Yazılar

Yılmaz Odabaşı – Bitme

Bitme, bak, içtim, yürüdüm, kederlendim
Denize girdim, üşüdüm, sana geldim.

Düş bitmeden sen bitme.
Bitmeden sevgi gitme…

Bitme! Bak, koştum, savruldum, hep örselendim.
Cıgara ziftlendim, ille de seni sevdim.
Uzaklarda öyle çok kederlendim.

Günler bitmeden bitme.
Bitmeden hasret gitme…

Bu yangın geceler, bu intihar.
Gidersen paramparça yüreğimde ağıtlar!
Bu dolunay gecenin göğsünü yarar.
Benim göğsümde de sana geniş bir yer var.

Düş bitmeden sen bitme.
Bitmeden sevgi gitme…

Yılmaz Odabaşı – Aynı Göğün Ezgisi

abdülselam,
daha aşksız ve kitapsız
lisede,
ipince,
esmer yürekli bir oğlan

bu yağmur nerden gelir:
sular bulanır
bu çığlık nasıl büyür:
yürek daralır
bu kavga ne de bıçkın:
meydan aranır

aranır abdülselam
bilmez bir oğlan…

diyarbakır’ın göğsünde terli bir akşam
daralan sokaklarda bir yaşamı çaldılar
abdülselam kardeşimi arkasından vurdular

mezarını ziyaretimde söyledikleridir:
‘-koştum kan mevsimine erken sarıldım
bir kanlı geçitte vuruldum kaldım…’

Yılmaz Odabaşı – Ben Bir Erken Akşam

Ben mızrabı kırık bağlama,
ben bir erken akşam, bir telaşlı kasaba;
savurdum yüreğimi erken göçen kuşlara…

Ben geride kimsesi kendi kalmış.
Bir yalnız bulut terk edilmiş ufukta.
Islıkla türküler söyledim zifiri sokaklara…

Ben okyanuslarda yalnız bir taka.
Hep özlettim kendimi kıyılara,
hep özettim ünlemlere, hep özet sorulara…

Yaslanıp bir gülün kokusuna,
dağıttım ömrümü incinmiş notalara,
dağıttım gençliğimi terli ayrılıklara…

Ben mızrabı kırık bağlama,
ben bir erken akşam, bir telaşlı kasaba;
savurdum yüreğimi erken göçen kuşlara.

Daha bakıp durmaktayım göklerde kanatlara…

Yılmaz Odabaşı – Aşk Tek Kişiliktir

Tek kişilik kalabalıktır aşk.
Aşk tek kişiliktir ikinci bir kişiye bilet yoktur.
Kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi,
Kendinin mayası herkes sevgisini sever…

Aşk nedir İncil’e göre?
Nedir Tevrat’a, Zebur’a, Kuran’a göre?
Bu kitaplardaki aşklar küfürler neyin rengine göre?

İnsandır, insan aslolan, insana göre
Bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde
gitmek bir yalnızlıktır.
Bütün gitmeler bir yalnızlıktır kalmaya göre…

Sevginin ve cesaretin cesetleriyle
Günler ağır ve kirli tortusunu bırakırken
Ömrümüze günler, düşlerimize, özlemlerimize…
Uzaklığın şakağında kaç namlu kimbilir yakın olmasın diye?
Sonra biz buradan uçurumlara teslim olan gençliğimizle!

En rezili belki parayla insan arasındaki yalnızlıktır
Hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap
Bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor
Bu da bir yalnızlıktır…

‘Yalnızlık bir yağmura benzer’
Yağmurdan önce biz,
bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük,
bir bir türküleri,
Telaşlı koşuşları, bir bir silahları,
tabuları, ayrılıkları çoğaltıp yalnızlığımızı
Feodal tekkelerde
ellerimizin üstünde bir el bile yokken
bölüştük vuruşları

Sonra bir geceydi ve yalnızdık çoğalttık susuşları…
Yağmura yakalandığımız geceye çarptık geceye olmadı.
Ama biz paramparçaydık!

Ve hayat gaspetti o mağrur duruşları…

Hala dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat
Destan ve yalnız hayat!
Yalnızlığa halay halay ellerim
Kırılası kırılası ellerim!
Benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim…
Kalemimi silahıyla koruyan, kalemi de silahı da yalnız ellerim
‘Yalnızlık bir yağmura benzer’
Yağmurda sırılsıklam ellerim…

Daha birileri biryerlerde yaralardan söz ediyor
Sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce…
Ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.
Yarayı anlatan, anlatırken yara ise orada yara olarak yalnız!
Destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim!

Herkes kendine göre bir yalnızlıktır!

İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar
Ya da doğması olasılık kalanlar,
Doğarken biz de spermdeki olasılık kadardık
O olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık.
Şimdi de yaşamak ve ölmek hala bir olasılıktır.
Hep mengenede, kaderde en çok da yaşamak bir olasılıktır.

Sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır!
Yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor ve eskiyoruz…
Seviştiğim gece emzirdiğim gecedir,
Özümü katarım ona
Geceyi kanatırım gece beni kanatır.
Gece insanlığımız
İnsanlığımız ise yalnızlıktır…

Giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor ve insansızlaşıyoruz…
‘Görgü tanıklarının ifadelerine göre’
Günlerin dağınık yüzü ter ve keder içinde
Zanlıları her sabah o resmi geçitlerde…
İşte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde
Hayatlarımız diğer hayatların da cesetleriyle…
Hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar
Ama kimseler bilse de bilmese de yalnızlık var ey bütün yalnızlıklar!

Yılmaz Odabaşı – Akşamdır

1.

suları
boğdu
dalgalar

ses hoyrat
sevinç yılgın
şakaklarım sonbahar

2.

“muhbiri çoğalmış sevdanın”
yapışmış tenime ter
elime kir
sessizliğin ortasında bir deli rüzgar
akşamdır
avuçlarında marmara’nın
akşamdır
şiire karıştı sular
sularda çoğalır sevdalar
ellerim ah! ellerim
nasıl
anlatsam
gece
gece kokuyor çocuklar

Yılmaz Odabaşı – Var Git Artık

buralarda gece uzun
gün ışığı yakındır
var git artık
bakma ardına
ölüme fazla sokulma ama
düşün ki
mevsim rüzgarlarının savurduğu
bir orman insan
sev onu, sokul, konuştur
doludur fazla üstüne varma

hep susmak
susmak…
yetmiyor bazen
işte bu yüzden
bütün ışıkları yanmalı yeryüzünün
ozanlar herşeyi anlatmalı

var git artık
acıyı aşındırma
tut
ve at sevdaya uzaan çağlayana

Yılmaz Odabaşı – Pusuda Yalnızlık

karacadağ
yamaçlarında kardelen çiçekleri
her bahar umuda rengini verir
ve her bahar
dicle’de ak köpüklere üşüşür papatyalar

siverek düzü
hayata vurgun yürekli yiğitleri
ve sabahın eteklerinde ter taneleriyle
“memleketimdir benim”

orada
tüfekler yağlanır kerpiç damlarda
türkü kaçak
tütün kaçak
kaçak çay buğulanır şavkı vurur mağlara
ve korku ve umut ve can pusuda
pusuda yalnızlık

karacadağ,
önü diyarbekir’dir
ben hüznü avuçlarken ora mahpuslarında
bulutlarla yalpalayan rüzgarları resmedip
bakıp bakıp iç çekerdim doruklarına

karacadağ,
patikalarında ceylan ölüleri
ve bakır renkli göğüslerimizde görkemli güneşiyle
sabıra tutunan sevdaların gönüllü erleriydik
ve yollarımızda ayaklarımıza batıp çıkan devedikenleri
özlemler biraz uzak biraz diri
bekleyişlerde alçalıp yükselirken köpük köpük yalnızlık

Yılmaz Odabaşı – Bir Liseli Silueti

hayat hattında acemi tayfalardık
ne avunduk sevinç müsvetteleriyle
aşktan ikmale kaldık…

bak her sabah bağıran yeni sabaha
artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş
tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş

heybetli dağlar arasında
göğümde yıldız yitmiş…

sen
hala
anılarımın
en
beyaz
yanısın

sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın
sen sağanakla gelen sabahlarda
çok eski bir şarkının adısın…

*
daha adamlar şehirlere otomobillerle
geceler anılarla birlikte gelir
siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir
efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir

(artık ne teneffüs zilleri çalar
ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var…)

*
kimse bilmez
yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi
olsun!
Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi…

Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın
sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski
çok eski bir sarkının adısın…

Yılmaz Odabaşı – Yenik Serçe

Yaban
Ve
Asi
Dağlara yayılan taylar gibi
Ve yangın
Gençliğinin alazından ışıltılı bıçaklar gibi

Adana’da yollara dizilmiş garlarla
Çığlık çığlığa peronlarda
Çocuklar gibiydi gözleri

Adı nevin
Şarap içer, rüzgar giyerdi geceleyin

O kanadı kırık bir kuştu
Beyaza vurulmuştu
Kimseler görmedi bir başka renk sevdiğini
Kimseler,
Kimseler görmedi kirlendiğini…

Adı nevin
Hüzün kokar ve korkardı geceleyin

“Kendini martılarla bir tutma derdim

senin kanatların yok. düşersin,yorulursun.

beni koyup koyup gitme ne olursun!”

O kanadı kırık bir kuştu
Gülümserken vurulmuştu
Kimseler görmedi uçtuğunu
Kimseler,
Kimseler görmedi kirlendiğini…

Adı nevin
Özlem tüter ve (ç)ağlardı geceleyin

“Işığın” diyordu: kırılıp düştüğü yerden geliyorum;
Karanlık kördü
Ve acımasız
Ellerimle kırdım bende kalan kanatlarımı
Kanatlarımı kanatmaktan geliyorum…

O yenik bir serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı.
Sonra da çift çıkardık; kar yağardı, biz dinlemez, çıkardık!
O kentte bütün sokaklar biz yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı,
İnsanlar dar yapılmıştı, çıkardık!
Kar durmazdı, üşüşürdü saçlarına ve hep bir şeylere ağlardı o karlı havalarda…
Avurtlarına çarpan kar taneleri gözyaşlarının
Sıcaklığına çarpıp erirdi…erirdi…
Biz yan yana, yana yana! yana yana…

O bir yenik serçeydi sıkılınca ağlamaya çıkardı
Ben yürüsem bütün yollar ona çıkardı…

Gitti… kanatları yüreğimdeydi
Kalan
Elimde minyatür bir kuş şimdi
Yitirdim o aşkın kimliğini
HÜKÜMSÜZDÜR…

Adı nevin
İhaneti tutuşturduk bir sahahleyin!

Yılmaz Odabaşı – Akşamdır

1.

suları
boğdu
dalgalar

ses hoyrat
sevinç yılgın
şakaklarım sonbahar

2.

“muhbiri çoğalmış sevdanın”
yapışmış tenime ter
elime kir
sessizliğin ortasında bir deli rüzgar
akşamdır
avuçlarında marmara’nın
akşamdır
şiire karıştı sular
sularda çoğalır sevdalar
ellerim ah! ellerim
nasıl
anlatsam
gece
gece kokuyor çocuklar

Yılmaz Odabaşı – Aslolan Hayattır

bir akvaryumu yazmak,
akvaryumda yaşamaktan
kolaydır; bu yüzden
her dize biraz eksik,
her şiir biraz yalandır…