Yazılar

Şükran Kurdakul – Bir Öyküydüm Sadece

Edremit’in Tahtakuşlar köyünde sağdıcım,
Zeytin ağaçlarından denize doğru rüzgârlanan
Dargın bakışlarınızı uykularıma çizerek
Zamanı böldüğüm dağ yollarında,
Gerçeği kendi yüreğinde kanayan
Çaresiz bir yolcuyum, oraya doğru
Bir öyküydüm,
Gözlerinizde yazıla yazıla.

Bakın bakalım,
Bir akşam sesi gibi ürkek
Nice anahtarın kilitleyemediği gözlerime.
Susun bakalım,
Sordukça yüreklendirmek için sizi.
Alın bakalım çocukluğu, gençliği, kanı
Kırk yılın sömüre sömüre bitiremediği.

Bir vuruşta dağları devirip yol açan
Edremit’in Tahtakuşlar köyünde sağdıcım.
Bir öyküydüm, sadece..
Bir kahve sohbetinde söyleye söyleye
Kendi dudaklarında kanayan.

Şükran Kurdakul – Bezgin Süvari

O kervansaraylar sarayında
Bıyıkları tütün rengine boyanmış
Bezgin Osmanlı süvarisi benim
Atım efkar hıçkırıyor damında

İlk kadehte kadınlarla çocuklar
Kafayı bulunca seksen köyün adamı
Diz çöküp mahmuzlarıma yalvarıyor
Görüntümün kahrolası saltanatında.

Şükran Kurdakul – Ağıt Değil

Gücünüz varsa sizin
Sözcüğü tutuklayın.
Öğrenci, kitap, türkçe
En güzel kavramı dilimin
Özgürlüğü tutuklayın.

Ben ki düşünüyorum
Var olduğumdan beri
Silahlar bana dönük
Savaşlar sizin için
Gücünüz varsa artık
Usumu tutuklayın.

Açtı kendini, bir bayrak gibi işte
Ölümün üzerinde Hasan Tahsin…
Bu silah başka silah
Bu ölüm başka ölüm
Gücünüz varsa sizin
Ölümü tutuklayın.

Şükran Kurdakul – Ağaçlar Ağaçlar

Bilinmez biçimler çiziyor
Havada sesi.
Kimi çiçeğe durdu,
Güzellendi kimisi.

Çağları emziren toprak
Çöllenirken acıdan
Kimi kurudu kaldı.
Ölümü yendi kimisi.

Şükran Kurdakul – Al Beni Sevecenliğine

Ben sevdayım, al beni sevecenliğine
Ben gülüm, dallarına aşıla beni
Çocuğum ben, göğsünde büyüt,
Umudum, ben düşüncende geliştir.

Acıyım, gerçeği ararsan bende,
İnancım, coşkuyu yaşarsan bende…

Şükran Kurdakul – Sevgi Ormanı

bu sevgi ormanında
ağaçlar gözlerimin içine güldüler
soluğumda yeşiller çiçeklendi.

bunca yıl özümsediğim güzel şeyler
kirlenmiş suları arıttı denizlerimde
garipliğimin gökyüzüne yeni maviler geldi.

ve acıdan çatlayan damarlarıma inat
yeni soluk yatakları yarattı yüreğimde
sevecenliğin yarattığı hayat.

Şükran Kurdakul – Armağan

Bunca yol çok ışık birikti avuçlarımda
Senin olsun
Esinlen sevgi dokuyan ellerimden
Bunca yıl şiirin, kardeşliğin, kavganın
Has bahçelerinde yarattım bu gerçeği
Sabrım senin olsun
Aşkım senin olsun

Acıların sütüyle büyüttüğüm umutlar
Mahpushane avlularında boy verdi,
Dolunay menekşelendi kirli kara camlarda
Her görüşte vurulduğumuz ana evren
Özgürlüğe boyadi saksımdaki çiçeği
Senin olsun

Biz ki acılar döneminden
Ellerimizi kirletmeden geçtik
Direncim senin olsun
Sevgim senin olsun

Şükran Kurdakul – Emeğin Öyküsü

Kitaplar ellerimle öykülendi
Düşlerim vurdu şiirler denizine
Eski ezgilerle coşkulanan
Sesimdir, çağları delip geldi.

En güzelle en yaşayan
Gözlerimden aldı rengini
Meriç köprülerinde
Alın terim karıştı suya
Santim santim ellerimde büyüdü
Süleymaniye ve Aya Sofiya.

Kaç iklimin toprağı bağrına bastı beni
Ustalığıma kefil olur tarihler,
Kaç dönem içimde savaş verdi.
Utkularım çağımın türküsünü söyler,
O türküler tezgahında dönüyor şimdi.

Şükran Kurdakul – Ege Dalgaları

Denizdi, kıyılarında sürüklendiğimiz
Solmayan, eskimeyen, yalnızlığını sarhoşluğa vuran deniz.

Değişik uyumları içinde batı rüzgarlarının
Delikanlı dalgalarla dalga geçiyordu baktım.

Duyulmamış şarkıları soluğunda çıldıran
Ey tadı düşüncemde yeşeren kavram

Gençlik gibi yalnız düşlerle kelepçeli
Yaşamın arkasına düşmeyen özgür elleri

Coşkusunu çizdikçe bu rüzgarların
Görülmemiş boyutlarla bildik çıkardım.

Benimle gülerdi bu renk, bu çatı,
Sustuğum yerde evren bile durmayı arzulardı.

Vardık, sabırsız dönüşümler içinde sürekli
İmbat bile saçlarımıza değinemezdi belki.

Vardık…bakışla, düşünceyle, dalınçla
Geceyle sarmaş dolaş, şafaklarla kol kola.

Öyle bizdendi ki kıyı çizgisinden ötesi
Mavi içinde yiter, mavi içinde bulurduk kendimizi.

Şükran Kurdakul – Ararsan

Dağ yolları gibiyizdir, uzağa düşeriz
Ararsan şiirin gurbetinde ara bizi.
Belki rüzgarımız ses verir bir dizeden,
Belki bir imgeye vurur düşlerimiz.

Şükran Kurdakul – Yirmi İki Yıl Sonra

Unutulmaya kalkan bir trenin
Eski bir istasyona bakan penceresinde
Bir yolcuyu sorar gibi arayan
Jandarmalar, ellerimin garip nöbetçileri
Daha ilk kampana bile vurmadan
Yalnızlığın kelepçesini taktı içime.

Şehir arkada kaldı, geçtiğim son caddeden
Ne yasakların gölgesini alnında gördüğüm
Işığı kilitleyen karanlık kafeslerinde
Bu sonsuz özgürlüğe ne zaman varmışım ben
Dünyanın duygusunu gözlerinde içeren
İçimdeki adam, kabına sığmıyor gene.

Kaç akşam geçirdiğim Birinci Şubeden,
Bir tünelden kopar gibi çıkıyor trenimiz…
Jandarmalar, ellerimin garip nöbetçileri.
Hangi yalnızlığa gittiğimizi söyler mi?

Şükran Kurdakul – Kalan Biziz

Beraberinde düşlerini getir
Sabaha en yakın saatlerdeki
Unutulmaz resimler gibi belirgin
Renkleri gözlerinde biriktir.

Bir nehir gibi denizini görene değin
Doğaya meydan okumalı bildiğim sesin.

Kalan biziz…içinde sezgileri
Barındıran sığınak. Vazgeçilmez çatı
Yitik saatlerin getirip bıraktığı
Hoyrat zaman belleğimde çınlıyor sanki.

Kalan biziz…yontularda ürperen yankı
Ölmezliği sözcüklerimde çoğaldı.

Şükran Kurdakul – Elinde Senin

Gecenin karanlığında bir yol bul
Sokağımı ara, yokuşumdan in
Gölgemi görürsen penceremi vur
Anıların feneri elinde senin.

Bezginlik mi saran kentimi,
Burama kadar dayandı işte…
Mağaralara kapanmış gördüm kendimi
Haramiler arasında bütün gece.

Neyi bildik acılarla gelen,
Kapattı kapımı, penceremi…
Işığını söndürdü, tuttu elimden,
Sayrılıksa bu, n’apacağı belli mi?

Gecenin karanlığında bir yol bul
Sokağımı ara, yokuşumdan in.
Gölgemi görürsen penceremi vur,
Umarların feneri elinde senin.

Şükran Kurdakul – Diyorum

Durdum baktım, içlenmekse herkesler içleniyor
Durdum baktım, herkes ince, herkes kırık
Nöbet gecelerinde saatler sabahlamak bilmiyor
Ampul sönük, yürek garip, tavan basık
Beri yanda bir sıra iplik çıkar
Bir sıra iplik girer
Beri yanda ayakta durmamak ister artık
Bütün tezgah başındakiler.

Durdum baktım, içlenmekse herkesler içleniyor
Bir diyorum, göz kapaklarına yazık
Bir diyorum diz kapaklarına
Düşüversem evimin sokaklarına bir
Bir diyorum Asiyemin sıtma iğnesi
Bir diyorum yoksulluğun buncası
Bir diyorum onca dokumanın parası
Elimize binde kaçı verilir

Durdum baktım, içlenmekse herkesler içleniyor
Ampul sönük, yürek garip, tavan basık
Hikayeler gazetede aynen devam ediyor
Dinmemiş göz yaşları Ferdane teyzenin
Postacının çantasına merak boşuna
Radyolara boşuna kulak veriyor
Bir diyorum, göz kapaklarına yazık
Bir diyorum Asiyemin sıtma iğnesi
Bir diyorum yoksulluğun buncası
Diyorum yetmeli artık.

Şükran Kurdakul – Benden Sor

Bunca acının çiçeği içimde büyüdü
Mahpushane saksılarındaki baharı benden sor…

Kulak ver gecenin sessizliğinde ağan sese,
Ölümcünün böldüğü uykuları benden sor.

Silahlar doğanın yüreğini arıyor durmadan,
Bu kan kokusunun ürettiği soruları benden sor…

Gördük ki, türkülerin sonu yok dilimizde,
Kopup geldikleri dağları benden sor.

Vatansever Bir Şair: Şükran Kurdakul

Geçtiğimiz günlerde toplumcu şiirin usta ismi diye anılan, edebiyat alanında önemli yapıtlara imza atan şair ve yazar Şükran Kurdakul’u kaybettik. İstanbul Kızıltoprak’taki evinde 77 yaşında yaşamını yitiren Şükran Kurdakul bu uzun ömrüne anılmaya değer çok şey sığdırdı.

1927’de doğan Kurdakul, şiire çocuk denecek yaşta başladı. İlkokul çağlarında yazdığı şiirlerini ‘Tomurcuk’, ‘Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri (1944)’ adlı kitaplarında topladı. Çok fazla geçmeden, lise çağlarındayken komünist faaliyette bulunduğu gerekçesiyle, ceza kanununun 141. maddesine aykırılık suçlamasıyla tutuklandı. Dört buçuk ay tutuklu kaldığı için okuldan da uzaklaştırıldı…

Kurdakul’a artık İstanbul yolu gözükmüştü ve ‘Beyaz Yakalılar’ isimli hikaye kitabında da anlatacağı gibi küçük memurluklar yapmaya başladı. Yaşamını depo memurluğu yaparak ve belli başlı dergilerin yönetimlerinde yer alarak sürdürdü. 1951’de Yeryüzü Dergisi’nde çıkan ‘Milli Kurtuluş Şarkısı’ isimli şiirinden ötürü yargılandı. Kurdakul bu yıllarda Nazım Hikmet’in etkisindeydi. Nazım Hikmet’in Kurdakul üzerindeki en büyük etkisi; şiirlerindeki ustalığı kadar, anti-emperyalist oluşudur. Bu, Kurdakul üzerinde büyük etki yaratıyordu. Daha sonraki yıllarda bu duygusunu;

‘İzmir’in içinde Amerikan neferi
Nereye baksam
Cemseler mi, cipler mi, arabalar mı…
Bu mu benim Güzelyalı’m,
Bu mu benim Karşıyaka’m
Bre dostlar gönlünüze sığar mı
İzmir’in içinde Amerikan neferi
Yiğit olan evinde durmaz gayrı’

dizeleriyle dillendirip vatanına olan sevgisini işlemiştir şiirlerinde…

Amerikan emperyalizminin cirit attığı memleketinde ‘Yiğit olan evinde durmaz gayrı’ diyerek, vatan sevgisiyle yanıp tutuşan insanlığa sesleniyordu. Amerikan emperyalizmine karşı, kavgaya çağırıyordu ‘Elleri yukarı, başları yukarı / Yaprak mı dökülürmüş İzmir’in kavağında’ diyerek…

1953 yılında bir kez daha tutuklandı. 68 günü hücrede olmak üzere toplam 2 yıl tutuklu kaldı. Sonuç: Yine aklanma… Sonraki yıllarda, çıkardığı kitapları toplatıldı. Fakat coşkusunu ve direncini kaybetmeden inancın şairliğini yapmaya devam etti.

Şiirlerinin yanı sıra deneme, öykü, edebiyat tarihi üzerine de kitapları bulunan Kurdakul çok sayıda ödüle de layık görüldü. TİP’te aktif çalışma yürüttü. 60’ların ikinci yarısında toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı dönemde ‘İzmir’in İçinde Amerikan Neferi (1966)’ ve ‘Halkoyunları (1969)’ isimli kitapları yayınlandı. Kavgasını şiirlerine yansıtıyordu. O dönemde alanlarda okunup, kitleleri coşturan şiirlerin arasında onun şiirleri de bulunuyordu. Sonraki yıllarda edebiyat alanında araştırmalar yaptı. ‘Çağdaş Türk Edebiyatı – Meşrutiyet Dönemi’ adlı kitabının yanı sıra birçok şiir kitabı da yayınlandı.

77 yaşında hayatını kaybeden şair, yaşamı boyunca bilinç ve duygu egemenliğini, dirençle, tutkuyla ayakta tuttu. Bu kadar ürünü başka türlü çıkaramazdı zaten. ‘Aydın sendromu’nun bir hastalık olduğu günümüz dünyasında, bu ve benzeri etkilenme rüzgarının esintisinde, tarihsel işlev ve yükümlülüğünü bir şekilde korumak için çaba harcayan şairlerdendi. Böylesi dirençli ve inançlı hareket etmesindeki en büyük irade, şiirlerinde toplumcu bir yan takınması ve bağımsızlık bilincinin kendisinde yarattığı sorumluluk bilincidir, bakışındaki samimiyetidir. Sosyalist, anti-emperyalist düşünceleri besleyip şiirlerine yansıtan şair, yaşamını onurlu sürdürüp yılları devirmiştir. Hapis yatmış, egemenlerin gazabına uğramış ve buna rağmen, şiirden ve onurlu yaşamdan vazgeçmemiştir…

(Can Yıldırım)

Şükran Kurdakul İle

İçinden geçtiğimiz yakın dönemde kanlı günleri, korkuları, karamsarlıkları, toplumun önce şaşkınlığını sonra da olaylar karşısında giderek artan ve somutlaşan aldırışsızlığını gördük, yaşadık. Toplumun bireyleri, insan yapısının kimi zaman çok yararlı, kimi zaman da bireyi edilgenleştiren “alışma” özelliğiyle acıyı kanıksadılar. Korkuyla birlikte yaşamaya alıştılar. Ancak şairlerimiz tüm acıları bir sünger çekişiyle yüreklerinde duydular ve şair duyarlığıyla dizelerine kanlı cesetleri, yıldırının yarattığı etkileri döktüler. Toplumun üzerine çöken karabasanı yaratanlara seslendiler.

Geçtiğimiz ay içinde, Nevzat Üstün 1982 Şiir Ödülünü kazanan Şükran Kurdakul’un kendisine bu ödülü kazandıran “Bir Yürekten, Bir Yaşamdan” adlı şiir kitabının “Ağıtların Türkülendiği Yer” bölümündeki şiirler de işte bu geçtiğimiz dönemin izlerini taşıyor. Dizelerde şairin kızgınlığı, acı çeken ve ölen bireylere acıması, topluma acı çektirenlerinse acımasızlığı, sevgisizliği, düşün eksikliği vurgulanıyor. Okudukça, şairde karamsarlığa varan bir acı çekme duyumsanıyor. Şükran Kurdakul acaba bu görüşlere katılır mıydı?

Ağıtların Türkülendiği Yer bölümündeki şiirler için saptamanızın doğru olduğunu kabul ediyorum. Ama gene de karamsarlığa varan acılar içinde şiirin verdiği olanaklar sonuna kadar kullanılarak kan isteyen dönemin ne olduğu sorusuna yanıt aranmıştır. Örneğin Hangimiz şiirinde daha da ileri gidilerek bir hesap sorma durumu yaratılır. Ama Sevinç (Özgüner)’in ölümü üzerine yazılan şiirde ya da Bakınca’da, belki şairce duygulanmanın son aşamasına varıldığı için acı olduğu gibi kabul edilmiş görünür. Yalnız, Eğer’de aykırı toplumsal güç karşısındaki yakınma gibi görünen dizelerde, suçlama kendini belli etmektedir. Son iki dizede bu büsbütün açıklığa kavuşur. Gene acıya teslim olmama hali Kan Kuyusu’nun hemen tüm dizelerinde görünür.

Kitabın öteki bölümlerindeki parçalardaysa acı geçmiş ve yaşanan süreç içinde vurgulanır. Artık ben ve sen, siz ve biz ayrımı yoktur şairin gözünde.

Unutulmuş resimler gibi dargın
Bakarlar eskimiş pencerelerden
Gözlerinde biriken sitemi
Bir ben görürüm bu diyarda.

sanısının gerçekmiş gibi göründüğü aşamadır bu. Ama gene de “Umarların feneri elinde senin” inancı egemendir. İnsana güven aslında tek insanda odaklanan insansal değerler bütününe bağlı duyarlıklarla duyumsatılmak istenir.

Bir de, tabii, dönemin hayu huyu içinde şairin kendisinin kendisini yakalamaya çalıştığı şiirler var. Heybe var, Dalgıç var, Al Beni Sevecenliğine var. Konuşurken birden adlarını veremeyeceğim dörtlükler var. Bilmiyorum bu tür şiirleri yorumlamak böyle bir konuşmada bana mı düşer?

Yapılması yararlı olmaz mı buna bakalım?

Bakalım… Heybe benim yaşam öyküm. Açık, yalın. Sanki çağdaşlaşma savaşımında yerini bilen her insanın bireysel tarihinde üç aşağı beş yukarı bulunabilecek öğelerle donanmış. Ama Dalgıç bana özgü gibi görünen özellikler içinde kendisi olma istencini koruyanlarla bütünleşmeyi, doğayla ve insanlarla uyum aramayı gösteriyor,

Soluğum son aşamalarına geldi
Gidiyorum içindeki sesin peşinden

dizeleriyle kendine karşı utkusunu duyumsatır okura. Aslında aradığı biz’dir, bütünleşmedir.

Karamsarlık-iyimserlik, umutsuzluk-umut, umarsızlık-umar konusunda diyeceklerimi kitabın son parçası ile bağlamak istiyorum.

Şu görüntüye bak, gözün gönlün
açılsın
Yüreğimin kayalarını gör
umutlan
Al alacağını ışığımın
damarlarından
Duy duyacağını, özgürlüğüne
kan gelsin.

Şükran Kurdakul’un kitabı teknik açıdan incelendiğinde dizelerde kimi sözcüklerin sıkça geçtiği görülüyor, örneğin: Ağaç. Her şiirde bu sözcüğe şair ayrı ayrı anlamlar yüklemiş. Ağaçlar adlı şiirinde sözcük soyut bir anlam kazanırken, barış temasını işleyen Yaşamı Ateşe Vermeyin adlı şiirde masal ağaçları tamlamasıyla somut ağaçta doğanın zenginliği kavramına ulaşılmış. Çoğunlukla dörtlükler halinde yazılmış şiirlerin dize sonlarında uyak görüldüğü gibi, dizelerin kendi içlerinde de harfler yoluyla ses benzeşmelerine gidilmiş. Örneğin Yok mu Benim Şiirimi Yazacak’ta düşüncegücünden sözcüklerindeki ses benzeşmeleri gibi. Şair aynı şiirin ‘Benim bu… Gözlerinde evrenin fenerleri’ dizesinde ‘e’ harfini sekiz kez yinelemiş. 474 dizeden oluşan 51 şiirinde 16 kez ‘gibi’ sözcüğü geçiyor. Buna karşın ‘masal silahları’, ‘bela limanları’, ‘güçümün bordasına vuran deniz’, ‘çağları emziren toprak’ gibi 44 taze tamlama, imge var. 1940’larda başlayan şiir yolculuğu boyunca “haykıran şiirler” yazan ozanın şimdi bambaşka bir aşamaya vardığı görülüyor. Şiirine imgeler girmiş, yerleşmiş.

Bu noktada Prof. Moissej Kagan’ın Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat adlı kitabında ısrarla savunduğu şu sözleri çağrışım yapıyor: “Sanatsal yaratım imgeler halinde düşünme olduğu için, sanatsal yaratım sürecinin de daha kendi kaynağından başlayarak, imgesel düşüncenin yatağında akması gerekir… Bir sanatçının yetisi her şeyden önce, bir yapıtı imgesel olarak düşünebilme yeteneğinden, yani bir sanatçının, dünyayı soyut olarak değil, duyusal şekilde somut, hayalgücünde görülebilen, işitilebilen, tasarlanılabilen bir şey olarak, şiirsel bir şekilde algılama yeteneğinden gelir… Sanatçının bilincinde oluşup yaşadığı sürece bir fikir, salt zihinsel kuruluştur… Bir fikrin, önünde sonunda ilerdeki kendi maddiliğine değin tasarımı kendi içinde taşıyor olmasıdır. Bunun için salt düşünce ya da salt yaşantı alanında değil, sanatçının hayalgücünde kendi biçimini alır. Bu olmadıkça yani, fikir canlı, imgesel bir somutluk kazanmadıkça, yapıt da ölü doğmuş şekli bozuk bir şey olarak kalır… İmgesel düşünce yoksunluğu, bu yapıtları bir fikrin sırf dümdüz şekilde kuruluşuna götürdüğü gibi, bunu izleyen tüm cisim verme süreci de, daha önceden şematik bir şekilde düşünülmüş içeriğe, özel bir biçim, özel bir kılık uydurma çabasıyla geçer.”

Siz, başlangıçtan günümüze kendi şiirlerinizi Kagan’ın bu görüşleriyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şairin kendisiyle hesaplaşması, kendisi olması kadar doğal bir şey. Benim şiir çalışmalarımda üç ayrı evre söz konusu olabilir. 1945’ten 1955’lere dek uzanan on yılda ben de toplumsal çelişkilerin yarattığı coşkuları işleyen şiirler yazdım. Bu parçalarda olsa olsa devrimci romantiklere özgü duyarlıklar vardı, haykırıya dayanan ses vardı. Başka bir konuşmamda belirttiğim gibi tarih gerçeklerini özümsemek yerine tarihin kendisini anlattığım çok oldu. Ancak 1955’lerde şiirimin iç yapına ilişkin yeni kaygılar kendini göstermeye başladı. Özellikle sözcüğün dize içindeki yeri, dizenin öteki dizelerle ilişkisi zorunluklarını algıladıkça fazla söz ve ayrıntılardan korunma çabası da kendini göstermeye başladı. Sonradan Nice Kaygılardan Sonra (1963) adlı şiir kitabımda topladığım bu parçalarda da geniş bir imgelem dünyası kurulmuş olmamasına karşın, her parçanın tümünde gerçekliğin kendine özgü değişik durumları yaratılabilmişti. Sonraki evre ise Memed Fuad’ın açık alanda okunan şiirler olarak nitelediği daha çok bir duyuşta algılanabilecek düzeydeki parçalar egemen oldu. Bu evreyi bulunduğu koşullar içinde bugün de değerlendirdiğim zaman, salt güncelle yetinmenin yaratacağı tehlikeleri bile bile yeniden yaşasaydık aynı şeyleri yapardım. Bugünkü yaratılarımın temel özellikleriniyse siz zaten konuşmaya girerken belirtmiştiniz. Yinelemek istemiyorum.

Bir de yine Kagan’ın belirttiğim görüşleriyle Türk şiirinin genel bir değerlendirmesini yapar mısınız?

Kagan’ın ileri sürdüğü düşüncelerin, toplumcu gerçekçi akımın 35-40 yıla varan oluşum sürecinde tartışıldığı söylenemez. Ancak, kimi şairlerin yaratılarında somuttan kaynaklanan soyutlamalar görülmüştür. Özellikle 1950’den önce ‘sefalet teması’ fazlaca işlenirken bu tür şiirleri yalın gerçekçilik diyebileceğimiz düzeye götüren öğeler ağır basar. Örneğin, mahalle, sokak adları, Yeni Hayat satan çocuklar, köprüaltı insanının bir bakışta görünüşü. İstanbul’un o evrelerde kenar mahalle diye adlandırılan semtlerindeki çeşmebaşları, özellikle tütün ve tekstil sanayinde çalışan çocuk ve kadın işçilere ilişkin duyarlıklar Nazım dışındaki şairlerin işlediği konular arasındadır. Bu içerik belirlemesi bu konuları işleyen şairleri işin başında ya devrimci romantiklerde görülen duyarlıklara, ya da iç yapı özellikleri yönünden tekdüzeliğe ve yoksulluğa götürür. Toplumcu gerçekçi akımın karşısındakiler Bergsoncu eğilimler taşıyan şairlerdir. Çok dar bir sözcük dünyası içinde belli tamlamalar yaratmakla değişik bir estetik kurdukları sanısı içinde olurlarken, daha güç sorumlulukları taşıyan bir şiirden bu aşamada beklenemezdi. Bu nedenle genel bir şematizm ya da şematizm tehlikesi içinde bulunulmasına karşın kimi şairler Prof. Kagan’ın ileri sürdüğü sanatsal yaratım imgeler halinde düşünme olduğu ilkesine koşut örnekler vermişlerdir. Burada Orhan Veli ve arkadaşlarının 1941- 1944 yılları arasındaki girişimlerini anmakta yarar var. Onlar bildiğiniz gibi sadece ölçü ve uyağı yadsımakla yetinmemişler sesi ve imgeyi de yadsımışlardır ki, o evre içinde toplumcu gerçekçilere ters düşmelerinin nedeni budur. Öyle sanıyorum ki, Nazım’ın şiir gelişmesinde dönüşüm, yani propagandayı değil, şiirsel gerçeği arama kaygısı -kendisinden sonra gelen şairlerde- neden sonra toplumcu gerçekçi şiirimizin başat sorunları olarak göründüğü söylenebilir.

Kültür mirası tartışmaları sıcaklığını koruyor. Geçmişten günümüze gelen tüm değerlere sahip çıkacak ve eski ustaların sanatlarının sırlarına erişmeye mi çalışacağız, yoksa sanatı içinde bulunduğumuz gelişme düzeyinde onaylayıp geçmiş değerleri red mi edeceğiz? Toplumcu gerçekçilik açısından bu soruna nasıl yaklaşıyorsunuz?

Kimi şairlerimiz eski şiir kaynaklarından yararlanmıştır. Genel görünüşüyle özellikle cumhuriyetten sonra okumuşların eski kültür karşısındaki tavrı bence olumludur. Tarih bilinci, İsmail Hakkı Uzunçarşılı kuşağından Mustafa Akdağ kuşağına kadar büyük kazanımlar elde edilmesine yol açmıştır. Birçoklarının ileri sürdüğü gibi cumhuriyet öncesi kültürlerin yadsındığı savı doğru değildir. Eski harflerin değişmesi çok kısa bir süre eskiyle bir kopukluk yarattıysa da tarihin mezarlığına gömülmeyen yapıtlar karşısında olumlu tavır alınabilmiştir. Bu çerçeve içinde toplumcu gerçekçi akıma bağlı olduğu ileri sürülen düşüncelerin (burada Sinclair’in Altın Zincir kitabındaki görüşleri kastediyorum) bir ara bizde de yandaş bulduğu görülür. Bu yandaşlık özellikle Divan şiiri gibi kendi içinde üstün yaratılar kazanan bir hareketin yok sayılması isteğine kadar gitmiştir. Ama bu itirazla eskiyi toptan yadsıma çabaları hiç bir sonuç vermedi. Özellikle son yıllarda eski kültür mirasçısı olma bilinci yeni sentezleri içinde taşıyan girişimlere öncü oluyor.

(A. Yasemin, Bilim ve Sanat, Aralık 1982)

Şükran Kurdakul – Heybe

doğumu antalya’dan getirdim,
yenikapı’nın bilmediğim bir evinden..
binbaşım yeni gelmiş cepheden,
anam en güzel yaşında.

çocukluğu topkapı’dan getirdim,
tarhana çorbası kokar.
bir gecesini görsem yetimliğin aynasında
anıları durdurmak gelir içimden.

ilk gençliği izmir’den getirdim,
özgürlük sözcüğü yetmez anlatmaya..
nasıl sığmış avuçlarıma koca dünya,
kitabın biri insan, biri ben.

denizli’den getirdim
mahpushane işi bir fotoğraf.
kayar gider belleğimden,
ne kadar yattım, ne zaman çıktım, ne zaman girdim?

balıkesir’den yüz köyün adamını getirdim
gözleri hüzün çiçekleridir
kimi kuşkuyla bakar yüzüme,
kimi kardeş bilir beni.

kadıköy’den kimi getirdim bilirsiniz,
yılların eskimeyen şiiri.
yeni çağlara birlikte yürüdüğüm,
bilmediğim çağlardan gelen.

Şükran Kurdakul – Kırık Değirmen

bir içimin alacakaranlığına dayanmak meselesi,
bir bu fena istanbul akşamını yaşamak
nice odaların kapanmış penceresi
gene bana iniyor yalnızlığıma sığınmak.

gene benim, şimdi tek başına, sonra beraber.
bir yanım mağrur sağlam, bir yanım gücüme gider.
bir yanımda karşı koyma, bir yanımda ezilmeler.
ikili tutkular gibi canıma okuyacak.

her şeyler devam eder bu bildiğim gidişte.
evli evine giderken yolcu yoluna.
ne rüzgarlar yapacağını yapmış ki bana
kırık değirmenler gibiyim, dönemiyorum işte.