdırdığım
dört mısralı şiirler
şarkı oluversin diye bekliyorum uzundur
ne onlar şarkı oluyor
ne sol, anahtar…

Özge Dirik – Ruh Söküğü

ruhlar incinir.
sürekli incinirler.
onları yaşatmak için günboyu çalışır bahaneler.
çok zayıf hafızaları vardır
güçlü doğarlar
yaşlandıkça daha unutkan olmak zorundadırlar, bu ölümlerini geciktirir.
Evet, evet
ruhlar ölürler.
o kadar hızlı ölürler ki
hiç yanmaz canları.
ruhların canları vardır,
bir değil, beş değil
milyon tane canları vardır.
hepsini birden bir kadında da bırakabilirler
sakat bir köpeğin bacağına da sarabilirler yüzlercesini.
bir bakarsanız hain bir masada kirli ellere bacaklarını sunup ölen ruhçuklar
görürsünüz.

ruhlar düşünmezler

her ruh iyi bir bedende ruh konağı bulmak ister,
iki üç gün refakat ederler değişik bedenlere,
olmadı mı olmaz
bedensiz ölen ruhlar vardır

bazı ruhlar bedenlerle valse kalkarlar
bu uyum diğer ruhları acıtır.
ruhlar acırlar.
birbirlerine, kendilerine, bedenlerine

güzellik ruhta değil, ruh güzellikte konaklar.
iyi bir ruh için iyi bir beden mükemmel olmak demektir.
bunu hep inkârda da olsalar
ruhların sırrı güzel bedenlerdir,
buna ulaşanı kıskanırlar.

bu yüzden bendeki ruhu,
hep dışladılar.

Özge Dirik – Çirkin Ördek Derisi(nden eldiven imal eden bahaneler)

kötü huylu bir kist dünya
tanrının bedeninde.

“ok!”
sana rekâtlanmış yüzlerce dize.

içimi kaşıyan bekleyişte
büyütünce bir şiir
şiiri de küstürdüm
büyütüp.

gördüm
ölü göze ait son kareleri
küçüktüm
siyah beyaz siyah beyaz
durdu siyahta.

on yedi kalp krizi
gücü kırılır elbet
bahsi geçen bir anne
çocuğunu öleceği yaşa
büyütemediğinden
dirense de.

elmaya dünya düştü,
sen de anlardın
iğnen deli bilindi mi
buğulanır pusulanın camı..

Özge Dirik – Ruj Ruhu

Adı —gece değiştiricisi— olan bir melekle anılıyor adım kaç zamandır.

“Geceler yarınların negatifleridir” diyor, ne bir harfi var başka, ne bir ünlemi.

Eli elime değmedi yüz gündür, ama her gece seviştik onunla. Bilemezsin,
elleri hiç olmamış ve hiç durmamış bileklerinden akan kan.

İkimiz de çok yoksuluz, gecede yalnızca bir kez sevişecek kadar yoksul
şehvetimiz. Ayrıca korkumuz saklı içimizde; her gece devriyeye çıkan kuzey
yıldızı, onu bir adamla görürse tamamen yitirecek kadınlığını. Tanrının
kurgularına şaşmamak lazım, kuruntularına da.

Bir meleğin vücut hatlarını iyice öğrendim artık. Gözlerine dokununca
kayboluyor hemen. Göğüslerini hissetmiyor. Yani bir tespih gibi, o
hissetmeyince hiç önemi kalmıyor. Yine de dokunuyorum annemin ölü
ellerinden medet umduğum gibi.

Melekler insanları öpünce canları çok yanıyor. Yine de iki defa öptü beni.
Parmak uçlarında bir beraberlik bizimkisi, otuz yaşlarında topuklu
ayakkabı giymeye çalışan bir adam gibi hissediyorum kendimi. Gidişimden
korkmuyor değilim, ama gittiğim şeritte yavaşlamak daha tehlikeli.

İpeksi bir teni var bilekleri dışında. En başta içim acımıştı, yanlışlıkla
sigara bile uzatmıştım ona. Oysa tüm meleklerin bilekleri kanarmış, ne
kadar çok kanarsa o kadar az canları yanarmış. O da benim nabzıma
şaşırıyor, gülüyor, alay ediyor; o denli hızlı bir saatin içime
yerleştirilmiş olmasına ve benim hiç telaşlanmayışıma şaşırıyor.

Artık dönemem, bana “git” de demez. Dudakları sana benziyor biraz, ama
makyaj durmuyor teninde; tanrının kuruntuları…
Ama iki sabah öyle bir tat oldu ki ağzımda, keşke onun dudaklarından
rujlar yapılsa dünyanın ölümlü ve minyatür kadınlarına…

Özge Dirik – İlham Nöbetleri

kırarsın bazen ekmeği
öyle buğu falan da çıkmaz
bayattır
ya da
ısıtılmıştır bir bayatlığın üzerine
ama masana doluverir
ilham perileri

masanın altında
açlıktan ayağına göz koymuşlar
kalemini oynatmaya başladın ya
hemen kıskanır
ilham kedileri

biraz içeri gir
dil ovasının altında binlerce şair
—mezara nasıl da yakışıyorlar
yaşarken kemirilen cesetler—
onlara gülüyorlar
ilham pireleri

öpüştükten sonra ağzımda
ispirto tadı bırakan kadınlar
girer rüyalarıma
ama öyle değil
ne kadar küçülürse küçülsünler
mide bulandırmıyor
ilham sinekleri…

Özge Dirik – Makas

bak
sular çekildi.
hep hatırlatır ya sahipliğini
işte öyle
kapatıp, türbanladı tanrı
denizini.
kumları oyalayan
kir içinde, birkaç çocuk ayağı şimdi.

bende kemikleşen babamın
mezarını bilmem
ama bir çocuğu kemiren
ya bir babadır hep
ya da yokluğu.

bak
avuçlarının içindeki raylardan çıkıyor
çok yüklediğimiz tren
belki boynunu kurtarıyoruz
trenlerin makaslandığı yerlerde
ilk defa
doğru raylara uzanmış bir kadının.
ama bu kez de
kargaşa ve ceset oluyor
senin ekseninde.
biliyorum
bir aşkın üstüne yakışacak ağız tadı değil
akşamları acıya yatırılan bir damak

belki sonra
eli siyahtan başka bir renge de uzanabilen
ressamlar tanır seni
bilirsin
seni çırılçıplak çizmek için
kendini soyan birini

ama tren ne kadar dinlense de
raydan çıktığı o noktaya yaklaşırken
—ki söz konusu olan bir kadındır
korkusuna yaklaştıkça çoğalır güzelliği—
bilmeyecek hiç
o noktayı
bir daha geçip geçemeyeceğini…

Özge Dirik – İkincil Ruhla Pis Duvar Buluşmaları

on iki sandalyeli bir masayla, masanın gençliğinden konuşuyorduk.
on bir sandalye ve iki intihar büyütmüş balkon pür dikkat beni dinliyorlardı.

zamanın mücadelesi armağan etmişti bizi, birbirimize.
pireli bir devletin kanatlarının arasındaki karıncalardık.
ne söylesek ayıptı biraz söylemesi.

dahası an, tıbben ölüydü.
atık kamyonlarında mühürlü bir yürek
şehir çöplüğünde martı ziyafetinden önce
bir film setine emanet edilirdi belki,
korkuturdu yine bizi.

senin dünyanda vapur kalkınca
balıklar çamaşır yıkardı
içindeki hileli sayaçların aritmetiği
sıfırdan sıkılmıyordu bir türlü

tırabzanlardan aşağıya
ayaklarını sallandırıp
annesine hınzır hınzır gülen o çocuk
uçurumlara gözlerini gıdıklatacak yaşa çoktan geldi.
ama ikimiz de biliyorduk
elleri harita kadar acılı her annenin son görevi
çocuğunu öleceği yaşa büyütmekti.

sağır ve dilsizler ülkesinde
kulaktan kulağa oynarken özgürlük düşün,
sigaranla aynıydı aşkının geleceği
duman hali.

şimdi biz,
yatırılmamış bir şans kuponu
pişmanlık olur en iyi ihtimalimiz.

oysa
mendil satar yine de bakardım bu kente
olsaydın içinde.